21. YÜZYILIN GİRİŞİNDE ÖZNE SORUNU: PROLETARYANIN ÖNE ÇIKIŞININ KOŞULLARI

| Alp Altınörs |

Tarihin belli bir an’ında sosyal sınıf olarak proletaryanın genişlemesi ile proletaryanın politik varlığının (politik varoluş, örgütlülük ve bilinç düzeyi vb.) yaşadığı dağılma hali, üst üste çakışabilir. Toplumsal yapı içindeki varlığı giderek genişleyen bir sınıf, politikada görünmez hale gelebilir. 20. yüzyılın sonu, 21. yüzyılın başı böyle bir tarihsel an’a karşılık gelir.

Post-modern ve post-Marksist düşünürler, proletaryanın politikadaki döneme özgü etkisizliğini, onun sosyal sınıf olarak ortadan kalkmakta oluşuyla açıklamaya kalkıştılar. İşçi sınıfının giderek azınlığa düşmekte olduğu, orta sınıfların genişlediği yönünde, maddi temelden yoksun, dolayısıyla doktriner teoriler inşa etmeye çalıştılar. Orta sınıfların politik yaşamda hareketli ve görünür oluşu, bu teorilere belli bir cazibe de taşıdı. ‘Giderek azınlığa düşmekte olan’ bir sınıf olarak proletaryaya bu toplumsal konumunun gereği olarak, ‘çoğunluğun’ (yani orta sınıfların) demokratik hareketine katılmak dışında özel bir rol biçilmedi.

Yeni dönemin Marksistleri ise buna, ücretli emeğin giderek büyüyen saflarına işaret ederek, proletarya kavramının (hiçbir biçimde endüstri işçileriyle sınırlı olmayan) özgün Marksist anlamına (1) dikkat çekerek yanıt verdiler. Eğilim, gerçekte, iddia edilenin tam tersidir; orta sınıflar yıkıma uğrayarak proleterleşiyor, işçi sınıfının sosyal bileşimi genişliyor ve zenginleşiyor.

Ancak proletaryanın sosyal bir sınıf olarak varlığının genişlediği ortaya konduktan sonra bile, insan yine de şu sorudan yakasını kurtaramıyor: “İyi ama, öyleyse, nerede bu proletarya?”

Bu kez ‘nerede’ sorusu proletaryanın sosyo-ekonomik yerini sorgulamaz; onun politikadaki yerini sorunlaştırır. Bir nesne olarak proletaryanın konumu anlaşılmıştır, bu kez sorulan, bir özne olarak proletaryanın durumudur. Kendinde sınıf olarak genişleyen proletaryanın neden kendisi için sınıf oluş gücünün gerilediği sorulmaktadır.

İşte bu soruyla birlikte, dikkatlerimiz politik bir sınıf olarak proletaryanın durumuna çevrilmiş oluyor. Zira, sınıfların sosyal varlıklarıyla politik varlıkları bir ve aynı şey değildir. Bu ikisi, iki ayrı varlık düzeyidir.

Sosyal sınıflar, her belirli üretim tarzının doğurduğu toplumsal ilişki biçimleridir. Kapitalist bir üretim tarzı, buna denk düşen üretim ilişkileri temeli üzerinde yükselir ve yine buna denk gelen bir sınıflar yapılaşması doğurur. İnsanlar ‘Varlıklarının toplumsal üretiminde’, ‘aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan’ (Marx) (2) üretim ilişkileri kurarlar. İnsanlar, maddi yaşamı üretirken, aynı zamanda toplumsal ilişkileri de üretirler. Böylece üretim ilişkileri, toplumsal ilişkileri de belirler.

Sınıfların bu sosyal varlığı, irademizden bağımsız olarak vardır, nesneldir. Üretim ilişkileri içindeki insanlar tarafından, gün be gün yeniden üretilir.

Uzlaşmaz sınıflara bölünmüş bir toplumda, sınıfların nesnel varlığı, birbirleriyle zıt, çatışmalı bir bütün oluşturur ve sınıf mücadelesi kaçınılmazdır. Bu mücadeleye giriştikleri ölçüde, aynı sınıfın mensubu olan bireyler sınıf olarak bir araya gelirler. Çıkarları, sınıf çıkarları haline gelir. Giderek bu sınıfsal zemin üzerinde gruplaşmalar, birlikler, örgütler, partiler vb. kurarlar. Bu, Marx’ın, bir sınıfın kendisini ‘oluşturması’ dediği süreçtir. Bu kavram, sınıfların nesnel/sosyal varlığı ile iradi/öznel varlığı arasında bir ayrım yapıyor. Sosyal bakımdan hali hazırda var olan bir sınıfın, bu nesnel temel üzerinde ‘sınıf olarak oluşumu’, bizzat sınıf mücadelesinin zemininde gerçekleşiyor.

Örneğin, burjuvazi, sosyal bir sınıf olarak doğduğunda, politik güçten tümüyle yoksun olduğu gibi, kendine özgü bir politik kuruluş gerçekleştirmesi uzun dönemleri aldı. Bu politik sınıf kuruluşu, hiç kuşkusuz, feodal mülk sahipleriyle sancılı ve uzun süreli, ilerleme ve gerilemeleri de içeren bir sınıf mücadelesi içinde gerçekleşti. “Burjuvazide birbirinden ayırt etmemiz gereken iki evre vardır: Feodalizm rejimi ve mutlak krallık altında kendisini bir sınıf olarak oluşturduğu evre ve zaten oluşmuş bir sınıf olarak toplumu bir burjuva toplumu yapmak için feodalizmi ve krallığı yıktığı evre. Bu evrelerden ilki, daha uzun olanı ve büyük çabalar gerektireni idi. Bu da feodal beylere karşı kısmi dayanışmalarla başlamıştır. Komünlerden bir sınıf olarak oluşmasına dek burjuvazinin içinden geçmiş olduğunu değişik tarihsel evreleri ortaya çıkarmak için çok araştırma yapılmıştır.”(Marx) (3) ‘Feodalizm rejimi ve mutlak krallık altında’ da burjuvazi bir sosyal sınıf olarak ‘var’dı. Ancak henüz kendisini ‘oluştur’mamıştı. Giderek burjuva sınıfın bireyleri çıkarlarının ayırdına vardılar ve sınıf bağlarını, birliğini geliştirdiler. Bu birlik, ‘kısmi dayanışmalarla’ başlar, Komünlerle, politik partilerin oluşumuyla ve ulusların, giderek ulus devletlerin ve bu temelde burjuva iktidarlarının kuruluşuyla sürer. Böylece ‘oluşan’ burjuvazi, feodal rejimi yıkar, kendi iktidarını kurar.

Görüldüğü üzere, Marx, zaten var olan bir sınıfın ‘oluşmasından söz ediyor. Bir üretim ilişkisi olarak sermaye ve bir sosyal sınıf olarak burjuvazi var olduğu halde, burjuvazinin politik bir sınıf olarak henüz oluşmamış bulunduğu bir tarih evresinin yaşandığını anlıyoruz. Burada iki ayrı varlık düzeyinden söz edildiği açıktır. Marx, aynı terminolojiyi işçi sınıfı için de kullanır. Proletarya, sosyal bir sınıf olarak toplumda vardır; ancak mücadele içinde, başka sınıflara karşı birleştiğinde bir sınıf oluşturur.

“Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınlarını ilkin işçi haline getirir. Sermayenin dayanışması, bu yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın, böylece, daha şimdiden sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. … Savaşım içinde bu yığın birleşir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar, sınıf çıkarları olur. Ama sınıfın sınıfa karşı savaşımı, politik bir savaşımdır.”(4)

“Tek tek bireyler ancak başka bir sınıfa karşı ortak mücadele yürütmek zorunda oldukça bir sınıf meydana getirirler; bunun dışında rekabet içinde birbirlerine düşmandırlar.”(5)

Sermaye karşısında bir sınıf olma hali nesnel bir durumdur. Bu nesnel duruma karşın, proletarya ilkin şekilsiz bir yığındır. Giderek ‘savaşım içinde’, ‘bu yığın’ birleşir ve kendisini, ‘kendisi için’ bir sınıf olarak ‘oluşturur’ ya da ‘meydana getirir’.

‘Var olmak’ fiilinin aksine, ‘oluşturmak’ fiilinin iradeyi içerdiği açıktır. Bu iradenin üzerinde cereyan edeceği zemin olarak da sınıf savaşımına işaret etmektedir -ki bu savaşım sınıflı toplumların zorunlu bir sonucudur.

Burada nesnellik ve irade arasında diyalektik bir ilişki vardır.

Marx burada bir başka şeye daha işaret ediyor. Proletaryanın kendisini sınıf olarak oluşturma sürecinin politikayla bağı. Sınıfın sınıfa karşı savaşımı politik bir savaşımdır ve keza sınıfın kendisi için sınıf haline gelmesi de politik bir süreçtir.

“Proletarya bir sınıf olarak kendisini oluşturacak ölçüde henüz yeterince gelişmediği sürece ve bunun sonucu proletaryanın burjuvaziyle olan savaşımı henüz politik bir nitelik almadığı sürece.”(6)

Marx, burada da, proletaryanın ‘kendisini oluşturması süreciyle proletaryanın savaşımının ‘politik nitelik almasını özdeşleştirir. Proletaryanın sosyal sınıf olarak “var olmasının” onun politik bir mücadele içinde kendisini “oluşturmasına” ya da kurmasına zemin teşkil ettiğini, ama bu ikisinin birbirinden farklı şeyler olduğunu anlıyoruz.

Dolayısıyla;

a) Sınıfların varlığı nesnel, irademiz dışındaki bir olgudur.

b) Uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları sınıf savaşımına yol açar.

c) Sınıflar bu savaşımın zemini üzerinde kendilerini ‘oluştururlar.’

d) Sınıfın sınıfa karşı savaşımı, politik bir savaşımdır.

e) Sosyal sınıfların kendilerini ‘oluşturması’ da dolayısıyla politik bir süreçtir.

f) Sınıfların sosyal varlıkları ile kendilerini mücadele içinde ‘oluşturmaları’ iki ayrı varlık düzeyine denk gelir. Her sınıf, sosyal varlığının koşulladığı bir zeminde kendisini politik olarak kurar.

‘Sosyal sınıf’ kavramıyla diyalektik ilişki içindeki ‘politik sınıf’ kavramına buradan varıyoruz.

Sınıf mücadelesi geliştikçe, sınıfların kendisini ‘oluşturması’ süreci de gelişiyor ve giderek savaşım politik bir karakter kazanıyor. Kuşkusuz bunun tersi de doğrudur. Sınıf mücadelesi geri düşerse, sınıfların politik oluşumu da geri düşer; örgütlülükleri (parti, dernek, sendika vb.) dağılır, sınıf bilinci geriler, politik mücadeledeki ağırlıkları ve etkinlikleri de geriler. Post-Marksist yazında, sınıfların varlığı, nesnel, irademizden bağımsız olgular olmaktan çıkarılır. Üretim ilişkilerinin belirleyiciliği reddedilir. Sınıfların varlığını belirleyenin, onların politik varlığı olduğu iddia edilir. Bu literatürün süzülmüş bir ifadesi olarak Negri ve Hardt’tan örnek verirsek;

“Sınıf, sınıf mücadelesi tarafından belirlenir. … Sınıf, siyasal bir kavramdır, zira sınıf, ortak mücadele eden bir kolektiviteden başka bir şey olamaz. … Sınıf, gerçekte kurucu bir seferberlik, bir projedir. Marx’ın, kapitalist toplumdaki sınıf yapılarının ikili bir modele doğru ilerlediği iddiası da bu şekilde okunmalıdır.

Bu iddia aslında, emeğin mücadelelerinin sınıf olarak proletaryada birleştirilmesi gerektiği şeklindeki bir siyasal öneridir.”(7)

Negri ve Hardt, sosyal sınıf ile siyasal sınıf arasındaki ayrımı yok sayıyor ve gerçekte, sınıfı, siyasal sınıfa indirgiyor. Bu, post- Marksizmin ortak hareket noktası, doğması ve kısır döngüsüdür. Siyasal alanda proletarya yoksa, sosyal sınıf olarak proletarya da yoktur! Dolayısıyla post- Marksistler meseleye sondan başlıyor; sınıf mücadelesinin geri düştüğü ve proletaryanın sınıf oluşumunun gerilediği bir dönemde proletaryanın da ortadan kalktığını savlıyorlar. Görünen, ‘savaş karşıtı’ hareket vb. biçimlerde belli talepler etrafında birleşen bir koalisyon olduğu için, sınıfsal yapıda da, ‘çokluk’ kavramıyla ifade olunan türde çoğullukların buna karşılık geldiğini varsayıyorlar. Dolayısıyla görünen ve gerçek arasındaki ilişkiyi tersinden kuruyorlar.

