ANTİEMPERYALİZM ADINA HALKI UNUTMAK, EGEMENİ SAVUNMAK

 | Ziya Ulusoy 

1990’lardan bu yana, ama özellikle ABD’nin dünya hakimiyetinin sarsılmaya başlamasından sonra ve kriz koşullarında, yeni sömürge ülkelerde antiemperyalizm adına gerici milliyetçi fikir ve pratikler gelişti. Bu, aynı zamanda yeni sömürgelerin mali-ekonomik sömürgeleşme süreciydi.

Bu ülkelerde antiemperyalizm fikri ve pratiği, yer yer gerici bir eksene oturdu. Öyle ki, devrimci ve antifaşist pek çok parti, kitle örgütü ve kişi, antiemperyalizm adına doğrudan “yerli” ve “milli” gericiliği, onun rejimini, değişik biçimlerde savunur hale geldi.

Devletler Bağımsızlık Mı İstedi?

Üç Dünya Teorisi”, 1973’te Deng Siao Ping tarafından BM oturumunda okunduğunda, bu, ÇKP’nin ve Çin devletinin, dünya devrimlerini desteklemekten vazgeçtiğinin ilan edilmesiydi.

Bu sınıf işbirlikçi teori, elbette Sovyetler Birliği’ne karşı ABD’yle, “iki süper devlete” karşı ise “ikinci dünya” olarak nitelenen Avrupa emperyalistleriyle ittifak ve işbirliğini vaaz ediyordu. Gericiliğinin en uç önermeleri bunlardı.

Fakat üç dünya teorisinin ağırlıklı yanı, antiemperyalizm adına “üçüncü dünya devletleri” olarak tanımlanan yeni sömürge devletler arasında işbirliğini savunmasıydı. Böylece yeni sömürge ülkelerin halklarına, “devletler bağımsızlık istiyor” şiarıyla, sözümona kurtuluş yolu gösteriliyordu. “Halklar devrim istiyor” şiarının kullanılması ise, bir kez gerici burjuva iktidarlar savunulduktan sonra içerikte bir karşılığa sahip olamayacağından, gerici teoriyi benimsetmenin kenar süsü olmaktan başka bir şey ifade etmiyordu.

Üç Dünya Teorisi’yle Çin, Bağlantısızlar Hareketi’nden de farklı, gerici karakterde bir hareket hattı geliştirmeye yöneldi.

Bağlantısızlar Hareketi, ABD ile SB arasındaki siyasi-askeri güç dengesi koşullarında, bundan yararlanmak isteyen milliyetçi eğilimli, sonrasında Çin’in bahsi geçen teorisinde “üçüncü dünya devletleri” olarak nitelenecek olan devletler ile bazı devrimci devletlerin ittifakına dayanan bir bloklaşmaydı. Çin ve Küba’dan Tito Yugoslavya’sına, Ahmet Sukarno Endonezya’sından Nasır Mısır’ı ve Kongre Partisi’nin Hindistan’ına dek uzanan devletler, Bağlantısızlar’a önderlik ediyordu. Kimi ABD’ci yeni sömürge devletler (Türkiye ile Suudi ve Ürdün krallıkları gibi) Bağlantısızlar içine ABD ajanı olarak girmişlerdi ama Bağlantısızlar’ın siyasi-diplomatik alanda tavrını belirleyen konumda değillerdi. Bağlantısızlar Hareketi’nin sınırlı da olsa antiemperyalist ve anti-ABD’ci rol oynamasının esas itilim kaynağı, o yıllarda yeni sömürge halklarının dünya çapındaki devrimci hareketiydi.

O günün koşullarında, bir yandan tüm sınıf hareketleri ve ulusal mücadeleler üzerinde etkili olan devrimci basınç ve diğer yandan çeperi iki merkezden biri -ya SB ya da ABD- etrafında kümelenmeye iten Soğuk Savaş denklemi, ulusal kurtuluş devrimi veya başka yollardan iktidara gelen çeşitli milliyetçi akımların “kapitalist olmayan yoldan sosyalist devrime geçilebileceği” şeklindeki Kruşçevci tezin çeşitli türevlerini argüman edinmelerine bile yol açtı.

