DEMOKRATİK BÖLGESEL FEDERASYONLAR

| Arif Çelebi |

Engels’in Federasyon Ve Özyönetim Anlayışı

Engels iki istisna hariç federatif cumhuriyet ya da konfederasyonu doğru bulmaz.

Bu istisnalardan birincisi “Birleşik Devletlerin engin toprakları üzerinde, federatif cumhuriyet, bundan böyle doğuda bir engel olmaya başlamasına karşın, bugün de, tümü bakımından, bir zorunluluktur.”[1]

İkincisi, “Federatif cumhuriyet, iki ada üzerinde dört ulusun yaşadığı ve tek parlamentoya karşın, bugün bile yan yana üç farklı mevzuatın var olduğu İngiltere’de bir ilerleme oluşturabilir.”

İsviçre’de bir federatif cumhuriyettir ancak Engels’e göre onun bu niteliği bir gereklilik ya da ilerlemeden gelmez, “bu ülke yalnızca Avrupa devletler sistemi içinde salt pasif bir üye olmakla yetindiği için” onun bu durumuna göz yumulmuştur.

Demek ki Engels’e göre federatif cumhuriyet;

a) Geniş topraklar üzerindeki bir devlet için federasyon bir zorunluluk haline gelebilir

b) Ulusal sorunların çözümünde elverişli bir yöntem olabilir.

Engels yukarıdaki istisnalar hariç burjuva merkezi devleti tarihsel bir ilerleme olarak görür. Federal devleti burjuva merkezi devlete geçişin bir alt aşaması sayar. Her federe devletin her kantonun farklı ceza yasalarına farklı adli örgüte sahip olmasını bir ilerleme değil feodal geçmişin bir kalıntısı olduğunu belirtir. Bu nedenle Engels Almanya için federatif bir çözümün “büyük bir gerileme” oluşturabileceğini söyler. Çünkü Almanya ne merkezi olarak yönetilmesi güç büyük bir ülkedir ne de İngiltere gibi birkaç ulustan oluşmuştur. Burjuva yukarıdan devrimle merkezi burjuva devlet kurulmuştur. O halde şimdi yapılması gereken Almanya’nın yeniden küçük feodal devletlere parçalanması değil burjuvazinin alaşağı edilerek devletin demokratikleştirilmesidir. Engels “bana kalırsa, proletarya, bir ve bölünmez cumhuriyetten başka bir biçimden yararlanamaz”, derken tam da belirttiği budur.

Engels’in burjuva merkeziyetçi devleti feodal parçalanmışlığa kıyasla bir ilerleme saymasından yola çıkarak Marksistlerin burjuva merkeziyetçi devlet sistemini benimsedikleri, “bir ve bölünmez cumhuriyetten yana” olduklarını ileri sürmek saçmadır. Engels, bir ve bölünmez burjuva cumhuriyeti savunmaz, proletaryanın bu cumhuriyetten hangi biçimde yararlanabileceğini tartışır. Engels Almanya’da olduğu gibi merkeziyetçiliği sağlayan “yukarıdan aşağıya devrimi” feodal parçalanmışlığa doğru geriletmek yerine onu “aşağıdan yukarıya bir hareketle” demokratik devrimle tamamlamaktan söz eder. Bu konudaki önerisi de çok açıktır: “il, ilçe ve bucaklarda genel oyla seçilmiş memurlar aracıyla, tam özerk yönetim. Devlet tarafından atanmış bütün, yerel ve bölgesel otoritelerin ortadan kaldırılması.” Engels’in merkezi cumhuriyetinde devlet tarafından atanmış bütün yerel ve bölgesel otoriteler ortadan kaldırılmış ve yerine aşağıdan yukarıya seçimle gelmiş görevliler getirilmiştir. Bu demokratik özyönetim esasına göre oluşturulmuş komün ya da kantonların merkezi birliğidir. Engels’in “aşağıdan yukarıya hareket”ten kastettiği budur. “1792’den 1798’e dek, her Fransız ili, her komün (Gemeinde), Amerikan örneğine göre, tam yönetsel özerkliğine sahipti. Bizim de tıpatıp sahip olmamız gereken şey, budur”, derken meseleyi tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıklıkla ortaya koymuştur.