Negri ve Hardt’ın işçi sınıfını tanımsızlaştırarak yerine (hem herkes, dolayısıyla hem de hiç kimse olan) çokluk’u(8) geçirmeye çalışmalarına temel teşkil eden bu kavrayış, proletaryanın politik güçsüzlüğü koşullarında küçük burjuva aydın çevrelerinde belli bir yaygınlık da kazandı.

Proletaryanın, yeni dönemin koşullarında sınıf ‘oluşumu’ ilerledikçe, bu tip teorilerin etki gücü de gerileyecektir.

Marx’ın proletaryaya vurgusu, bir kurguculuk değildi. O bir yandan proletaryayı tüm eski toplumun içinde eridiği bir alan(9), giderek genişleyen bir sosyal sınıf olarak tanımlarken, diğer yandan, onun politik bir sınıf olarak tarihsel rolünü ortaya koydu.

“Söz konusu olan, şu ya da bu proleterin ya da hatta tüm proletaryanın şu anda kendisine ne amaç biçtiği değildir. Mesele, proletaryanın ne olduğu ve bu varlık uyarınca tarihsel olarak neyi yapmak zorunda kalacağını bilmektir.”(10)

Marx’ın bütün eserinin merkezinde proletaryanın ‘ne olduğunu’ ve ‘hangi tarihsel rolü oynayacağını’ çözümlemek durmaktadır. Onun I. Enternasyonal’deki mesaisiyle Kapital’i yazmak için ayırdığı kütüphane mesaisi tümüyle birbiriyle uyumludur ve aynı amaca yönelmiştir: Mevcut toplumun yıkılışını temsil eden sosyal sınıfı, mevcut toplumu yıkan politik sınıf haline getirmek.

Proletaryanın sosyal varlığıyla politik varlığı arasında diyalektik bir etkileşim vardır.

Üretici güçlerin kalbinde duran, nüfusun giderek geniş katmanlarının içinde eridiği, genişleyen bir sınıf olarak proletarya nihayetinde politik yaşamda da belirleyici bir rol oynayacaktır. Ancak proletaryanın bu sosyal gerçekliği, bu sonucu otomatik ve kendiliğinden biçimde yaratmaz, yaratmayacaktır.

Bilinç, öznellik, politik varoluş örgütlenen şeylerdir. Proletaryanın politik bir sınıf olarak kuruluşu da öznel bir sorundur, iradi olarak çözülmesi gerekir. (Burada kast edilen proleter sınıfın bütününün iradesidir, ‘irade’yi öncünün iradesine indirgemediğimizi özel olarak vurgulayalım.)

Genel olarak alındığında, belli bir sınıfın sosyal varlığı, onun politik kuruluşunun nesnel zeminini oluşturur. Onun politik rolünün temellerini ortaya koyar. Sınıfsal çıkarlarını belirler. Politik kuruluş, bu temel üzerinde inşa edilir ve sınıf mücadelelerinin birikim ve deneyimlerinin sonucu olarak belirir. Ancak, nasıl ki maddenin bilince yansıması otomatik ve pasif biçimde gerçekleşmezse, toplumsal konumun bilince dönüşümü, bu bilincin de politik örgütlenme biçimlerine doğru gelişmesi kendiliğinden gerçekleşmez.

Sınıfların sosyal varlıkları nesnel olarak, irademiz dışında vardır; politik varlıklarının ise kurulması gerekir. Bu politik varlığın biçimleri sayısız çeşitlilikte olabilir, özü ise sınıf çıkarları ve belli bir sınıfa karşıtlık temelinde birleşmedir. Sınıf mücadelesi zemininde doğan, karşıt sınıfa karşı, sınıf çıkarlarını savunmak için birleşme ve örgütlenme araçlarının bütününü içeren sınıf yapılaşmasına politik kuruluş diyoruz.

Bu noktadan sonra ise, genel olarak sınıflardan değil, özel olarak şu ya da bu sınıftan söz etmemiz gerekir. Çünkü her sınıf, belli bir üretim tarzının bağlamında ortaya çıkan tarihsel bir olgudur; her sınıfın politik kuruluşu da aynı biçimde kendine özgüdür.

Mülk sahibi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarının politik bilincine varması, kâr hırsının ve sınırsız birikim arayışının ürünüdür. Kapitalist, sermayenin kişileşmiş halidir. Sermayenin işlevlerini yerine getirir. Bilincine hükmeden sermaye birikimi sürecinin ihtiyaçlarıdır. Bu yüzden burjuvazinin sınıf bilincinin oluşumu üretim ilişkilerinin dolaysız/kendiliğinden sonucudur. “Kapitalistin yerine getirdiği işlevler, sermayenin işlevlerinin -yani canlı emeğin emilmesi yoluyla değerin genişletilmesi- bilinçli ve istekli biçimde hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Kapitalist, yalnızca kişileşmiş sermaye olarak, sermayenin bir kişide vücut bulmuş hali olarak işlev görür; tıpkı işçinin kişileşmiş emekten başka bir şey olmaması gibi. Bu emek, işçi için, yalnızca bir eziyet ve çaba harcamadır; oysa emek, zenginlik yaratan ve artıran bir nesne olarak kapitaliste aittir ve gerçekte sermayenin bir öğesidir, sermayenin canlı ve değişen bir öğesi olarak üretim sürecinde onunla kaynaşır. Dolayısıyla kapitalistin işçi üzerindeki egemenliği, nesnelerin insan üzerindeki, ölü emeğin canlı emek üzerindeki ürünün üretici üzerindeki egemenliğidir. İşçiler üzerindeki hükümranlığın araçları haline gelen metalar (daha doğrusu sermayenin hükümranlığının aracı haline gelen metalar) üretim sürecinin dolaysız sonuçları; ürünleridirler. Böylece maddi üretimde, yani toplumsal alandaki yaşam sürecinde -çünkü bu, üretim sürecinin kendisidir- ideolojik düzeyde dinde karşılaştığımız aynı durumla karşılaşıyoruz; öznenin nesneye dönüşmesi ve tersi. Tarihsel açıdan bakıldığında, bu tersyüz ediş olmaksızın, toplumun amansız üretici güçlerinin bir özgür insanlar toplumunun maddi temelini oluşturacak denli geliştiği bir düzeyde, böyle bir servet, çoğunluğun zararına zorla yaratılamazdı. … Burada karşımıza çıkan, insanın kendi emeğine yabancılaşmasıdır.”(Marx)(11)

Burada kendimizi sadece, Marx’ın; burjuva sınıf bilincinin, sermayenin işlevlerinin dolaysız bir yansıması olması, ancak proleter yığınların dolaysız bilincinin kendisini ‘nesne’leştirir tarzda, dinsel bir mistifikasyonla sermayeyi ululamak biçiminde oluşacağı yönündeki vurgularına dikkat çekmekle sınırlıyoruz. Burjuva, üretim ilişkileri içindeki rolünü, ‘istekli biçimde’ yerine getirirse, sınıf bilincine ulaşır. Proleter ise, patronu için heves ve istekle çalışmakla, sınıf bilincine ulaşmak bir yana, yalnızca ücretli köle olarak konumunu kutsar. Dolaysız ekonomik faktörler burjuvazinin sınıf bilincini ve örgütlenmesini geliştirmesi için bir itici güç rolünü oynar. Daha yalın bir ifadeyle; temel ekonomik çıkarlarının, burjuvazinin bilincine yansıması dolaysız biçimde gerçekleşir, ekonomik-maddi yaşam koşulları bu bilinci aracısız biçimde, kendiliğinden tarzda üretir.

Proletaryanın durumunda ise işçinin bizzat en yaşamsal etkinliği (emeği) mülk sahibi sınıflara satılmaktadır, ‘kapitaliste aittir’. Proletarya, kendi faaliyetine yabancılaşmış bir sınıf konumundadır. Bu yabancılaşmanın bir ifadesi olarak, kendisini aşağı, patronları yukarı, kendisini nesne, kapitalistleri özne sayar. Köleci bir bilince sahip olur. Ancak bu, kapitalist toplumun bir anlık resmini çektiğimizde görünen durumdur. Kapitalist toplumu hareket halinde ele aldığımızda, proletaryanın sömürüsü onu aynı zamanda birleşmeye, sınıf olarak hareket etmeye zorlar.

İçinde bulunduğu sefalet ve yoksulluk koşulları onu yaşamını sorgulamaya iter. Dolayısıyla; “Çalışan bireyin, kendine yabancılaşması -kendisinden ortaya çıkan koşullara kendi koşulları olarak değil, ama ötekinin serveti ve kendisinin yoksulluğu olarak ilişkisi- biçiminde ortaya çıkan ilişkisindedir. Ama bu çelişkili biçimin kendisi de kaybolan bir biçimdir ve kendini ortadan kaldırışının gerçek koşullarını üretir.”(12) Bu gerçek koşullar üzerinde harekete geçen, örgütlenen ve ‘kendisini oluşturan’ proletarya, kapitalist toplumun sınırlarını zorlar. Ancak onun, mevcut toplumu yıkacak bir sınıf haline gelmesi için, sosyalist bilince ihtiyacı vardır. Bu bilinç ona, kapitalistin aksine üretim ilişkilerinden dolaysız biçimde taşınmaz.

Lenin’in ‘dışarıdan taşınan bilinç’ formülü burada devreye girer. Kapitalist toplumun işleyişi, ücretli köleleri ayaklanmaya iterken, sosyalist bilinç onların ücretli köle olmayı kökten reddetmelerini ve yeni bir toplum kurmalarını sağlar.

Sınıfsal politik kuruluşun gerçekleştirilmesi, onun sürgit devam edeceği, ya da değişen siyasal koşullar altında biçim ve içerik değiştirmeyeceği anlamına gelmez.

Burada karşımıza iki olasılık çıkar: Ya Ekim Devrimi’nde burjuvazinin veya Şili Pinochet darbesinde işçi sınıfının politik kuruluşunun ezilmesi örneğinde olduğu üzere; zor yoluyla ezme. Ya da politik kuruluşun içten içe çürümesi, kendisini yenileyememesi ve katılaşması; nihayetinde aşılarak çözülmesi…

1990-91 gerici olaylarıyla tescillenen sosyalizmin geçici yenilgisi ve (1974­75 dünya ekonomik kriziyle başlayarak 90’lar ve 2000’ler boyunca tırmanan) üretimin örgütlenişindeki dönüşümler, üst üste bindi. Sosyalizm mücadelesi ve genel olarak proletarya mücadelesi geriledi. Sınıf mücadelesinin genel düzeyi geri düştü. Bu koşullarda proletaryanın politik sınıf oluşumunda da bir gerileme, dağılma yaşandı.

Bu dönem boyunca, proletarya yeniden ‘bir sınıf olarak kendini oluşturmak’, yeni dönemin koşullarında yeniden oluşturmak göreviyle yüz yüze kaldı.

Politik ve toplumsal yaşamın gerçek koşulları altında, ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlananların, yoksulların mücadelelerinin bağrında, bu kuruluşun adımlarını attı, imkanlarını biriktirdi. Ancak proletaryanın, açılan yeni mücadele döneminde, politik bir sınıf olarak yeniden oluşumunu başarmış olduğu henüz söylenemez.

Bu yeniden kuruluş, yeni dönemin ekonomik-politik-sosyal gerçekliği temelinde ve hiç kuşkusuz sınıf mücadelesi zemininde sağlanacaktır.

Proletaryanın politik kuruluşunda, onun politik öncüleri iradi ve belirleyici bir rol oynar; Komünist Partisi’nin özel rolü budur. Post- Marksizm proletaryanın orta sınıfın demokratik saflarında eritilmesini öngörürken, Marksizm, proletaryanın bağımsız bir sınıf olarak, kendi partisinde örgütlenmesi ve siyasete bu temelde katılması gerektiğini savunur. Demokratik haklar mücadelesinin bir düzen değişikliğine götürmesi de ancak ‘baldırı çıplakların’ bu mücadeleye katılması ve demokratik hakları kendi sınıf kurtuluşlarının manivelasına çevirmesiyle mümkün olabilecektir. Aksi durumda, ‘değişim’ orta sınıf uysallığında yaşanacak ve kapitalizmin reforme edilişi hedefini aşmayacaktır.