Fakat Bağlantısızlar Hareketi içinde yer alan burjuva milliyetçi iktidarlar, genel olarak işçi sınıfı ve ezilenlerin bağımsız örgütlenmelerine özgürlük tanımadılar. Burjuva ulusal devrimlerle iktidara gelen kuvvetlerse bu bakımdan değişken tavırlar içinde oldular. Nihayetinde Bağlantısızlar Hareketi, emperyalist dünya sistemi içerisinde görece bağımsız bir kalkınma hattında ilerlemek isteyen ulusalcı burjuvazilerin hem emperyalizme ama hem de gelişen sınıf mücadelesine karşı savunma refleksiydi. Bağımsızlıkçı söylem, antiemperyalist birikimi kendi hegemonyası altına almaya dayanak olma işlevi de görüyordu.

Mali-Ekonomik Sömürgeleşmede Sürtünme

Mali-ekonomik sömürgeleştirme süreci, emperyalist ülke burjuvazileriyle yeni sömürge burjuvazileri arasında oluşmuş uyumu, statükoyu yeniden bozdu. Bir dizi ülkede bu geçişin barışçıl biçimde gerçekleşmesine karşılık, bir dizi ülkede de ekonomik ve siyasi zor devreye girdi.

Ekonomik zor (ambargo, devlet kredilerinin kesilmesi, petrol-döviz fiyat dopingleri ve sıcak para giriş çıkışlarının yönlendirilmesi) ve siyasi zor (askeri saldırı, işgal ve darbe) yoluyla mali-ekonomik sömürgeleştirme sürecinin tamamlanması çabaları, ABD önderliğindeki emperyalist dünya burjuvazisinin pek çok bölgede hegemonya krizi yaşamasına yol açtı. Ortadoğu bu hegemonya krizinin merkez üssü sayılabilir.

Yeni sömürgeleştirme dönemi boyunca emperyalist burjuvaziyle kaynaşık hale gelmiş işbirlikçi tekelci burjuvaziler, bu süreçle çelişki içinde olmak bir yana, doğrudan sürecin öznesi oldular. Çeşitli emperyalist siyasal hegemonya boşluklarından bölgesel pozisyonlar elde etmek için yararlanma girişimleri ekseninde gelişen çelişkiler tekil ve kısmi kaldı. Zira işbirlikçi burjuvaziler için bölgesel pozisyonlar elde etmek ve bölgesel iktisadi hareket alanını genişletmek de esasen emperyalist küreselleşme sürecinin hızlanmasından geçiyordu.

Ancak işbirlikçi sermaye sınıfı ile devlete hükmeden siyasi güçler her durumda aynı ya da örtüşük değildi. Mevcut devlet yapısı içerisinde ayrıcalıkları olan iktisadi ve siyasi kesimler (Türkiye örneğinde generaller partisi, kimi Arap devletleri örneğinde birer sermaye ve siyaset grubu olarak kraliyet aileleri) mali-ekonomik sömürgeleştirmenin kaçınılmaz gereği olan devletlerin yeniden yapılandırılması süreçlerinde eski ayrıcalıklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldılar. Bu kesimler yer yer direnişe geçtiler.

Emperyalist dünya düzenine entegre olmada geçmişten bugüne çelişkili olan, bir bölümü Bağlantısızlar Hareketi türü oluşumlar içerisinde yer almış devletler (örneğin Suriye, İran, Libya) mali-ekonomik sömürgeleştirme sürecinde de Batılı emperyalizmle çatışkılı bir pozisyonda durdular. Her bir ülkedeki özgün toplumsal saflaşmaların (ağırlıklı olarak ulus ve din temelinde) rolü de çatışkıların keskinliğinde rol oynadı.

Eski Varşova Paktı ülkeleri ve Yugoslavya gibi yeni açılan sömürü alanlarında kimin inisiyatif kazanacağı (bu içte de, hangi burjuva kesimin egemenlik kazanacağı anlamına geldi) ekseninde, dolaysız askeri zor da içeren barışçıl olmayan geçişler gündeme geldi. Yugoslavya bunun tipik örneğiydi.