Lenin’in Yaklaşımı

Lenin Engels’in görüşlerinden şu sonucu çıkarır;

“Engels’in özellikle küçük-burjuva demokratları arasında çok yaygın bulunan bir önyargıyı, olaylara dayanarak, yetkin bir belginlikle çürüttüğünü belirtmek büyük bir önem taşır. Bu önyargıya göre, federatif bir cumhuriyet, merkezi bir cumhuriyetten daha çok özgürlük içerir. Bu, yanlıştır. Engels tarafından söz konusu edilen, 1792-1798 merkezi Fransız cumhuriyeti ve federatif İsviçre cumhuriyeti ile ilgili olgular, bu savı çürütür. Gerçekten de demokratik merkezi cumhuriyet, federatif cumhuriyetten daha çok özgürlük sağlıyordu. Başka bir deyişle, tarihin gördüğü azami yerel, bölgesel vb. özgürlükler, federatif cumhuriyet tarafından değil, merkezi cumhuriyet tarafından sağlanmıştır.”[2]

Görüleceği üzere burada tartışma hangi biçimin daha demokratik olduğuna dairdir. Lenin tıpkı Engels gibi komünlerin özyönetimi üzerine yükselen demokratik merkeziyetçi devlet biçimini öne çıkarır.

Nihayetinde Lenin federatif cumhuriyeti bir istisna, “monarşiden merkezileştirilmiş cumhuriyete bir geçiş” biçimi olarak değerlendirir.

“Engels de, tıpkı Marks gibi, proletarya ve proleter devrim açısından, demokratik merkeziyetçiliği, bir ve bölünmez cumhuriyeti savunur. Federatif cumhuriyeti, ya bir istisna ve gelişmeye bir engel olarak, ya da monarşiden merkezileştirilmiş cumhuriyete bir geçiş olarak, ama bazı koşullarda bir “ilerleme” olarak düşünür. Ve bu özel koşullar arasında, ulusal soruna ilk planda yer verir.”

Lenin daha sonra bu görüşünü değiştirir. Çünkü Devlet ve Devrim’de konuyu tartışırken emperyalizm döneminin yeni koşullarını yeterince hesaba katmamıştır. Marx ve Engels’in yaşadığı serbest rekabetçi kapitalizm dönemi kapanmış yerini kapitalizmin emperyalizm aşamasına bırakmıştır. Yeni koşullar yeni tipte çözümleri gerekli kılar. Dünkü koşullarda geçerli olan çözüm biçimi artık yeni koşullara uygun değildir. Lenin tam da bu gerçeklikten hareket eder.

Emperyalizmle birlikte konumuzla ilişkisi içinde çok önemli iki değişiklik meydana gelir.

1) Kapitalist emperyalist sömürgeciliğin bir dünya sistemi haline gelmesiyle ulusal sorunlar bir istisna olmaktan çıkarak genelleşir. Balkanlardan Hindistan’a Ortadoğu’dan Afrika ve Latin Amerika’ya federasyon ulusal sorunlara bir çözüm biçimi olarak gündemleşir. Birbirini boğazlayan burjuva küçük devletler yerine federasyon modeliyle gönüllü ve eşit birlik, ezilen halklar kadar proletarya için de gerçek bir ilerlemeyi temsil ediyordu. Örneğin Bulgar komünistleri daha 1910’larda bu görüşü dile getirmişti. Emperyalizm çağında “bir ve bölünmez burjuva” cumhuriyet kendi başına artık tarihsel bir ilerlemeyi temsil etmiyordu. Aksine emperyalist sömürgecilik nedeniyle ulusal sorunların dünyasallaştığı koşullarda “bir ve bölünmez cumhuriyet” hâkim ulusun diğerlerini ezmesinden başka bir sonuç doğurmazdı.