Dolayısıyla sorun, kapitalizmin yeni üretim örgütlenmesinin ve sınıf mücadelesindeki geri düşüşün yol açtığı yeni koşullarda, proletaryanın kendisini politik bir sınıf olarak yeniden kurmanın sancılı, diyalektik ve devrimci sürecini yaşamasıdır. Bu başlamış ve sürmekte olan dünya-tarihsel bir harekettir. Ne bir hamlede aşılabilir, ne de herhangi bir teorik dehanın bulacağı sihirli formüllerle sağlanabilir.

Üretimin Parçalanması­nın Politik Yönü

Emperyalist küreselleşme, üretimin örgütlenmesini hem dünya çapında merkezileştirdi, hem de kendi içinde sayısız parçalara böldü. Hem enternasyonal proletaryayı farklılaştıran ulusal sınırları yıktı, işçi aristokrasisini yıkıma uğrattı, işçi sınıfı içindeki tabaka farklarını görece önemsizleştirdi; hem de taşeronlaşma, statü farkları, serbest bölgeler, organize sanayi bölgeleri gibi üretim örgütlenmeleriyle işçilerin nesnel birlikteliğini gerileten bir üretim örgütlenmesi yarattı. Üretimin küresel bütünleşmesi ile işyeri ölçeğindeki parçalanması birbiriyle at başı gitti. Burada parçalanma kavramını sadece dar anlamda üretimin küçük ölçekli işyerlerinde yapılması anlamında kullanmıyoruz. Zira büyük ölçekli işletmelerde de işçiler sayısız statü farkı (taşeron/kadrolu vb.) ve aynı işletmenin içinde kağıt üzerinde pek çok farklı işletmeye bölünmesi gibi yapay ayrımlarla parçalanmaktadır.

Kâr oranını yükseltmek için işçiye ayrılan payı azaltmak gerekiyordu, bu da ancak daha ucuz işgücü ile mümkündü. Üretim süreçlerini küçük parçalara bölmek ve işçi sınıfı içinde yapay statü farkları yaratmak, işçiyi köleleştirmenin adımlarından birisiydi. Mutlak artı değer sömürüsünün(13) öne çıktığı bir dönemin işyeri yapılanması üretimin parçacı tarzda örgütlenmesi üzerine inşa edildi. Diğer yandan, Marx’ın yukarıda belirttiği üzere; ‘toplumsal alandaki yaşam süreci, tam da, ‘üretim sürecinin kendisi olduğu için, üretim alanlarında parçalanan proletarya, toplumsal yaşamda da etkisizleştirildi. Üretimin parçalanması, sadece iktisadi değil, aynı zamanda politik bir saldırıdır.

Üretimin bugünkü parçalanışında bir amaç da, sınıfı birbirine düşman bireyler düzeyinde tutmaktır. ‘Sanayiinin ilerleyişi’, artık ‘emekçilerin rekabetten ileri gelen yalıtılmışlıklarının yerine’, ‘birlikteliklerinden ileri gelen devrimci dayanışmalarını’ koymasın diye üretim birimlerinin sonsuzca parçalanması, işçiler arasında sayısız statü farkının yaratılması ve bu yeni üretim yapılanmasının bir de ‘dışarıdan’ yapısal kitlesel işsizlikle basınç altına alınması hedeflenmiştir.(14)

Sermaye, eski dönemde olduğu gibi, yeni dönemde de, işçileri kendi kumandası altında büyük ölçeklerde bir araya getiriyor, ama, büyük birimlerden ziyade, parçalanmış, atomize edilmiş üretim birimlerinde. Bugünün işyeri havzaları eskinin fabrikaları kadar çok işçiyi istihdam ediyor, ama, yüzlerce taşerona ve onun altında binlerce alt-taşerona bölünmüş biçimde. Büyük fabrikalar da eskisi gibi değil. Örneğin Bursa’daki otomotiv fabrikaları, yan sanayide üretilen parçaları birleştiren birer montaj merkezi gibidir. Emperyalist merkezlerdeki büyük sanayi işletmeleri de birçok ülkede kurdukları fabrikaların ürünlerini birleştiren son montaj merkezleridir. Çin gibi köleci çalışma biçimlerinin genel hakimiyetinin sağlandığı ülkelerde ise hala eski tipte büyük fabrikalar yaygınca görülmektedir.

İşçiler, parçacı üretim örgütlenmesi altında, büyükçe bir fabrikanın beş-on bin işçisinden biri değil de; falanca taşeronun, filanca atölyenin 15-20 işçisinden birisi oluyor. Ait olduğu topluluğun çapı düştükçe, işçinin evreni de daralıyor. Binlerce işçinin bir arada çalışmasının getirdiği nesnel birliktelik duygusu ve buradan doğacak kendiliğinden işçi bilincinin gelişmesi, daha başlangıç noktasından kuşatmaya alınıyor. Üretimin parçalanması, sınıf hareketini daha ilk adımından, bir sınıfsal kolektivitenin üretim alanlarında kendiliğinden birleşmesini önleyerek kırma hamlesidir. Bu hamle, sendikaların da altını oyar. Dolayısıyla sadece işçi sınıfının politik partileri değil, sendikaları da krize girer. Bu durum, sendikal hareketle sosyalist hareket arasında krizin belli kesitlerinin ortaklığı, dolayısıyla çözüm için ortak çalışma imkanlarının varlığı anlamına gelmektedir.

Burjuvazi, proletaryanın sınıf olarak birleşmesinin en basit biçimlerinin yarın yerini daha karmaşık biçimlere bırakacağını, proletaryanın eğiliminin sınıf olarak örgütlenmek yönünde olduğunu kolektif bir derse dönüştürmüştür. Dolayısıyla sınıf ‘oluşumunu’ daha ilk halkasından önlemeye çalışmaktadır.

İşçi sınıfı, kendisini Gülliver gibi tüm uzuvlarından binlerce iple bağlanmış olarak bulur. Fakat masaldakinin tersine, cüceler değil, devler tarafından. Bu yüzden kendisini bağlayan bu iplerden kurtulmaya çalıştığı her durumda politik iktidar tarafından yeniden ve yeniden baskı altına alınır. İşçilerin talepleri ne denli kısmi, tekil, ‘karşılanabilir’ olursa olsun, işçi direnişleri sermaye için kabul edilmezdir. Zira kısmi dahi olsa, taleplerin direnişle kazanılması sınıfın kolektif eylem gücünü geliştirecektir. Bu ekonomik talepli direnişlerin hızla politik devlet iktidarıyla karşı karşıya gelmesi ve politikleşmesi sonucunu doğurur. Ekonomik ve politik mücadele arasındaki sınırlar ikincisinin lehine incelir.

Sınıf Birliğinin Yeniden Kuruluşu

Emperyalist küreselleşme döneminde, dünya tekelleri, tek yanlı egemenliklerini, işçi mücadelelerinin sürekli ezilmesi üzerinden üretir.

İşçi sınıfı örgütsüzleştirilerek güçsüzleştirildiği için, tekil işçi direnişlerinin somut ve kalıcı kazanımlarla sonuçlanması istisna halini alır. İşçi bölüklerinin her başarısı diğer bölükleri etkileyip direnmeye teşvik edeceği için tekelci burjuvazi ve onun kolektif organı olarak devlet, her direnişe bir cephe savaşı mantığıyla yaklaşır. Organize Sanayi Bölgeleri, Serbest Bölgeler gibi üretim örgütlenmeleri, bu mantık üzerine kurulmuştur.

Bu koşullarda her direnişin büyük bir değeri olduğu açıktır -hele de kazanımla sonuçlanmışsa!.. Direniş kültürünü diri tutmak, canlandırmak ve ayağa kaldırmak, işçi sınıfı içindeki devrimci faaliyetin konularından birisi olur. “Zaman zaman işçiler galip gelirler, ama ancak bir süre için.

Savaşlarının gerçek meyveleri o andaki sonuçlarda değil, işçilerin durmadan genişleyen birliğinde yatar.”(15)

Bu koşullarda, tekil direnişlerin değerlendirilmesinde, elde ettikleri somut kazanımın yanı sıra, ürettikleri mücadele birikimi de belirleyici önemdedir. Sınıf, yüzlerce tekil örnek içinde, yeni dönemin direniş tarzını ve kültürünü üretmektedir. Manifesto’nun işaret ettiği üzere, ‘savaşımın gerçek meyvesi’ işçilerin birliğinin genişlemesindedir. Bu birliğin genişlemesi, işçi sınıfının neoliberalizmin karanlık tünelinde yolunu bulabilmesiyle de alakalıdır. Yeni mücadele koşulları altında hak alıcı sınıf eyleminin, yeni sendikal tarzın üretimi bizzat işçi sınıfı tarafından, kendi eylemi içinde gerçekleştirilecektir.

Sınıfsal ortaklığı, sınıf birliğini üreten ve büyüten her direniş biçimi özel bir anlam ve değer kazanır.

Üretimin parçacı yapısı bu direnişlerle ve sınıf dayanışmasının yeni biçimlerini inşa etmekle aşılır. Sınıfı bölen yapay duvarlar yıkılır. Tuzla’da yüzlerce taşeronda çalışan işçilerin iş cinayetlerine karşı birleşmesi örneğinde olduğu gibi, işçiler bu yoldan bütünlük kazanırlar. Sınıf çıkarlarının ayırdına varırlar.

Komünist Partisinin rolü, bu direnişlerin içinde yer almak, işçilerin eyleminden öğrenmek, hem yerel hem enternasyonal sınıf hareketinin deneyimlerini genelleştirmek ve hareketin genel çıkarları yönünde işçilere rehberlik etmektir. Militan mücadele çizgisinde sendikaların yaratılması, bu görevin kapsamındadır. Her tekil direniş, hem işçiler, hem de komünist öncüler için, deneyimin birlikte üretildiği bir okuldur. Sınıfın birliği ekonomik-sendikal ve politik düzlemlerde ilerledikçe, Komünist Partilerinin üzerinde hareket ettiği toplumsal zemin de olgunlaşacaktır.

O zaman, Komünist Partisi’nin görevi, sadece işçi sınıfına dışarıdan politik bilinç taşımak biçiminde kavranamaz. Bizzat işçi kitlelerinin örgütlenme ve harekete geçme sorunlarının çözümünde de rol oynayacaktır. Bugünkü yaygın, küçük ve etkisiz işçi direnişleri tablosundan hareket etmek ve güçlü, genelleşmiş sınıf eylemine doğru yürümek, işçi hareketinin krizinin çözüm rotası olduğu kadar, komünist hareketin kendini yapış tarzının da yol haritasıdır. Demek ki, devrimci iradenin rolünün kapsamlılaştığı bir dönemden geçiyoruz. Proletaryanın kendiliğinden mücadelelerinin örgütlenmesinde de komünist öncünün iradi rol oynaması gerekiyor.

Bugün Türkiye’de, 2004’ten bu yana kararlılık biriktirerek ilerleyen ve bir atılımın koşullarını biriktiren bir işçi hareketine tanık oluyoruz. Ancak yaygın tekil direnişlere öncülük edecek, onlara kazanmanın yolunu gösterecek ve tüm bu sınıf eyleminin deneyimini süzüp biriktirerek hareketin yolunu bulmasına yardımcı olacak bir öncüye ihtiyaç var. Tekel, bu yaygın tekil direnişlerin ‘bir anda’ ve devrimci öncüleri de hazırlıksız yakalayan bir birleşmesi, merkezileşmesiydi.

Türkiye işçi sınıfı, örgütlenmenin ve kazanmanın yolunu arıyor; komünist hareket işçi sınıfı kitlelerini kazanmanın ve örgütlemenin yolunu arıyor. Bu iki arayışın denk gelişi devrimci bir olanaktır. 2004’ten bu yana devrimci hareket ve işçi hareketinin yan yana yürüdüğü ve birlikte iş yaptığı örneklerin giderek çoğalması, karşılıklı etkileşimin artması bu olanağın bir ifadesidir.