Ayrıca devrimci veya halkçı-demokratik nitelikteki kimi devletler de (Küba, Venezüella, Bolivya gibi) mali-ekonomik sömürge sistemine entegre edilemeyen devletler oldular.

Hegemonya Krizi Ve Merkezkaç Eğilimler

SB’nin çözülmesi ve iki kutuplu dünya dengesinin bozulmasıyla başlangıçta ABD’nin tartışmasız inisiyatifi altında gelişen sürecin seyri içinde Rusya, Çin ve Avrupalı devletlerin kendi özgün çıkarları temelinde hamle fırsatlarını gitgide daha fazla gözetmeleri, çeşitli yerel/bölgesel kuvvetlerin de mali-ekonomik sömürgeleştirme haritasının şekillenmesinde söz söylemeleri gibi faktörler, ekonomik ve siyasi zor yoluyla emperyalist küreselleşmeye entegre edilmek istenen alanlarda (Irak ve Afganistan gibi) anlamlı başarılar elde edilememesiyle birleşerek, emperyalist hegemonya krizini koşulladı. Bu hegemonya krizi kapitalizmin artık varoluşsal bir bunalıma doğru sürüklenmesiyle karakterize olan bir dünyasal ve toplumsal zemine oturdu.

Amerikan emperyalizmi siyasal, iktisadi ve ideolojik olarak eski tipte bir hegemonyayı tesis edip sürdüremez hale geldi. Afganistan işgalinin başlangıç yıllarında Pakistan’ın cunta şefi Müşerref’e Bush cenahından gelen “bizi desteklemezsen Pakistan’ı taş devrine çeviririz” tehdidi tipikti, fakat şimdi, Filipinler’in yeni diktatörü Duterte -Panama devlet başkanı Noriega gibi Amerikan deniz piyadelerince kaçırılarak ABD’de hapsedilebileceği endişesi duymaksızın- ABD başkanına küfür edebildi.

Böylece, yeni sömürge sisteminden mali-ekonomik sömürge sistemine geçiş sürecinde ve ABD’nin emperyalist dünya egemenliğinin sarsılmaya başladığı kriz koşullarında, emperyalizmle kısmi ya da derin çelişkiye düşmüş ülke burjuvazileri ve iktidarları ortaya çıktı. Antiemperyalizm, antiamerikancılık, bağımsızlıkçılık söylemleri altında bu gibi devletler ve zaman zaman da DAİŞ türü akımlar nezdinde, faşist veya gerici-faşizan nitelikte bir eğilimler toplamı doğdu. Kimi eski ayrıcalıklarını kaybetmeme, kimi de hegemonya krizi koşullarında yeni sömürü alanları açma temelinde özgün çıkarlar güden bu güçlerin tümü, işçi sınıfına, halklara, ezilen uluslara karşı her türlü zor aygıtını devreye koymakta tereddüt etmedi.

Emperyalist küreselleşme dönemi sınırların hem fiziki olarak yeniden çizilmesini hem de nitelik olarak iç pazarı koruyan duvar olma özelliğini yitirmesini içerdiğinden, emperyalist boyunduruğa henüz tam alınamamış ülkelerin yanısıra, mali-ekonomik sömürge durumundaki çeşitli ülkelerde dahi, yerel iktidarlar ile emperyalistler arasındaki çelişkilerin iç sömürgelere ve sömürü imkanlarına ilişkin özgün çıkar farklılaşmaları temelinde de gelişebildiği görüldü. Örneğin, Güney Sudan ulusal savaşında ve Darfur soykırımında izlediği politikalar, Sudan’da El Beşir’in Batılı emperyalizm ile çelişkisini alabildiğine derinleştirdi.

Böylelikle 1990’lardan bugüne, yeni sömürgelerden mali-ekonomik sömürgeye dönüşen ya da dönüştürülmeye çalışılan devletlerin bir kısmında düpedüz gerici ve faşist karakterde milliyetçi, antiamerikancı eğilimler başgösterdi.