Lenin emperyalizm çağının bu yeni özelliğini dikkate alarak önceki görüşünü şöyle düzeltir:

“Federasyon, çeşitli uluslara mensup emekçi halkın tam birliğinde, bir ara (transitional) biçimdir. Gerek Rus Sovyet Sosyalist Federal Cumhuriyetiyle öteki Sovyet Cumhuriyetleri (geçmişte Macar, Fin ve Letonya, şimdi Azerbaycan ve Ukrayna), gerek daha önce ne devlet, ne de özerk olan ulusal-topluluklar (yani RSSFC içinde 1919’da kurulan özerk Başkır Cumhuriyetiyle 1920’de kurulan özerk Tatar Cumhuriyeti) açısından Rus Sovyet Sosyalist Federal Cumhuriyeti içindeki ilişkiler, federasyonun işlerliğini (feasibility) göstermiştir.”

Görülüyor ki federasyon “monarşiden merkezileştirilmiş cumhuriyete bir geçiş” olmaktan çıkmış “çeşitli uluslara mensup emekçi halkın tam birliğinde bir ara biçim”e dönüşmüştür. Bir başka deyişle federasyon ulusal sorunlara bir burjuva çözüm olmanın ötesine geçerek emekçi çözüm niteliği kazanmıştır.

2- Kapitalist emperyalizmle birlikte birbirine eklemlenmiş bir dünya pazarı oluşmuştu. Bu da yeni bir olguydu. Proletarya bu olguyu hesaba katmak zorundaydı. Emperyalizmin en zayıfından en güçlüsüne doğru birbirine zincirlediği ulusal ekonomiler karşısına proletarya bir geçiş biçimi olarak gönüllü eşit birliğe dayalı federatif birlikleri çıkarmalıydı. Bu proletaryanın liderliğinde tek bir dünya ekonomisi yaratma hedefinin bir ara biçimi olacaktı. Lenin bu yeni gerçekliği şu biçimde ifade eder;

“Bütün ulusların proletaryası tarafından ortak bir plana göre düzenlenen, parçalardan oluşmuş bir bütün olarak tek bir dünya ekonomisi yaratma eğilimi olduğu düşünülürse, federasyonun tam birliğe giden yolda bir ara biçim olduğu kabul edilerek, gittikçe daha yakın federal bağlar kurmaya çaba harcanması gereği ortaya çıkar. Bu eğilim [tek dünya ekonomisi eğilimi -ç.] kapitalizmde, kendisini oldukça açıklıkla ortaya koymuştur; sosyalizmde daha da gelişmesi, olgunlaşması beklenir.”[3]

Balkan Federasyonu Girişimi

20. yüzyılın başında “Balkanlar üzerinde büyüyen emperyalist saldırganlık karşısında Balkan sosyalist partileri demokratik bir Balkan federasyonu sloganını yükseltti. Birleşmiş güçlü bir federasyon içinde Balkan halkları özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını emperyalist güçler tarafından herhangi bir saldırgan harekete karşı daha kolayca savunabilirdi. Aynı zamanda federasyon Makedonya dâhil, var olan tüm ulusal sorunları çözebilirdi.”[4]

Ekim Devrimi ve Komünist Enternasyonalin kuruluşundan sonra demokratik bir Balkan federasyonu hedefi daha sağlam bir zemin kazandı.

İkinci paylaşım savaşının ardından Balkanlar’da halk cumhuriyetlerinin kurulması Bulgar komünistlerinin daha yüzyılın başında dile getirdiği bir Balkan Federasyonu için adım atılması olanağını yarattı. Yugoslavya ve Bulgaristan bir Güney Slav Federasyonu kurmak için bir ön anlaşmaya vardı. Federasyon için gerekli alt yapının oluşturulması için adımlar atılmaya başladıktan iki yıl sonra Yugoslavya, federasyon kurma anlaşmasını önce erteledi, sonra dondurdu ve en nihayetinde bu girişimden tümüyle vazgeçti.