Komünist öncülerin direnişlere müdahalesi ancak direnişin genel çıkarlarının savunusu ve kazanmak için yol gösterme zemininde olursa devrimci bir rol oynayabilir. Tersinden, Tekel direnişinde kimi partilerin pratiğinde görülen dükkancı, küçük hesapçı anlayışlar, proletaryaya değil küçük burjuvaziye ait yöntemler olarak direnişçi işçi kitlesi tarafından reddedilecektir. Öncü işçilerin komünist harekete kazanılması, ancak direnişin birlikte üretilmesi zemininde, bir etkileşim yolundan olabilir. Yoksa direniş alanına esasen kendi propagandasını yapmak için gelen ve tek tek işçilerin üye yapılmasını hedefleyen bir tarzla değil.

Peki, işçiler henüz ekonomik mücadeleye bile girişmekte tutuk iken, onlara politik bilinç götürmeye çalışmak gerekli mi? Direnişler zaten hızla siyasallaştığına göre, bir dönem için temelde ekonomik mücadele üzerinden yürümek daha mantıklı olmaz mı?

Böyle bir ele alış, tek yanlı olacaktır. Tersinden, şöyle düşünmek daha doğru olur: Proletaryanın politik sınıf bilincini ilerletecek her çaba, her çalışma, onu içinde bulunduğu köleci koşulları sorgulamaya iteceği için, işçi hareketinin kıvılcımlanmasını hazırlayacaktır. Proletaryanın politik-sınıf olarak gelişimi, onun sosyal varlığını daha belirgin kılar, giderek genişleyen proleter yığınları ekonomik-sosyal taleplerle mücadeleye çeker. Sınıf mücadelesinin koşullarını proletarya lehine dönüştürürken, aslında tüm toplumu da dönüştürür. Politik bilinç, proletaryaya, içinde bulunduğu toplumsal koşulları ve sömürülmesinin arka planındaki üretim ilişkilerini kavratarak, onu ücret-köleliğine isyan etmeye davet eder. Yoksulluğu, acı çektiğini proleter kitlelere döne döne anlatmanın çok da bir anlamı yoktur. Öncünün esas rolü, proletaryayla, neden sömürülüyor olduğunu ve bunu nasıl yıkabileceğini ‘konuşmak’tır. Her kapitalist ülkede, bu arada Türkiye’de, proleter yığınlar arasında güçlü ve yaygın bir eğilim olarak, ücretli işçilikten kurtulma arzusu, talebi mevcuttur. Kapitalizm, bu ‘kurtuluş’ için bireysel kapıları tümüyle kapatmaz. Taşeron olmak, dükkan açmak, evini kiralamak vb. yollar açıktır. Ancak genel olarak alındığında ücretli emekçilerin sayısı sürekli genişler. Tek başına kurtuluş çabaları genelde boşa çıkar. Ücretli işçilik, adeta bir kader gibi ömür boyu sürer. Bu bakımdan ‘Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz’ bu açık sınıfsal gerçeğin ifadesidir. Ücretli köleliğin yıkılışı, kolektif sınıfsal eylemin ürünü olabilir. Politik sınıf bilinci edinmiş bir işçi sınıfı, ücret köleliğinin temellerine yönelir.

Marksist hareket, adına layık olacaksa, işçi sınıfına ücretli kölelikten kurtuluşun yolunu göstermelidir. Ücretli köle olmaktan çıkışın ilk adımı da; işçiyi salt fabrikada harcadığı zaman üzerinden tanımlamaktan çıkıştır. İşçinin çalışma zamanı sermayeye aittir ve aslında o çalışma zamanının dışındaki zamanda yaşadığını hisseder.(16) İşyerinde harcadığı zamanın her saniyesine lanet okur.

İşçi, ancak toplumun bir parçası olarak, tüm toplumsal koşullar hakkında bilinçlendiğinde, evreni fabrikasının ötesine genişlediğinde sınıf bilincine doğru ilerler. Sınıf bilinci, işyeri duvarlarının zihinsel yıkılışı yolundan kazanılabilir. Artık bu işçi, işyerindeki üretim sürecinin pasif bir nesnesi değil, tüm toplumu dönüştürmeye çalışan bir bilinçli öznedir. Ücret köleliği durumu, bilinçte aşılmıştır; sıra bunun pratikte aşılmasındadır. Politika sahnesindeki tüm temel sorunların, belli başlı tüm toplumsal sorunların çözümü için harekete geçen bir işçi sınıfı, bütün ezilenlerin önünde yürüyebilir. O artık yeni toplumun bir temsilcisi konumuna yükselir.

Dolaysız günlük yaşamıyla ilgili olmayan konuların ‘işçileri ilgilendirmeyeceği’ sanısı emekçi solu saflarında yaygın bir batıl inançtır. Gerçekte böyle konularla ilgilenmeyen işçi sayısı pek azdır. Hemen her işçi, politikanın temel sorunlarından haberdardır, bunları televizyondan izlemiştir, yakınlarıyla bu konularda konuşmuştur. Ancak bu konularda işçiler, burjuva bilincin egemenliği altındadır. Yoksulluklarına kızıp küfretseler de, nihayetinde burjuva bilinç biçimlerinin egemenliği onları iktidara isyan etmekten alıkoyar.

Türkiye’de bu ‘bilinç biçimlerinden’ önde geleninin Türk milliyetçiliği, Türk şovenizmi olduğu açıktır. Kürt sorununda demokratik ajitasyonun işçi sınıfına ne kadar ulaştığı sorunlaştırılmalıdır.

Gerek Tekel’de, gerekse 1 Mayıs 2010’da, Türkiye işçi sınıfı, politik sınıf tavrını ortaya koyarak Kürt sorununda demokratik ve halkçı bir çözüm talebini dile getirmiştir. Sınıfın ileri kesimlerinin bu tavrı, sınıfın geri kitlelerine doğru yayıldıkça, politik bir özgürleşme hamlesine dönüşebilir. Kürt sorununda işçilerin konuştuğu kürsüler yaratılabilir, vb.

‘İşçi siyasete karışmaz’ önyargısı yıkılmalıdır. Marksizmin sözü bunun tam tersi olmalıdır; siyasete en çok işçi karışmalıdır. Marksizm, yaşamı üretenlerin siyasetten dışlandığı, siyaseti yapanların ise asalak sınıfların mensubu olduğu sınıflı toplumlar gerçeğini yıkan harekettir.

İşyerindeki ekonomik mücadeleler(17) zemininde ortaya çıkan politik bilinç kıvılcımları, güçlü bir politik ajitasyonla birleşirse, işçi sınıfının politik kuruluşu yönünde sıçramalar yaşanabilir. Tekel ve 2010 1 Mayısı, işçi sınıfının politik kuruluşu bakımından ileriye doğru iki büyük adımdır ve koşullar her zamankinden daha uygundur.

Yeni mücadele döneminde, dünyanın her köşesinde politikanın fabrikalardan ve işçi havzalarından zorla sürüldüğünü görüyoruz. İşçiler politikaya daha ziyade yaşam alanlarında, mahallelerde katılıyorlar. Bir yandan bu öznel durumu bir veri olarak kabul edip, işçi mahallelerinde politik çalışmanın özel önemini kavramak, diğer yandan ise politik mücadeleyi yeniden fabrikalara sokmak Komünist Partisi’nin görevi olmaktadır. Ekonomik-sendikal taleplerle başlayan her işçi eylemi, parçalı üretim örgütlenmesi ve bunların muhafızı olan yasalarla cepheden çatıştığı için, hızla politikleşmektedir.

Ancak politik bilincin gelişimi sayesinde işçi kitleleri direnişlerini ilerletebiliyor, kazanıma dönüştürebiliyor. Politik bilincin gelişimi, kendiliğinden temelde başlayan mücadelelerin zaferinin de bir koşulu haline gelmiştir. Tuzla tersanelerinde mücadele, 2008’de iş cinayetlerine karşı fiili ve yasadışı bir grev aşamasına geldi. İşçilerin talebi ekonomikti: İş koşullarının düzeltilmesi ve iş cinayetlerinin önlenmesi. Ancak mücadele taşeron sınırlarını aşan bir havza grevine dönüşünce, kurulu düzenin bütün kurumlarıyla karşı karşıya geldi ve politikleşti. Saflaşma da politik bir saflaşma halini aldı. 27-28 Şubat grevinde sadece iş durdurmakla kalmayıp, bilfiil eylem alanına inen işçiler; 16 Haziran grevinde iş durdurmakla yetindiler (bu kez de üretim %70’i aşan oranda durdu). Bir dayanışma mitingine dönüşen alanda, bu kez, politik saflaşmanın emekçi tarafında yer alan güçler vardı. İşçilerin politik bilinci, böyle bir saflaşmanın tarafı olacak denli ilerlememişti.

Tekel’de de başlangıçta işçiler yalnızca 4/c statüsüne itiraz ediyor, güvenceli çalışmak istiyordu. Ancak daha Ankara’ya gelir gelmez, sermaye düzeninin temsilcisi AKP Hükümeti’nin vahşi saldırısıyla karşı karşıya geldiler ve saflaşma hızla politik bir nitelik aldı. Mevcut hükümetin neoliberal politikalarından zarar gören tüm toplumsal ve siyasal güçler Tekel çadırlarının etrafında birleşti. İşçilerin politikleşmesi hızlı ve çarpıcı biçim aldı. Devrimci ve sosyalist hareket, ya da daha geniş bir ifadeyle emekçi solu, çadırlarda işçilerle birlikte direnişi üretti. ‘Dışarıdan taşınan bilinç’ de direnişin azmini büyüterek, soluğunu güçlendirerek mücadelenin itici motorlarından birisi oldu.

İşçileri siyasete çekmek, siyaseti işçilere götürmek ve karşılıklı etkileşim içinde, işçi sınıfı saflarında sosyalist bilincin gelişimini biriktirmek günceldir. Ama bu güncel görev, ekonomik mücadele görevleri içinde kaybolmaktadır. İşçi sınıfı çalışması deyince akla neredeyse sadece ekonomik- sendikal mücadele biçimleri gelmektedir. İşçi kitlelerine politik bilinci götüren yerel-mahalli çalışmalar ise sınıf çalışmasından sayılmamakta, bu alanlarda özel bir işçi çalışması kurulmamaktadır.

Ezilenler

Proletaryanın politik sınıf olarak oluşumu/kuruluşu, hiçbir biçimde sadece kendisiyle ilgili bir temelde gerçekleştirilemez. O, toplumdaki bütün ezilenlerin politik temsilcisi olarak kendisini kurar. Sosyalist programı içinde bütün ezilen toplumsal kesimlerin, ezilen cins, ulus, ırk vb. tümünün taleplerini içerir. Bu anlamda o, evrensel bir sınıftır. Tekil ezilen kimliklerin evrensel bayrağı olur. Marx’ın henüz düşünsel-siyasal yaşamının başlangıcında söylediği ve sonrasında izinde yürüdüğü şu saptamada olduğu gibi:

“Öyleyse Alman kurtuluşunun olumlu olanağı nerede yatıyor? Yanıt: Radikal zincirlere vurulmuş bir sınıfın, bir burjuva-sivil toplum sınıfı olmayan bir sivil toplum sınıfının, bütün toplumsal sınıfların yıkılmasını oluşturan bir toplumsal sınıfın, acılarının evrenselliği ile evrensel bir niteliğe sahip bulunan ve özel bir haksızlığa değil ama haksızlığın kendisine uğratıldığı için özel hak istemeyen, artık tarihsel bir nitelikle değil ama yalnızca insanal nitelikle övünen, Alman siyasal rejiminin salt sonuçları ile değil ama tüm ön koşulları ile de çelişen bir alanın, son olarak kendini toplumun bütün öteki alanlarından kurtarmadan ve dolayısıyla toplumun bütün öteki alanlarını kurtarmadan kendini kurtaramayan, kısacası, insanın bütünsel yitimi olan ve öyleyse insanın bütünsel bir yeniden fethi olmadıkça kendini yeniden fethedemeyen bir alanın oluşmasında yatıyor. Toplumun özel bir sınıf içinde gerçekleşen bu yıkımını, proletarya oluşturuyor.”(18)

Ve keza, “Ezilmekte olan bir sınıfın varlığı, uzlaşmaz sınıf karşıtlığı üzerine kurulmuş her toplumun hayati koşuludur. Ezilen sınıfın kurtuluşu demek, yeni bir toplumun yaratılması demek olmaktadır böylece.”(19) Lenin de, “siyasal sınıf bilinci işçilere ancak … iktisadi savaşımın dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilgiyi elde etmenin olanaklı olduğu biricik alan, bütün sınıf ve katmanların devletle ve hükümetle ilişkisi alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişki alanıdır”(20) diyerek komünist öncünün dikkatini proletaryanın politik bilincinin bu zeminde kurulmasına çekiyordu.