Bu devletler ya başından itibaren değişik ideolojik formlarda milliyetçi politikalar izlediler (Irak-Saddam rejimi, İran molla yönetimi, Sudan-El Beşir diktatörlüğü ve Sırbistan-Miloseviç iktidarı gibi) ya da Batılı emperyalistlerin işbirlikçileriydiler fakat özgün gerici çıkarları nedeniyle çelişkiye düştüler (Malezya-Mahattir Muhammed, Türkiye-Tayyip Erdoğan, Filipinler-Duterte gibi). Ama her iki biçimde de milliyetçi iktidarlar, içte işçi ve emekçileri, ezilen ulus ve inançlardan halkları, ilerici, devrimci ve komünist hareketleri ağır gerici ve faşist baskı altında tuttular. Bu “milli ve yerli” iktidarlar hiç bir demokratikleşme belirtisi göstermediler. Bunlar için antiemperyalizm, şu ya da bu emperyalist devlet veya devletlerle çelişkili, özgün çıkarlarını halklar nezdinde örtmeye yarayan bir maskeden ibaretti.

Geçerken belirtelim ki, bu dönemde sadece, emperyalizme karşı yurtsever politika izleyen Chavez ve Morales gibi liderler, emekçilerin ve ezilenlerin demokratik haklarını tanıdılar. Yoksul sınıflar ve ezilen yerli topluluklarıyla ittifak halinde alt-orta sınıfların halkçı-demokratik iktidarlarını kurmaya giriştiler. Onların, antiemperyalist ve demokratik çizgideki politikalarının sınırını ise sermaye düzenini temellerinden dinamitlemeye yönelmemeleri belirledi. Hatta bu çizgiye yakın Ekvator devlet başkanı Correa, uluslararası tekellerle maden çıkarımı için anlaşmalara girdikçe, emekçi ve ezilen kitlelerin mücadeleleriyle yüz yüze kaldı.

“Milli Ve Yerli” Faşizm

Türkiye’de Ergenekoncu generallerin simgelediği ulusalcı-faşist devlet bürokrasisi, emperyalist küreselleşmeye entegrasyon sürecinde özgün çıkarlarını ve geleneksel devlet yapısını koruma çizgisinde durmuş, Avrasyacı görüşler etrafında toplanarak AKP hükümetine darbe yapma hazırlığına girişmişti. Bu ulusalcı-faşist blokun siyasi egemenliği ABD ile Erdoğan AKP’sinin ve Fethullah Gülen teşkilatının işbirliğinde tasfiye edilirken, Amerikan emperyalizmi ve Türk işbirlikçi sermaye oligarşisinin “burjuva değişim” programı AKP’nin ve Erdoğan’ın siyasetinde somutlaşmıştı. Fakat AKP politik iktidar gücünü fiilen ele aldıkça ve Gülen teşkilatıyla siyasi yarılma arttıkça, Erdoğan’ın Batılı emperyalizmle çelişik politika ve söylemleri belirginlik kazanmaya başladı.

Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, yeniosmanlıcılık politikasının bir unsuru olarak ve Kürtlerin ulusal statü kazanmalarını engellemek için, Suriye ve Rojava’da savaşa girmekte, ABD’nin ilişkisini kestiği El Nusra ve DAİŞ’i desteklemekte ısrarcı oldu. ABD’ye rağmen Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarını ayakta tutmaya çalıştı. Erdoğan, “dünya beşten büyüktür” söylemiyle, Türkiye’nin de Birleşmiş Milletler’de karar verici devletler arasında yer alması gerektiği görüşünü tekrar tekrar dillendirerek, büyük devlet şovenizmini kışkırtmayı sürdürdü. Putin’le görüşmelerini ve Rusya’yla anlaşmalarını, ABD’ye karşı “Avrasyacılık’a kayma” şantajı olarak kullanmayı denedi. “Üst akıl” vurgulu bir komplocu mistifikasyon aracılığıyla, emekçilerin ve ezilenlerin saflarında bulunan emperyalizm karşıtı duyguları sömürmeye yöneldi.