Güney Slav Federasyonu bir Balkan Federasyonuna dönüşebilirdi ve ulaşılması gereken en yakın hedef tam da buydu. Ne var ki Tito önderliğindeki Yugoslavya’nın burjuva milliyetçi bir yola sapması Balkan federasyonu çabasını akamete uğrattı.

Dimitrov “SSCB, halk demokrasileri ve dünya demokrasi güçlerinin desteğinden emin, Güney Slavları emperyalistlerin muhalefetini parçalayabilecek ve gerekli can alıcı birliği gerçekleştirebileceklerdir. Bugün Güney Slavları federasyonu önündeki esas engel… Marksizm-Leninizm’e ihanet edenlerdir… Makedonya halkının dâhil, Güney Slavlarının birleşme davası zafere ulaşacaktır” diyor.

Bu davanın zafere ulaşmadığını biliyoruz. Emperyalistlerin engelleme çabaları ve Marksizm Leninizm’e ihanet edenlerin bunda payı büyük. Ama yalnızca bunlarla açıklayabilir miyiz?

Sormamız gereken ilk soru yüzyılın başından itibaren ortaya atılan demokratik Balkan federasyonu hedefinin neden Güney Slavları birliğine daraltıldığıdır. İkincisi, Yugoslavya ihanet etse bile sosyalist inşa yoluna giren diğer Balkan devletleri ile neden bir federatif cumhuriyetler birliğinin kurulmadığıdır.

Açıktır ki Lenin’in formüle ettiği ve Komünist Enternasyonal temel görüşlerinden biri haline gelen Dünya Sosyalist Cumhuriyetine geçişin bir ara biçimi olarak tasavvur edilen federal birlikler için yeterince çaba harcanmamıştır. Dahası ikinci paylaşım savaşının ardından elverişli koşullar oluşsa da buraya doğru bir yönelme gerçekleştirilmemiştir. Oysa Doğu Avrupa ve Çin gibi devasa bir coğrafyayı kapsayan federatif birlik kurmak için adımlar atılabilirdi. Sosyalist inşa hem tek tek ülkelerde yükseltilir hem de bu ülkeler, Lenin’in belirttiği gibi, federatif birlikler yoluyla sosyalist kampın ayrı parçalardan oluşan ortak ekonomi alanını yaratabilir, üretimin ortak planlamasının asgari zeminini oluşturabilirdi.

Daha da önemlisi şudur; sosyalist inşanın artan etkisini ideolojik, siyasi ve toplumsal yaşam alanında sınırlamak için kapitalistler ABD emperyalizminin arkasında ve kumandasında toplanırken sosyalistler yeterince güçlü karşı birlikler yaratamamıştır. Kapitalistlerin birliği sayesinde bu ülkelerde emeğin toplumsal üretim gücü yükselirken sosyalist inşa ülkeleri ya tek tek ya da zayıf birlikler yoluyla kapitalist emperyalist kuşatmaya karşı koymaya çalışmıştır. Bu yoldan bir zafer elde edilemeyeceği açıktır. Nihayet revizyonist sapma ile birlikte iç birliği zaten zayıf olan sosyalist kamp dağıldı.

Emperyalizm çağında federasyonun önemine dair Lenin’in ortaya koyduğu iki temel tezin elverişli imkânlar doğmasına karşın pratikte ete kemiğe büründürülmemesi, sosyalist inşaya girişen bütün ülkelerin federatif birliği ilk anda sağlanamasa da tıpkı Güney Slavları federasyon girişiminde olduğu gibi bölgesel federasyonlar için olanakların değerlendirilememesi ve bu konu üzerine yeterince tartışma yürütülmemiş olması komünistlerin bir zaafı olarak kaydedilmelidir.