Peki, proletaryanın politik sınıf oluşumu geriler, dağılır, geri düşerse ne olur?

Bu durumda, kurtuluşları için bir Mesih beklemeleri mümkün olmayan tekil ezilen kesimler/ kimlikler, yalıtık biçimde de olsa mücadeleye atılırlar. Doğa gibi, sınıf mücadelesi de boşluk tanımaz. Ezilen sınıflar ve tabakalar, taleplerini dinsel, mezhepsel, ulusal vb. akımlara daha sıkı sarılarak dile getirirler. Proletaryanın politik mücadele alanındaki yokluğu veya etkisizliği, gerçekte mücadelelerinin genel zeminini olağanüstü derecede zayıflatır. Ne ki, ezilenlerin direnişleri bu koşullarda da durmaz, sürer. Geçmişte sosyalist hareket içinde yer almış, proletaryanın, toplumsal kurtuluşun öncüsü olduğuna inanmış toplumsal güçler (ve tabii, bunların parçası olan bireyler) artık kendi özel kimliklerine yönelir, buraya ‘geri çekilir’ler. Bütün yerine parça öne çıkar. Her biri toplumsal kurtuluşun birer parçası olan tekil sorun ve talepler birbirinden ‘bağımsızlaşır’, toplumsal mücadeleler alanında özerk birer varlık kazanır. Bu, sınıf düşmanına, her bir özel taleple bağımsızca muhatap olma gücünü, dolayısıyla bu mücadeleler karşısında esneme yeteneğini de kazandırır.

Bu nedenle, gerçekte tümüyle gerici bir programı hayata geçirirken bile, tekelci burjuvazinin, ezilenlerin kimi tekil politik taleplerine yanıt vermesi mümkün hale geldi. Parçalı ve parçacı bir kimlik siyasetine alan açıldı. Hatta bu tarz bir siyaset, postmodern düşüncenin güçlü gelişimiyle teşvik edildi. Kapitalist emperyalizmin bu dönemde izlediği hareket tarzının bir yönü, ezilenlerin tek tek taleplerini bütünden koparmak, bunları sisteme yedeklemenin manivelalarını oluşturmak, hatta farklı ezilen kesimlerin taleplerini birbirine karşı kullanmaktır. Sosyal bakımdan dışladığı büyük ezilen yığınları parçalı kimlikler üzerinden politik bakımdan içlemenin yollarını arar. Ezilenleri, toplumsal kurtuluş arayışından uzaklaştırmaya ve kendi tekil kimliklerinin sınırları içinde hapsetmeye çalışır. Böylece taleplerini güdükleştirir, perspektiflerini çoraklaştırır, amaçlarını çürütür.

Sol saflarda bu gerçek durum karşısında iki baskın yanıt kendini ortaya koyuyor.

Birinci yanıt, postmodern kimlik siyasetini kucaklama ve proletaryanın tarihsel rolünü açıktan reddetme biçiminde görülüyor. Bu eğilimin ufku burjuva demokrasisine bağlanıyor. Negri ve Hardt’ın ‘İmparatorluk’ ve ‘Çokluk’ kitapları, bu eğilime teorik bir zemin kazandırma yolundaki çabalardan birisi ve muhtemelen en önemlisidir. Türkiye’de bu eğilimin temsilciliğini Ufuk Uras ve EDP ile Küresel BAK (DSİP) yapmaktadır. Taraf Gazetesi, bu türden bir solculuğun teşvikçisidir. İkinci yanıt ise ezilenlerin özerk biçimde öne çıkardıkları somut talep ve amaçlara yabancılaşma, karşıtlaşma şeklinde ortaya çıkıyor. Ezilenlerin bu mücadelelerinden bağımsız ve soyut bir proletarya savunusu, göstermelik bir işçicilik gibi çeşitli semptomları görünüyor. İşçi sınıfına yaptığı vurgu ne kadar güçlü olursa olsun, bu eğilim de gerçekte işçi sınıfının tarihsel rolünü reddetmektedir. Türkiye’de bu akımın temsilciliğini TKP yapmaktadır.

Proletarya, bütünsel bir siyasal kurtuluş mücadelesini, ancak verili tekil mücadeleleri içererek, onları kapsayan ve taleplerini bayraklaştıran bir yoldan yürüyerek örgütleyebilir. Bütün, parçaların hiçleştirilmesi, yadsınması yolundan kurulamaz. Tersine ancak tekil ezilen hareketleriyle en ileri devrimci ilişkileniş temelinde kurulabilir. Toplumun tüm emekçi sınıflarının sosyal bakımdan proletaryanın içinde eriyor oluşu, bu politik kuruluşun nesnel zeminini sürekli güçlendirmektedir. Proletaryanın devrimci siyasetinin çerçevesi, Lenin tarafından parlak biçimde formüle edilmişti: “Proletarya, diğer sınıfları ve partileri ‘tek bir gerici yığın’ saymamalı, tam tersine, bütün politik ve sosyal yaşamda yer almalı, gerici sınıf ve partilere karşı ilerici sınıf ve partileri desteklemeli, mevcut sisteme karşı her devrimci hareketi desteklemeli, her ezilen ulus veya ırkın, zulme uğrayan dinin, oy hakkından yoksun bırakılan cinsin çıkarlarının bayraktarlığını yapmalıdır.”(21)

Proletaryanın iktidara yönelik devrimci mücadelesi, yalnızca kendi dar kurtuluşu için bir mücadele veya siyasal ayrıcalık arayışı değil, bir toplumsal kurtuluş mücadelesidir ve zaten başka türlüsü de mümkün değildir. Proletarya bencil bir sınıf değildir. Ezilen cinsin, ulusun, ırkın, inançların kurtuluşu uğruna savaşım, proletaryanın politikasında merkezi, temel bir yer işgal eder.

Örneğin Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesi, politik yaşamda bu denli belirleyici bir olgu olan Kürt ulusal mücadelesinden yalıtık, ondan bağımsız bir şey olamaz, neticede bu ikisi, aynı toplumsal koşullarda, aynı siyasi coğrafya içinde cereyan ettiği için bu mümkün değildir. Dahası işçi mücadelesi politik alana adımını attığı anda bu temel sorunla yüzleşmek durumunda kalacağı için de mümkün değildir. Örneğin, Tekel direnişi, politik sahaya girdiği anda, Kürt sorunuyla ilgili bir tavır takınmak durumunda oldu. Türk ve Kürt işçilerinin kardeşleşmesi yolundan, ‘Asıl açılımı biz yaptık’ söylemiyle güçlü bir politik mesaj verdi. Kürt işçiler Tekel direnişinde özel bir rol oynadığı gibi, bu direniş de, Kürt ulusal mücadelesinin tabanından, çoğunluğu işçi-emekçi karakteri taşıyan bu sosyal dinamikten güçlü bir destek ve karşılık gördü. Tekel, Türk işçilerinde kardeşlik bilincini, Kürt işçilerinde sınıf bilincini geliştirdi.

Keza 1 Mayıs’lar, bütün ezilenlerin işçi sınıfı etrafında birliğini sağlayarak, proletaryanın politik kuruluşu bakımından anlamlı bir bütünlük oluştururlar.

2010 1 Mayıs’ı, Türkiye proletaryasının politik sınıf olarak gelişiminin ana çizgilerini sunan bir tablodur. Bu tablonun içinde Kürt ulusal hareketi olduğu gibi, demokratik Alevi hareketi de vardır. Geleceğini isteyen gençler de, demokratik kadın hareketi de oradadır. Kürsü, bütün toplumsal sorunlarda taraftır ve ezilenden yana tavır sahibidir. Türk-İş Başkanı’na karşı işçilerin tavrı da devletin bir uzantısı olarak sendika ağalığı kurumuna karşı devrimci bir tutum olarak kayda geçmiştir. Tekel’in ardından 2010 1 Mayısı’yla birlikte Türkiye işçi sınıfı, kendisini siyasal bir güç olarak ortaya koymuş, tüm toplumsal sorunlarda da sözünü söylemiştir.

Proletarya, ancak bu ezilenlerin taleplerini “bayraklaştırarak’ politik sınıf kuruluşunu gerçekleştirebilir. Proletarya “ezilenden yana”dır ve bütün ezilen toplumsal kesimleri sosyalizm bayrağı altında toplanmaya çağırır. Proletarya, kapitalist sınıf egemenliğini devirmek ve komünist topluma geçişi sağlamak biçimindeki tarihsel rolünü ancak bütün ezilenlerin sosyalist önderi haline gelmek yolundan oynayabilir.

Proletaryanın tüm milliyetlerden, her iki cinsten, tüm inançlardan işçileri birleştiren bir sınıf olması, kesinlikle, onun ezen ulusu, ezen cinsi, ezen inancı temsil ettiği anlamına gelmez. Eğer fiili durum buysa, proletarya bu alanlarda kendisini ezenle özdeşleştiriyorsa, bunun anlamı; proletaryanın (en azından bu alanlarda) burjuva egemen sınıf ideolojisinin hegemonyası altında kaldığı ve kendi sınıf çıkarlarıyla uyumlu bir politik kuruluşu gerçekleştiremediğidir. İşçi sınıfı özel bir haksızlığa değil, haksızlığın kendisine karşıdır.(22)

Dolayısıyla, herhangi bir özel haksızlığın korunmasında sınıf çıkarı yoktur. Ulusal veya cinsel herhangi bir sömürü biçiminin korunmasında egemen sınıfla işbirliği yapan işçi sınıfı, kendi kurtuluşunu da sağlayamaz. Aksine, proletaryanın politik sınıf kimliği, ezilen ulusun, ezilen cinsin, ezilen inançların kurtuluşu politik hedefiyle ve ezilenden yana bir tarafgirlik zemininde kurulabilir.

Diğer yandan, tekil ezilen kimliklerin parçalı durumlarını mutlaklaştırmak, bu aşamada çakılıp kalmak, proletaryanın politik sınıf olarak kuruluşunun bilinmez bir geleceğe ertelenmesi demektir. Sosyalist mücadeleyi (teoride veya pratikte) kimlikler mücadelesine indirgemek, toplumsal kurtuluş fikri ve pratiğinden vazgeçmekle eşanlamlıdır ve bu duruşun pratik politikadaki karşılığı liberallerin yanı olmaktadır.

‘Ezilenlerin birliği’ ile ‘işçilerin birliği’, çelişen hedefler değildir. Tersine; Tuzla havza grevi ve Tekel direnişlerinin, keza Taksim 1 Mayıslarının kanıtladığı üzere; işçi sınıfı bütün ezilenleri birleştirme yeteneğine sahip yegane toplumsal güçtür. İşçi sınıfı ayağa kalktığında, mücadelesi politikleştiği ve topluma mal olduğu oranda, düzenle sorunu olan bütün güçleri etrafında seferber etmekte, cepheleştirmektedir. İşçi sınıfı tarafından oynanan bu rolü oynayabilecek başka herhangi bir ezilen toplum kesimi yoktur. Dolayısıyla işçi sınıfının rolü bu bakımdan ikame edilemezdir. İşçilerin birliği, ezilenlerin birliğinin temelidir, harcıdır. İşçi sınıfının örgütlenmesi ne denli derin, sınıf bilinci ne kadar gelişkin olursa, bütün ezilenleri birleştirmek ve sosyalizm amacı etrafında seferber etmek de o kadar olanaklı olur. Proletaryanın sosyalist bilinci ve politik sınıf kuruluşu, bir ezilenler cephesinin temellerini oluşturur.

Burada, proletaryanın devrimci yolu, siyasal bakımdan ezilenlerle kesişmektedir.

Yoksullar Ve Dışlananlar

“Özel mülkiyetin eleştirisi, doğal olarak bu mülkiyetin çelişik özünün kendini en açık, en elle tutulur, en açık, insanal duygu bakımından en ayaklandırıcı biçimi altında gösterdiği bir olgudan yola çıkar: Bu olgu yoksulluktur, sefalettir ”(23)(Marx)

Proletarya, mücadelenin yeni döneminde, politik savaşım saflarını yeniden oluştururken, işe yoksulluktan başladı. Neoliberal program, en açık ve yıkıcı sonuçlarını gelir adaletsizliği biçiminde ortaya koydu. Toplumu ikiye ayıran duvar kalınlaştı. Yoksulluğun ortadan kaldırılması mücadelesi, özellikle Latin Amerika’yla sembolleşti. Topraksız köylü, işsiz işçi, atık kağıt toplayıcısı, evi yıkılan kent yoksulu, küçük esnaf vb. taleplerini zenginlere karşı bir mücadele içinde birleştirdiler.