Dünkü Nesnel Engeller Bugünkü Nesnel Olanaklar

Denebilir ki devrimin gerçekleştiği ülkelerde proletaryanın zayıf oluşu, köylülerin nüfusun çoğunluğunu oluşturması bir federasyona yönelmek yerine ulusal kalkınmacılık eğilimini güçlendirmiştir. Keza bazı ulusların bağımsızlık hedefi ile devrim yapması onları sosyalist inşayı ulus devlet temeli üzerinde başlatma ve sürdürmeye sevk etmiş, hatta bu durum “kendi yağında kavrulma, kendi yolunu açma”yı bir ideoloji derekesine yükseltmiştir. Kuşkusuz federasyonlara konfederal birliklere yeterince yönelmemekte bu nesnel gerçekliklerin payı vardır. Fakat bunlar yine de komünistlerin bu nesnelliğe teslim olmalarını gerektirmezdi. Federasyon tipi birlikler tam da bu nesnel gerçekliğe uygun birleşik tek bir sosyalist inşa devletine geçişin bir ara biçimiydi. Bölgesel federasyonlar pekâlâ mümkündü. Böylece farklı ulusların hem kendi devletleri olacak ama hem de birleşik gelişme imkânı yakalayarak kapitalist abluka ve saldırıları bertaraf etme imkânı yakalayacaklardı.

O günkü nesnel engeller bugün hemen hemen ortadan kalkmıştır. Ulusçuluk fikrinin emekçiler arasında başlıca toplumsal dayanağı olan küçük burjuvazi ve emekçi köylülük büyük bir mülksüzleştirme saldırısı altında gün geçtikçe erimektedir. Proletarya nesnel olarak enternasyonal bir sınıf karakterine sahip olsa da emperyalist küreselleşme aşamasından önce ulusal kalkınmacılığın basıncı altındaydı. Çünkü kapitalist gelişme düzeyi henüz ulusal devletçiliğin tüm olanaklarını tüketmemişti. Emperyalist küreselleşme ile bunun tamamlandığını söyleyebiliriz. Bütünleşik bir dünya pazarının varlığı bunun başlıca kanıtıdır. Ulus devlet burjuvazi için iktisadi değil siyasi bir gerekliliktir. Dünya pazarı üzerinde avantaj sağlamak ve işçi sınıfını esir tutmak için gerekli bir araçtır ulusal devlet. Dolayısıyla proletarya da burjuva ideolojinin bir kalıntısı olan ulusal devletçiliğin etki alanına girmesinin dün nesnel koşuları vardı. Bugün böyle bir nesnellikten bahsedemeyiz.

Diğer yandan dünya uluslarının çok büyük bölümü kapitalizm koşullarında bağımsız devlet deneyiminden geçti. Emperyalist küreselleşme aşamasında bu bağımsızlığın artık hangi açıdan bakılırsa bakılsın emekçilerin çıkarına olmadığı yeterince deneyimlendi. Emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfı geçmiş dönemde emperyalist burjuvazinin yağmasından pay alabiliyordu. Buradaki proletaryayı burjuva ulusa, ulus devlete mıhlayan en önemli sebep buydu. Bu sebep ortadan kalktı. Dünün “refah toplumu” yerini işsizlik ve yoksullaşmaya, “sosyal devlet”i de iktisadi ve siyasi saldırı yasalarına bıraktı. Emperyalizme bağımlı ülkelerdeki işçi sınıfı da emperyalist sermayenin ülkeden kovulmasını ve ulusal kalkınma yoluna girmeyi temel hedeflerden bir haline getirmişti. Emperyalist küreselleşme aşamasında bağımlı ülkeler mali ekonomik sömürgelere dönüştüler. Üretim, ticaret, maliye büyük oranda dünya tekellerinin denetimi ve yönetimi altında. Ulusal pazarlar dünya pazarına bağlanmış durumda. Böyle bir aşamada burjuva yoldan ulusal kalkınmacılığın koşulları kalmamıştır. Üstelik bu tekeller kovulsa ülke bir ekonomik felaketle karşı karşıya kalabilir. Yegâne çare sosyalist inşaya girişmektir ama o da uzun süre kendi başına kalarak gerçekleştirilemez. Ancak bölgesel birlikler kurarak, emeğin toplumsal üretim verimliliğini kapitalizmden yukarı bir noktaya getirerek emperyalist küreselleşmeye karşı savaşım yükseltilebilir.