Yoksul-zengin kutuplaşması, özellikle Venezuela’da Chavez hükümeti altında siyasetin temel belirleyeni oldu. Ancak yoksulların örgütlenişi ve hak arayışı hiçbir biçimde Latin Amerika’yla sınırlı değildir. Güney Afrika’da, Hindistan’da, Güneydoğu Asya’da kent ve kır yoksullarının mücadele ve direnişleri kitlesel boyutlar kazanmaktadır.

Yoksullar bir sınıf kategorisi değildir; yoksulluk da üretim ilişkilerine dair bir kavram değildir. Yoksullar birçok sınıftan insanı içerir ve yoksulluk, bölüşüm ilişkilerinin bir kategorisidir, bir gelir grubudur. Yoksulları işçi sınıfı tanımına katmaya çalışmak, üretim ilişkileriyle bölüşüm ilişkilerini, sınıflarla gelir gruplarını kaynaştırmak anlamına gelir -ki bu durumda her bir kategori kendi özgün anlamını yitirecektir.

Negri ve Hardt, üretimin yapısındaki dönüşümlere bağladıkları ‘çokluk’ tartışmalarını nihayetinde getirip, çokluğu yoksullara eşitleyen bir tanıma bağlarlar: “Bize göre, günümüzdeki maddi olmayan üretim hegemonyası döneminde üretimi en iyi temsil eden figür ‘yoksul’[dur]. … ‘Yoksul’, toplumu bütün genelliğiyle, ayrılmaz bir bütün olarak … temsil edebilecek yegane figür[dür]… ‘Yoksul’ biyopolitik üretimin etidir. Biz yoksullarız.”(24) Nihayetinde yazarlar, aradıkları özneyi ‘yoksul’da buluyorlar. Bölüşüm ilişkileri, üretim ilişkilerine bağlıdır, onun bir türevidir. Yoksullar, yoksullar olarak, ancak bölüşüm ilişkilerine karşı mücadele edebilirler. Pek çok sınıftan yoksul insanlar, onları yoksulluğa mahkum eden koşulları sorgular ve daha adaletli bir gelir dağılımı talep ederler. Ancak bu mücadele, yoksulluk sorununu sadece hafifletebilir. Musluğun başını tutan değişmeden, gelir dağılımında da köklü bir değişim sağlanamaz. Üretim araçları özel mülkiyette kaldığı sürece, sermaye birikimi, bir kutupta yoksulluğu, bir kutupta zenginliği -bir yasa kesinliğinde- biriktirmeye devam edecektir. Hükümet müdahalesi (sosyal politikalar vb.) bu yasayı ortadan kaldırmaz, ancak onun sonuçlarını hafifletebilir. Venezuela’da halkçı Chavez hükümetinin başarıları buna örnektir. Nihayetinde 10 yılı aşkın Bolivarcı hükümetler döneminin ardından Venezuela toplumu halen yoksullar ve zenginler olarak kutuplaşmış haldedir. Bu çelişkinin şiddeti bir ölçüde azaltılmıştır ve yoksulların yaşam koşulları düne göre iyileştirilmiştir.

Tersine, yoksulluk, proletaryanın politik bir özne olarak gelişiminin bir boyutu olarak ele alınmalıdır. Zira, yoksulluk sorununun temellerini yıkacak olan, kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıdır. Yoksulluğun kitlesel, kronik ve yapısal hale gelmesi, proletaryanın toplumsal müttefiklerinin kapsam ve derinliğinin ne denli genişlediğini ortaya koyar. Bugün yoksulluğun sorgulanmasıyla başlayan mücadele, kendi başına bir amaç değil, yarının sosyalist devriminin temellerini döşeyen bir kitlesel savaşım olarak anlamlıdır. Negri ve Hardt’ın ‘yoksullar’ı özne olarak kabul etmesi ile İmparatorluk ve Çokluk kitaplarının ufkunun ‘ demokrasi’ ile sınırlı olması arasındaki bağ da gözden kaçırılmamalıdır.(25)

“Proletarya ve zenginlik, karşıt şeylerdir.”(26) Proletarya, bu karşıtlığı ortadan kaldırırken, ‘zenginliği’ yok etmez, topluma mal eder. Böylece üretimin amacı, toplumun ihtiyaçlarının karşılanması haline gelir. Proletarya, özel mülkiyete saldırısında, zenginliğin bir avuç mülk sahibinin ellerinde tekelleşmesinden zarar gören bütün yoksul kesimlerin desteğini alabilir. Öyleyse yoksulluğun toplumsal kapsamı ne denli geniş ve yarattığı yıkım ne denli ağır ise, proletaryanın özel mülkiyet düzenine karşı savaşımının toplumsal derinliği de o kadar artar. En yoksul ve en zengin arasındaki uçurumun eski döneme göre ikiye katlanması, proletaryanın kapitalist köleliğe karşı savaşımının nesnel koşullarının ne denli elverişli olduğunu ortaya koyar.

Negri ve Hardt’ın bu kitabını konu edinen Slavoj Zizek ise, küresel kapitalizmin bağrındaki yıkıcı çelişkiyi ve “evrensellik konumu”nu ‘dışlananlar’ da görüyor.

“Küresel kapitalizm kendi sınırsız yeniden üretimini engelleyecek denli güçlü karşıtlıklar içermekte midir? Burada dört olası karşıtlık kendini gösterir: a) Ufukta beliren ekolojik yıkım tehdidi; b) özel mülkiyetin fikri mülkiyet denilen şey için uygunsuzluğu; c) yeni bilim-teknik, özellikle biyogenetik gelişmelerin toplumsal ve etik içerimleri; d) ve sonuncu ama çok önemli olan, yeni toplumsal ayrım (apartheid) biçimleri -yeni duvar ve varoşlar. Dışlanmışları dahil olanlardan (included) ayıran aralık… Komünizm terimini haklı çıkaran, yalnız dışlanmışlara gönderme yapan dördüncü karşıtlıktır. . Diğer bir deyişle, dört karşıtlık dizisinde dahil olan ve olmayanlar arasında olan karşıtlık can alıcıdır; o olmazsa ötekilerin tümü yıkıcı niteliklerini yitirirler.”(27)

Dışlananlar ve dahil olanlar; sahip olanlar ve olmayanlar. Emperyalist küreselleşme koşullarında, tıpkı yoksullar ve zenginler gibi, göz çıkaran ve giderek büyüyen bir çelişki. Sosyal devletin tasfiyesi sürecinde, burjuva devlet, ezilen kitlelerin toplumsal ihtiyaçlarıyla bağını nesnel olarak koparıyor. Sermaye, nüfusun giderek büyüyen bölümlerini fazla nüfus haline getirmekle kalmıyor, onları atık nüfus, hatta çöp nüfus haline çeviriyor. Evsiz, aç, işsiz, temiz içme suyundan yoksun, kent hizmetlerinden yararlanamayan, sağlık ve eğitime erişim imkanından yoksun yığınlar dünyanın her yanında dağ gibi yığılıyor. Dışlanma olgusu, tıpkı işsizlik gibi, emperyalist küreselleşme koşullarında yapısal bir karakter kazanır. Bu çelişkinin bir sosyal ifadesi olarak, işsiz işçiler hareketi, topraksız köylüler hareketi, yoksul mahallelerin ‘kent hakkı’ hareketleri, su hakkı mücadeleleri (Cochabamba) vb. toplumsal gelirin ve üretilen kamu hizmetlerinin yeniden paylaşımı amaçlı, sendikal özlü hareketler dünyanın her yanında gelişiyor.

Latin Amerika’da bu hareketlerin gelişim düzeyi neoliberal hükümetleri sarsıp devirdi, yerine sosyal politikalar uygulayan halkçı hükümetleri getirdi. Bu hükümetler, dışlananların hareketleriyle masaya oturdu. Dışlanan yığınların parça parça içlenmesi, bu sosyal politikaların merkezinde durmaktadır. Hatta denebilir ki, yeni dönemin sosyal demokrasisi, dışlananların sosyal içerilmesi işlevini yerine getirmektedir. Burada da, tıpkı yoksullukta olduğu gibi, çelişkinin kısmen hafifletilmesi, onun çözümü anlamına gelmemektedir. Brezilya’nın sokakları hala sokak çocuklarıyla doludur, Arjantin’de işsizlik hala kronik ve kitleseldir, Venezuela’da zenginler hala lüks burjuva mahallelerinde, yoksullar dağlardaki yoksul kondularda oturmaktadır vb.

Bugün, sermaye birikimi hareketi, dışlanan yığınlar yaratmadan ilerleyemez. Çelişkinin temeli, üretim tarzından ileri gelmektedir. Öyleyse, bir kez daha bölüşüm ilişkilerinin dönüşümünün temeli, üretim ilişkilerinden başlamaktadır.

İster 21. ister 22. yüzyılda olsun, sosyalizm, eğer bu ismi hak edecekse, kapitalist üretim ilişkilerini dönüştüren ve üretim araçlarını toplumsallaştıran hareketin ismidir ve üretim ilişkileri kapitalist kaldıkça, bölüşüm ilişkileri de kapitalist nitelikte kalacaktır. Kapitalist üretim ilişkilerinin dönüştürülmesi sürecinin ise mülkiyet ilişkilerinin devrimle alt üst edilmesi (üretim araçlarının zor yoluyla kamulaştırılması) olmaksızın başarılamayacağı, tarihsel pratiğin kanıtladığı bir derstir. Kapitalizmin ‘kar için üretim’ ilkesi devrimle tasfiye edilip ‘toplum için üretim’e geçiş yapılmadıkça, mevcut üretici güçler temelindeki üretimin giderek büyüyen bir fazla nüfus, bir dışlananlar ordusu yaratmaması mümkün değildir.

Dışlananların bugün yaşadığı yoksunluk, kıtlıktan kaynaklanmıyor. Geniş yığınların su, eğitim, sağlık, kent hizmetleri vb. ihtiyaçlarına erişemiyor oluşu, bu hizmetlerin özelleştirilmesiyle, sermaye egemenliği altına sokulmasıyla alakalıdır. Sosyal hakların yok edilişi, tekelci sermayenin azami kâr hırsının tatmin olabilmesinin zorunlu bir koşulu haline geldiği içindir ki, güncel olarak, dışlananların sermaye düzeniyle yaşadığı çelişki emek-sermaye çelişkisinin bir türevi haline gelmiştir.

Kapitalizm değişim değerini çoğaltarak kendisini üretir. Kapitalizm, tüm kullanım değerlerini, parası olana ait birer meta haline getirir. Sosyalizm ise, tersine, bugün meta olanları meta olmaktan çıkarır, metasızlaştırır. Sosyalizm, kendisini, kullanım değerlerini çoğaltarak üretir. Metalar evrenini daraltarak, giderek artan sayıda metayı, meta olmaktan çıkarır, herkese ait birer hak haline getirir. Suyu, eğitimi, ulaşımı, sağlığı, vb. parasız ve herkes için erişilebilir kılar. Dolayısıyla, proletaryanın sosyalist alternatifi, bir bütün olarak alındığında ‘dışlananların’, toplumsal ihtiyaçlarına erişmesinin de yegane yoludur.

Ne var ki, ne susuzluk, ne eğitimsizlik vb. kendi başlarına alındığında antagonist çelişkiler değildir. Emek-sermaye çelişkisinin yerine ikame edilemezler. Nihayetinde tek başına alındıklarında, her biri, kapitalist düzen sınırları içinde çözülebilecek sorunlardır. Emek-sermaye çelişkisinin etrafından dolanan ve sadece dışlananların ‘hak talepleriyle’ ilgilenen bir strateji devrimci olamaz, nihayetinde düzen içi bir çizgide konaklamaya, bir sosyal reform stratejisine dönüşmeye mahkumdur.