Bu nesnel gerçeklikler ışığında Lenin’in konuya ilişkili tezlerine yeniden göz atabiliriz.

Emperyalist Küreselleşme Aşamasında Federatif Birliklerin Önemi

Lenin’in konu bağlamında ortaya koyduğu emperyalizm çağının iki karakteristik özelliği bugün geçerliliğini korumakta mıdır?

1) “Federasyon, çeşitli uluslara mensup emekçi halkın tam birliğinde, bir ara biçimdir” diyordu Lenin. Burada esasen söz konusu edilen belirli bir devlet sınırı içindeki farklı ulusların tam hak eşitliğine dayalı birliğidir. Ulusal sorunların henüz çözüme kavuşturulamadığı devletlerde bu çözüm biçimi geçerliliğini korumaktadır. Türkiye’deki Kürt sorunu ya da Sri Lanka’da Tamil sorunu bu yoldan çözüme kavuşturulabilir.

Emperyalist küreselleşme dünyasında demokratik federasyonlara olan ihtiyaç bunun ötesindedir. Emperyalist dünya tekelleri ve onların politik temsilcisi olan emperyalist devletlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin hegemonyasını parçalamak için ezilenler karşı birlikler, bir geçiş biçimi olarak bölgesel federasyonlar kurmalıdır.

Emperyalist küreselleşme aşamasında emek-sermaye ve devlet halk çelişkisi dünyanın her yerinde belirleyici konumdadır. Bu her iki çelişkinin en keskinleştiği yerler ise emperyalist talan ve hegemonyanın yoğunlaştığı bölgelerdir. Bu çelişkilerden devrimci patlamalar üremektedir. Bu patlamalar hızla bölgesel nitelik kazanmaktadır. Emperyalist müdahale ve ablukanın dağıtılması için devrimci patlamalardan doğabilecek demokratik halkçı iktidarların hızla bölgesel birliklere yönelmesi gerekir.

Diğer yandan emperyalist küreselleşmenin yarattığı derin eşitsizliklerden ve gerici faşist devlet baskısından kaynaklanan ayaklanmaları yolundan saptırmak ve sahada yeniden denetim sağlamak için emperyalistler ve işbirlikçileri dinsel, mezhepsel, aşiretsel, ulusal ayrılık ve çatışmaları körükler. Bu ayrılıkları ve çatışmaları aşmak için bölgesel çapta demokratik federasyonlar gerçek bir ilerlemeyi temsil eder. Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar, Sahra Afrika’sı ve Latin Amerika’da, Asya’nın kimi bölgelerinde bölgesel demokratik federasyonlar daha ileri birliklere geçişin bir basamağı olabilir.

2) Lenin kapitalizmim emperyalizm aşamasında tek dünya ekonomisi eğiliminin kendini açıklıkla ortaya koyduğunu belirtir. Proletaryanın da “ortak bir plana göre düzenlenen, parçalardan oluşmuş bir bütün olarak tek bir dünya ekonomisi yaratma eğilimi” içinde olması gerektiğini söyler. Federasyonu tam birliğe giden yolda bir ara basamak olarak görür.

İlkinde federasyon ihtiyacı siyasidir. Bu ikincisinde ise iktisadi bir gerekliliktir. Kapitalizmin parçalardan oluşmuş dünya ekonomisi yaratma eğilimine karşı proletarya, yine parçalara bölünmüş ama ortak bir plana göre düzenlenen dünya ekonomisi yaratma eğilimiyle çıkar.

Emperyalizmin emperyalist küreselleşme aşamasında parçalardan oluşmuş dünya ekonomisi eğilimi yerini bütünleşik bir dünya ekonomisi eğilimine bırakmıştır. Emperyalist küreselleşmenin diğer başat eğilimi de bölgesel hegemonya alanları üzerine rekabetin şiddetlenmesidir. Bir yanda bütünleşik dünya ekonomisi diğer yanda bölgesel hegemonya alanları yaratma eğiliminin karşısına proletarya bütünleşik bir sosyalist dünya ekonomisi yaratma hedefi ile bölgesel iktisadi ve siyasi hegemonya alanları yaratarak çıkabilir. Buraya ancak tek tek ülkelerdeki burjuva politik iktidarların devrilmesi yolundan gidilebileceği açıktır. Ne var ki bu devrimci demokratik iktidarların ayakta kalabilmeleri ve süreç içinde sosyalist dünya ekonomisine doğru ilerlemeleri için devletsel bir birlikten daha geniş olan bölgesel birlikler oluşturması gerekir. Bir geçiş biçimi olarak demokratik ya da sosyalist bölge federasyonları bölgesel birliklerin elverişli siyasi biçimi olabilir.