Toplumsal gelir dağılımında yaşadıkları ezilme durumu, yoksulları ve dışlananları proletaryanın müttefikleri haline getirir; bunun anlamı sosyalizmin tabanının genişlemekte oluşudur. Proletarya, özel mülkiyet düzeninde uğradığı sömürü ve ezilmeyi, yoksulların ve dışlananların ortak mücadelesi biçiminde tekelci burjuvaziye yöneltebilir. Proletarya, “kendi kendini yok eden özel mülkiyet”(28) olarak, tekellerin düzenine karşı bu mücadelesinde bütün yoksulları ve dışlananları seferber edebilir. Burada da proletaryanın devrimci yolu, toplumsal bakımdan ezilenlerle kesişmektedir.

Özne Sorunu

Proletarya, sosyalizm için mücadelenin yeni dönemine, 1974-75 dünya ekonomik krizinin ardından tırmanan neoliberal saldırganlıkla girdi. Yeni bir üretim örgütlenmesi proletaryanın eski örgütlenmelerinin temelini oydu. SSCB ve Varşova Paktı rejimlerini çürüme ve çözülüşe götüren onyılların sonucunda yaşanan 1990-91 yıkımı, burjuva ideolojik-politik-iktisadi saldırganlıkta sıçramaya yol açtı. Dünyada oluşan yeni sınıfsal güç dengesi, proletaryanın politik ve sendikal örgütlenmelerinin dağılmasına, sınıf mücadelesinin genel düzeyinin geri düşmesine yol açtı.

Ancak proletarya, hem iktisadi hem de politik mücadele saflarında varlığını bu karanlık dönem boyunca da hissettirdi. Hem kendi dolaysız eylemiyle, hem de içinde yer aldığı politik mücadelelerle sermayenin ve emperyalizmin vahşi saldırganlığını frenlemeye çalıştı.

Güney Kore’de gördüğümüz türden, yeni ve militan bir işçi hareketleri, kapitalizmin esnek ve parçacı üretim örgütlenmesine isyan temelinde doğdu. 1997 Asya krizinin ardından Endonezya’da, 2001 krizinin ardından Arjantin’de, 2010’da Yunanistan’da patlak veren halk ayaklanmalarının merkezinde işçi sınıfı ve işsizler duruyordu. Bu ayaklanmalar, neoliberal yıkımın reddi anlamını taşıyordu.

Batı Avrupa’da sosyal devletin tasfiyesi bir dizi genel grevle ve Fransa’daki (AB Anayasası’na) ‘Hayır’ oyu gibi politik kampanyalarla frenlendi. Son olarak Yunanistan’da işçi sınıfının başkaldırısı, Avrupa Birliği içinde büyük bir çatlak yarattı. Seattle’dan başlayarak Cenova’da, Davos’ta süren enternasyonal protestolar, emperyalist kurumlara karşı ezilenlerin öfkesini sembolleştirdi. ABD’nin Irak işgaline karşı küresel direniş, 15 Şubat’ta bir ‘dünya mitingi’ne dönüştü.

Latin Amerika’da neoliberalizmin bastırdığı en dip noktadan sayısız halk ayaklanması patlak verdi (2000’de Ekvador’da ve Bolivya’da, 2001’de Arjantin’de, 2002’de Venezuela’da, 2003’te yine Bolivya’da vb.) Bu ayaklanmalarda talepler; doğal kaynakların tekellere peşkeş çekilmesini önlemek, dış borç soygununa son vermek, halkçı bir hükümeti savunmak gibi çeşitlilik gösterse de, özü emperyalist küreselleşme yıkımına karşı işçi sınıfı ve ezilenlerin direnişleriydi. İşçilerin, yoksulların ve dışlananların mücadeleleri, Latin Amerika çapında neoliberal projeyi tıkadı, halkçı reform hükümetlerini işbaşına getirdi. Kıta genelinde Amerikan emperyalizminin hegemonyası geriletildi.

Nepal’de işçiler ve köylüler, Krallık rejimini devirerek demokratik bir cumhuriyetin kuruluşunu sağladılar. Ancak burjuvazi duruma yeniden hakim olarak Maoistleri hükümetten devirdi. Proletaryanın buna yanıtı, bu 1 Mayıs’tan başlayarak genel greve çıkmak oldu. Türkiye’deişçiler89baharatılımıve Zonguldak yürüyüşüyle neoliberal saldırganlığı gerilettiler. Kamu emekçileri, büyük bir direnişle sendikalaşma hakkını elde ettiler. İşçiler ve yoksullar NATO ve IMF zirvelerine karşı enternasyonal mücadeleye güçlü halkalar eklediler. Gazi Ayaklanması’yla faşist rejimi sarstılar.(29) İşçiler, Tuzla tersanelerinde fiili yasadışı grevle sınıf mücadelesinin yeni biçimlerini aradılar, Tekel direnişiyle bütün ezilenlere umut oldular. 1 Mayıs’larda işçi sınıfının siyasetini ortaya koydular ve kentlerin yasaklı merkezlerini fethederek, proletaryanın siyasetini de toplumun gündemine oturtmayı başardılar. Tekel direnişi ve 1 Mayıs 2010’la birlikte, Türkiye’de proletaryanın politik sınıf kuruluşunda iki büyük adım atıldı. Artık işçilerin siyasete karışması, 1970’lerde kalan bir anı olmaktan çıkarılmıştır. Taksim 1 Mayısı, 1970’lerin mücadeleleriyle 2000’li yılları bağlayan bir köprü olmuştur.

Son 30 yılın bütün işçi ve yoksul halk mücadelelerinin bir bilançosunu çıkarmak bu yazının kapsamını aşıyor. Sadece bellekleri tazelemek üzere tarihte iz bırakan kimi örnekleri belirttik. Görüldüğü üzere, üretimdeki parçalanmaya ve sınıf mücadelesinin geri düşüşüne karşın, proletarya, dönem boyunca politik mücadelelerin içindedir ve bir yol aramaktadır. Bütün bu mücadeleler zemininde kendisini politik sınıf olarak yeniden kurmanın araçlarını, tarzını, kültürünü biriktirmektedir.

Bu arayışı koşullayan, Marksistlerin proletaryaya atfettiği hayali bir rol değil, bizzat proletaryanın içine itildiği yaşam koşullarıdır.

En geri savunma düzeyini temsil eden “Başka bir dünya mümkün”den, “sosyalizm, ama nasıl?” sorusuna; yoksulluğun sorgulanmasından, yoksulluğu yaratan kapitalizmin sorgulanmasına; Zapatistlerin şiirsel ve barışçı gerillacılığından Nepalli ve Hindistanlı Maoistlerin muzaffer mücadelelerine; Latin Amerika’da halkçı reform hükümetlerinden Halk Meclislerinin, komünal konseylerinin kimi yerel iktidar pratiklerine, Kolombiya gerillasının kıtasal bir devrimci odak haline gelişine; ‘her türlü şiddete karşıtlıktan’ kitle şiddetinin Batı Avrupa’da sokakları tutuşturmasına vb. sınıf mücadelesinin öznel zemininde küresel çapta bir ilerleme yaşanmaktadır.

Üst üste çakışan, enternasyonal önemde üç olaya bakılarak bu ilerleme hali gözlenebilir: Türkiye’de işçi sınıfı 32 yıl sonra Taksim’i, kentin merkezini, dolayısıyla da politik gündemin merkezindeki yerini geri alırken; Yunanistan’da proletarya AB yıkımına karşı ayaklanıyor; Nepal’de ise gerici iktidara karşı genel greve çıkıyordu. Bütün bu yaşananların dünya kapitalist kriziyle bağlantısı ise sanırız yeterince açıktır.

Bu ilerleme, proletaryanın politik bir özne olarak öne çıkışıyla el ele gitmektedir. Özne mutlak bir kavram değildir, farklı amaçlar ve farklı mücadeleler farklı özneleri öne çıkarabilir. Yoksullar, gelir dağılımının düzeltilmesi için zenginlere karşı mücadele eder. Özne yoksullardır tanımı, bölüşüm ilişkilerini sorunlaştıran bir mücadeleye cevaz verir. Dışlananlar, yoksun kılındıkları kullanım değerlerini elde etmek için zenginlere karşı mücadele ederler. Özne dışlananlardır tanımı, bölüşüm ilişkilerinin bu daha özel ve yapısal alanına gönderme yapar ve dışlanan yığınların içerilmesi mücadelesine alan açar. Halk (demos), devlete karşı demokrasi için mücadele eder. Özne halktır tanımı, devlet-halk çelişkisi temelinde demokratik bir mücadeleye gönderme yapar. Ezilen ulus, ulusal baskı ve boyunduruğa karşı mücadelenin öznesi olur. Belli somut, konjonktürel mücadelelerin özneleri olarak yoksulları, halkı, dışlananları, işsizleri, esnafları, ezilen ulusu vb. karşımızda görebiliriz.

Proletaryanın tarihsel rolü, yarattığı tüm bu düzlemleri de içeren tarzda, bizzat kapitalist üretim tarzının ortadan kaldırılması ve komünist topluma geçiştir. Proletaryanın özne olarak ortaya çıkışı, yoksullara, dışlananlara, bütün ezilenlere, halka önderlik etme konumunu kazanması demektir. Sosyalist devrime damgasını vuran işçi sınıfıdır; ama bu devrim, işçi sınıfının önderliğinde emekçi ve sömürülen çoğunluğun devrimi şeklinde gerçekleşir.(30) Bu, proletaryanın tarihsel rolüne de işaret eder: Toplumsal ve siyasal olarak ezilenleri, sosyalizm için seferber etmek ve onlara önderlik etme yolundan kapitalizmi devirerek sosyalizmi kurmak.

Post-Marksist külliyatın proletarya dışındaki özne arayışı, esasta sosyalizm perspektifinin yitirilişinin sonucudur. Sosyalizmin 20. yüzyıldaki deneyimlerinin başarısızlığına yenilen solcular ve zaten hiçbir zaman devrimci olmamış eskinin sosyal demokratlarının bir toplamıdır bunlar. Mücadele ufku burjuva düzenin demokratikleştirilmesiyle sınırlanınca, özne de bu temelde kurgulanıyor.

1989-91 gerici olaylarının ardından, sosyalizm için mücadelenin bir dönemi kapandı. Mücadelenin yeni dönemi ise ancak teorik olarak açıldı. Böyle bir ara dönem, bir güneş tutulması dönemi yaşandı. Dünya kapitalist krizi, bu ara dönemin kapanışına işaret etmektedir.

Tarih, Marksizmi, proletaryanın politik sınıf olarak devrimci temellerde kuruluşunu yeniden sağlamak üzere sahneye çağırıyor. Ancak tıpkı proletaryanın üretim alanlarında parçalanışı ve dolayısıyla toplumsal yaşamda etkisizleştirilmesi gibi; post-endüstriyel, post-Marksist, post-modern vb. teoriler eliyle, sosyalist aydının ve öncü işçinin zihni de daha baştan tarihin bu en devrimci sınıfına karşı ilgisizleştiriliyor. Bir yandan proletaryanın sınıf olarak birleşmesi üretim alanlarındaki parçalanmayla engellenirken, diğer yandan proletaryaya sınıf bilincini taşıyacak kaynaklar kurutuluyor. Proletaryanın politik sınıf olarak örgütlenmesinin önünü açacak devrimci irade, teorik olarak da iğdiş edilmeye çalışılıyor. Bu bakımdan, ara dönemin bitişine, bu ara dönemin sosyal ürünü olan post-modern burjuva ideolojisine karşı sosyalist bir hücum eşlik etmelidir. Nesnel olarak aşılan, öznel olarak da aşılmalıdır. Proletarya, aşılmakta olan gericilik dönemi boyunca, ezilenlerin, yoksulların, dışlananların mücadelelerinin içinde kendisini yeniden bir sınıf olarak kurmanın imkanlarını biriktirdi. Proletarya sosyal mücadeleler içinde tek başına ya da saf biçimde bulunmaz, o, bir maden filizi gibi kaynaşmış kitle mücadelelerinin içindedir. Post-Marksistlerin baktığı yerden o, çokluğun herhangi bir parçasıdır; işçici doktrinerlerin baktığı yerden ise, safi proleter olmayan hiçbir hareket ilgiye değmez.

Bizim baktığımız yerden ise, proletarya, kendisini yeniden bağımsız bir siyasal güç haline getirme mücadelesini, ezilenlerin, yoksulların, dışlananların mücadeleleri zemininde yürütmektedir.

Sermayenin krizi daha belirgin, kapitalizmin iflası daha açık biçimler aldıkça, proletaryanın bağımsız siyasal kimliği de daha güçlü biçimler alacaktır.

Proletaryanın öne çıkışı, kendisini diğer ezilenlerin mücadelelerinden yalıtarak değil, tam tersine bütün ezilenlerin sosyalist önderi haline gelmesiyle mümkündür. Proletaryanın politik özne olarak öne çıkışı, kitle mücadelelerinin perspektiflerindeki sosyalist dönüşümle ve işçi kitlelerinin politik sınıf bilincindeki ilerlemeyle ilgilidir. Böylece, proletarya demokratik ve sosyal mücadelelerin bir katılımcısı olmaktan öteye geçer. Bizzat bu mücadeleler, proletaryanın sınıf olarak kurtuluşunun kaldıraçlarına dönüşür. Proletarya burjuva ideolojik biçimlerin hegemonyasından sıyrılır, kendisi bütün toplumsal mücadeleler üzerinde hegemonya kurar. Bu, toplumsal mücadelenin parçalarının sosyalizm amacı etrafında bütünleştirilmesi, toplumsal kurtuluşun yolunun açılması demektir.

Uluslararası komünist hareketin içinde bulunduğu ideolojik- örgütsel krizden sıyrılıp ileri fırlaması, bütün ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadeleleri içinde etkince yer almasına, işçi sınıfı hareketine yeni dönemin koşullarında direnmeyi ve kazanmayı öğretmesine ve işçi sınıfına bütün ezilenlere önderlik etmesini sağlayacak politik bilinci taşımasına bağlıdır.

Dipnotlar

1- “Proletarya, sadece emek gücünün satışıyla geçinen ve herhangi bir tür sermayeden kâr elde etmeyen, sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine dayanan toplumsal sınıftır.” (Engels, Komünizmin İlkeleri) “Proletarya, kendine ait hiçbir üretim aracı olmayan, dolayısıyla yaşamak üzere emek gücünü satmaya mahkum edilmiş modern ücretli emekçiler sınıfıdır.” (Komünist Manifesto) Birikim dergisinin ‘Sınıfın halleri’ başlıklı dosyasına Arif Çelebi’nin verdiği yanıt bu tür bir ‘anımsatmanın’ güncel bir örneğidir. (Komünizmin Şafağı, Akademi Yayınları, Kasım 2009, İstanbul, sf. 113-143) Yazı boyunca proletarya kavramını iş bulamayan (işsiz) işçileri de kapsayacak tarzda kullandık.

2 – Politik Ekonominin Eleştirisine Katkı, Önsöz

3- Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları, sf. 172, abç.

4- Felsefenin Sefaleti, s. 171-2

5- Marx-Engels, Seçme Eserler, c. 1, s. 77. Bu cümledeki ‘zorunda oldukça’ kavramına dikkat çekmek isteriz.

6- Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları, sf. 123-124

7- Negri ve Hardt, Çokluk, İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, Ayrıntı Yayınları, çev.: Barış Yıldırım, sf. 119-20

8- Yazarlar, dar buldukları ‘işçi sınıfı’ kavramının yerine ‘çokluk’ kavramını geçiriyorlar. “İşçi sınıfı kavramı … en dar kullanımında, sadece sanayide çalışan işçilere gönderme yapar ve onları sanayi, tarım, hizmet ve diğer sektörlerde çalışan işçilerden ayırır; en geniş kullanımındaysa, işçi sınıfı tüm ücretlileri kapsarken, yoksulları, ücretsiz ev işçilerini ve ücret alamayan herkesi dışarıda bırakır. Çokluksa, aksine, açık ve kapsayıcı bir kavramdır.” … “Çokluk, proletarya kavramına, sermayenin idaresi altında emek veren ve üreten herkes şeklindeki en geniş tanımını kazandırır.” (Çokluk, sf. 12-13 ve 121) İşçi sınıfını ‘daha kapsayıcı hale getirmek’ öznel, iradi bir iş değildir. Sınıflar nesnel varlıklardır, onların tanımını keyfi biçimde değiştirerek varlıklarını değiştiremezsiniz. Sınıfların tanımları, belirli toplumsal gerçekliklerin fikirsel yansımalarıdır. Peki, çokluk hangi sınıf gerçekliğinin yansımasıdır? Kitap boyunca sayısız kere bu kavramın etrafında dolaşan yazarlar, çokluğun nesnel bir tanımını yapmayı başaramıyor. Zor bir işe giriştikleri açıktır; nesnel olarak var olmayan bir toplumsal konumu tanımlamaya çalışıyorlar! Net olarak anladığımız şeylerden birisi, çokluk’un yazarların zihnindeki mutlak demokrasinin öznesi olduğudur. “Çokluk, demokrasiyi, yani herkesin herkes tarafından yönetimini gerçekleştirebilecek yegane toplumsal öznedir.”(114, abç) İleride bu tanım şu şekilde tekrar yapılıyor: “Nihayet çokluğun kendisini yönetmesiyle birlikte, demokrasi mümkün hale geliyor.”(355, abç.) Öyleyse, özetle, çokluğun kendisini yönetimi, herkesin herkes tarafından yönetimi; çokluk ise, herkes oluyor. Negri ve Hardt için çokluk, herkes’tir ve her şey’dir. Ancak Andre Suares’in deyişiyle ‘her tanımlama bir sınırlama’dır ve herhangi bir sınırlama içermeyen bir tanım, tanım değildir. Dolayısıyla çokluk eğer herkes ve her şeyse, bu aynı zamanda, çokluk’un hiç kimse ve hiçbir şey olduğu anlamına da gelir. Gerçekte kitabın yaptığı şey, çokluk’u tanımlamak değil işçi sınıfını tanımsızlaştırmaktır.

9- Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Giriş, Sol Yayınları, sf. 207

10- K. Marx-F. Engels, Kutsal Aile, Sol Yayınları, sf. 62

11- K. Marx, Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, Ceylan Yayınları, çev.: Mustafa Topal, 2. baskı, sf. 58, italikler Marx’ın.

12- K. Marx, Grundrisse, cilt 2, s. 33, Sol Yayınları. Aktardığımız bu iki pasajın, aynı zamanda, ‘yabancılaşma’ kavramını Marx’ın gençlik eserlerine özgü bir anormali sayanlar için bir yeniden okuma fırsatı yaratmasını diliyoruz.

13- Mutlak ve nispi artı değer kavramları için bkz.: K. Marx, Kapital, c. 1

14- “Sanayinin, burjuvazinin elde olmayarak teşvik ettiği ilerleyişi, emekçilerin rekabetten ileri gelen yalıtılmışlıklarının yerine, birlikteliklerinden ileri gelen devrimci dayanışmalarını kor. Demek ki, modern sanayinin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu halde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır.” (Marx-Engels, Komünist Manifesto)

15- Komünist Manifesto

16- “O, yaşamak için çalışır. Onun için çalışmak, yaşamının bir parçası değil, yaşamının feda edilmesidir. Bir başkasına devrettiği bir metadır. Bundan ötürü, kendi faaliyetinin ürünü de, bu faaliyetin amacı değildir. Kendisi için ürettiği şey, dokuduğu ipek, madenden çıkardığı altın, yaptığı saray değildir. Kendisi için ürettiği şey, ücrettir, ve ipek, altın, saray, onun gözünde belirli bir miktar geçim aracına, belki de pamuklu bir fanilaya, bir miktar bakır paraya ve bir bodrum katına indirgenir.” (K. Marx, Ücretli Emek ve Sermaye, Sol Yayınları, sf. 29)

17- Ekonomik mücadeleler, sadece kamuya açık direnişlerle sınırlı değildir, her işyerinde, sürekli ve sayısız biçimlerde sürer: Örneğin tuvalette harcanacak zaman bile ekonomik mücadelenin bir konusudur. İşçiler tuvalette daha çok zaman geçirmeye, böylece kendine ait zamanı çoğaltmaya çalışırken, burjuvalar, bu dakikaları (bazı örneklerde sayaçla) sınırlayarak artı emek zamanını çoğaltmaya çalışır. Tersinden patronlar da durmaksızın sömürü oranını yükseltecek önlemler planlar, vb. Dolayısıyla sınıf mücadelesi, her işyerinde, her gün, her dakika sürmektedir.

18- K. Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Giriş, Sol Yayınları, sf. 207-8, italikler Marx’ın.

19- K. Marx, Felsefenin Sefaleti, sf. 172, abç.

20- Ne Yapmalı, Sol Yayınları, sf. 90, abç.

21- Sosyal-Demokratların Bir Protestosu, 1899, Collected Works, Progress Publishers, Moscow 1972, c. 4, sf. 177

22- Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Giriş, age.

23- K. Marx, F. Engels, Kutsal Aile, sf. 60

24- Çokluk, sf. 167-8. ‘Maddi olmayan üretim’ ve ‘üretken emek’ kavramlarına dair bir tartışmaya girmek bu yazının sınırlarını aşıyor. Marx, üretken emek kavramına bakışını, Kapital’in 1. cildine ek olarak yazdığı ‘Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları’nda açıkça ortaya koymuştur. (Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, Ceylan Yayınları, 2. baskı, çev.: Mustafa Topal, sf. 105)

25- “Demokrasiyi kavramını … yeniden düşünme süreci, kitabımızın asli amacıdır.” (Çokluk, sf. 343)

26- Marx-Engels, Kutsal Aile, sf. 61

27- Başka Bir Yol, çev.: Meriç Kırmızı, sendika.org. (a, b, c) şeklindeki maddelendirmeyi biz ekledik.

28- Marx-Engels, Kutsal Aile, sf. 60

29- Gazi Ayaklanması’nı ‘sınıf dışı’ bir olgu olarak kavrayan Marksistler de oldu. Böyle bir kavrayışa karşı, Gazi Ayaklanması’na katılan kitlelerin ağırlığını işçi sınıfının oluşturduğunu anımsatmak istiyoruz. Bu durum, Gazi şehitlerinin sınıfsal konumlarına bakılarak da –büyük çoğunluğu işçidir– görülebilir. İnsanlar üretim alanlarından çıkıp evlerine geldiklerinde işçi olmaktan çıkmazlar. Ezilen Alevi inancına mensupluk, ayaklanmanın birleştirici öğesidir. Ancak Gazi tarzı demokrasi mücadelesini, orta sınıfların uysal demokratik hak mücadelesinden ayıran, katılanların bu sınıfsal temelidir.

30- Lenin, 1915’te, İrlanda sosyalist yurtsever ayaklanmasının değerlendirilmesi bağ-lamında şunları söyler: “Sosyal devrimin, sömürgelerde ve Avrupa’da küçük ulusların ayaklanmaları olmadan, bütün önyargılarıyla birlikte küçük-burjuvazinin bir bölümünün devrimci patlamaları olmadan, toprak sahipleriyle kilisenin boyunduruğuna karşı, monarşi ve ulusal baskıya vs. karşı proleter ve yarı-proleter geri kitleler harekete geçmeden düşünülebilir olduğunu sanmak, sosyal devrimden vazgeçmek demektir. Sanki bir yerde bir ordu toplanacak ve ‘biz sosyalizmden yanayız’ diyecek bir başka yerde toplanan bir başka ordu da ‘biz emperyalizmden yanayız’ diyecek ve bu sosyal devrim olacak!” “Avrupa’da sosyal devrim, bütün ezilenlerin ve hoşnutsuzların kitlesel savaşının patlak vermesinden başka türlü olamaz. Küçük burjuva kesimler ve geri işçiler kaçınılmaz olarak ona katılacaktır –böyle bir katılım olmadan bir kitle mücadelesi, genelde hiçbir devrim mümkün değildir– ve yine kaçınılmaz olarak harekete önyargılarını, gerici hayallerini, hata ve zaaflarını taşıyacaklardır. Fakat nesnel olarak bunlar sermayeye saldıracak, ve devrimin sınıf bilinçli öncüsü; kitle mücadelesinin çeşitliliği, uyumsuzluğu, renkliliği ve görünüşte parçalanmışlığı nesnel gerçeğini ifade eden ileri proletarya, bu hareketi koordine etmeyi ve yönlendirmeyi, iktidarı ele geçirmeyi, bankalara el koymayı, herkesin (değişik nedenlerle de olsa!) nefret ettiği tröstleri mülksüzleştirmeyi bilecek ve bir bütün olarak burjuvazinin yıkılmasına ve sosyalizmin zaferine … yol açacak başka diktatoryal önlemler uygulayacaktır.” (V. I. Lenin, Seçme Eserler, Cilt VI, İnter Yayınları, s. 341-2)