Bugün daha en başından bölgesel devrim, proletaryanın programında ve politik stratejisinde yer bulmalıdır. Tek tek ülke devrimlerinden hızla bölgesel devrimlere ve oradan dünya devrimine ulaşma hedefi çözülmesi gündeme gelmiş güncel bir sorundur. Arap coğrafyasında sadece birkaç zorba diktatörün devrilmesi bile bir anda bölgede deprem etkisi yaratırken Yunanistan’dan İspanya’ya oradan ABD’ye kapitalizme öfkelilerin başkaldırılarına ilham verdi. Tunus’tan başlayarak Suriye’ye ulaşan, Gezi-Haziran ayaklanması ile Türkiye’yi kapsamına alan bölgesel devrim süreci pekâlâ devrimci iktidarlarla taçlanabilirdi. Böyle bir durumda demokratik Ortadoğu federasyonu kurulabilirdi. Devrimci demokratik bir Ortadoğu federasyonunun emperyalist küreselleşmeyi, uluslararası mali oligarşiyi nasıl titreteceğini tasavvur etmek hiç de zor değil. Yine böyle bir devrimci demokratik bölgesel federasyonun dünya ezilenlerine ilham vereceğini ve dünyanın her yerinde devrimci demokratik bölgesel federasyonların inşası için ezilenleri ayaklanmalara sevk edeceğini tahayyül etmek de zor olmasa gerek.

Bütünleşik bir dünya pazarı oluştuğuna ve dünya bölgesel hegemonya alanlarına bölündüğüne göre bu zemin üzerinde bir yerde başlayan ayaklanmaların hızla diğer alanlara yayılarak bölgeselleşmesi ve ardından dünya devrim dalgalarına yol açması eşyanın tabiatı gereğidir. Bu zemini sermaye kendi elleri ile oluşturdu. Bu zemin onun mezar yeridir.

Dünya burjuvazisinin bunun bilincinde olmadığı sanılmasın. Burjuvazinin ufku ulusal devlet sınırlarını çoktan aşmış, dünyasallaşmışken, burjuvazi işçi sınıfı ve ezilenlerin ufkunu en dar sınırlara hapsetme derdindedir. Politik iktidar hedefinden uzaklaştırmanın aracı olan sivil toplumculuk ve bölge ve dünya devrim olanaklarını görememeye yol açan ulusal devletçilik bu daraltılmış, bir başka deyişle kıstırılmış ufkun öne çıkan iki görünümüdür. Bu düpedüz burjuvazinin ideolojik bir saldırısıdır. Bu nedenledir ki bölgesel demokratik ve sosyalist federasyonlar hedefiyle mücadele etmek işçi sınıfı ve ezilenlerin ideolojik bir karşı saldırı hamlesidir de.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 20

Dipnotlar:

[1] “Erfurt Programının Eleştirisi”, Seçme Yapıtlar Cilt:3, Marks-Engels, Sol Yayınları, sf. 525- 530

[2] Devlet ve Devrim, Lenin, Bilim Ve Sosyalizm Yayınları, sf. 91-100

[3] “Komünist Enternasyonal 2. Kongresi İçin Hazırlanan Taslak”, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Lenin, Sol Yayınları, sf. 331-338

[4] Bulgaristan İşçi Partisi (Komünist ) 5. Kongresi’ne Sunulan MK Siyasi Raporu, Georgi Dimitrov, Kıvılcım Yayınları, sf. 54-59