Faşist saray iktidarı, 15 Temmuz darbe girişimine sessiz kalarak onay verdiklerini düşündüğü ABD ve AB’ye çatmaktan geri durmayıp, hem içte hem de bölgede özgün gerici politikalar izlemekte ısrar etti. Böylece Erdoğan, ABD ve AB’yle çelişik politikalarının, faşist politik islamcı saray cuntasının ve Türk burjuva devletinin özgün gerici çıkarlarının ifadesi olarak “milli ve yerli” jargonunu kullanmaya başladı. Burjuva rejimin politik islamcı restorasyonunun ve sömürgeci faşist saldırganlığın kitle temelini pekiştirmek için “milli ve yerli” demagojisine sarıldı, yer yer antiemperyalist kılığa büründü.

Sömürgeci faşist saray diktası, tetikçi bakanı Soylu eliyle, yüzde 80’leri aşan oy oranlarıyla seçilmiş Kürdistan belediye başkanlarını tasfiye edip, belediyelere kendi emirerlerini atarken de “Belediyeler milli güçlerin eline geçti” yalanına başvurdu. OHAL rejiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nce formüle edilen çeşitli burjuva-demokratik normlara saldırıları karşısında Amerikalı ve Avrupalı emperyalistlerden telkinler geldiğinde, Erdoğan “İçişlerimize karışamazsınız” kabilinden meydan okumalara kalkıştı. Devlet Tiyatroları genel müdürü bile, “vatan milliyetçisi sanatçılar olarak … sadece yerli oyunlarla sahnelerimizi açıyoruz” diyebildi.

“Yerli”cilik ise her şeyden önce evrenselliğin karşıtı olarak anlamlandırıldı. Ve tarihsel olarak şekillenmiş evrensel demokratik ve sosyalist fikirler, “yerlicilik” söylemiyle, bu fikirlerin “Türk milleti”nin ruhuna ve dokunusuna uygun olmadığı savunusuyla değersizleştirilip mahkum edilmeye çalışıldı. Saray iktidarı, bu sayede, sömürgeci faşist diktatörlüğün “milli ve yerli” liderlerinin emirlerine amade “millici ve yerlici” faşist kitle tabanı geliştirmeye soyundu. Yenikapı mitingiyle milliyetçi cepheleşmeye taze kan aşılanması da, “millici ve yerlici” demagojisiyle, üstelik Kürt özgürlük mücadelesine karşı sömürgeci “milli mutabakat”la başarıldı.

Milliyetçi, politik islamcı, yeniosmanlıcı ideolojik ve tarihsel argümanların alaşımı olarak biçimlenen, Batılı emperyalizmle çelişkilerin arttığı şartlarda ileri sürülen bütün bu söylemler, açık ki, faşist Erdoğan diktatörlüğünün politik ve askeri bakımdan sağlamlaştırılması, oy ve kitle dayanağının pekiştirilmesi ve devşirdiği paramiliter güçlerin büyütülmesi amacına bağlı.

Lakin konu emperyalist tekellerin “yerli ve milli” işçileri en ağır biçimde sömürmesine, akarsuların, tarım arazilerinin, hasılı “milli topraklar”ın emperyalist tekellerce yağmalanmasına gelince, “milli ve yerli” tavırdan eser kalmıyor. Faşist politik islamcı saray cuntasının emperyalizmle çelişkisi, emperyalizm ile “ulus”u oluşturduğu iddia edilen kitlelerin ezici çoğunluğu arasındaki gerçek çıkar karşıtlığından değil, emperyalizm ile Türk egemenlerinin bir bölümü arasındaki burjuva çıkar çatışmasından, yani sömürme ve sömürgeleştirme imkanlarından kimin nasıl, hangi biçimde ve oranda yararlanacağı sorunundan kökleniyor.

500 büyük firmanın 83’ünün doğrudan emperyalist sermaye yatırımı olduğu, bankacılıkta ve ihracatta uluslararası mali-sınai tekellerin payının yüzde 50’ye yaklaştığı, borsadan sigortacılığa değin tüm finansal sahada dünya tekellerinin serbestçe cirit attığı, 12 yıllık AKP hükümetleri döneminde alınan dış borç tutarının 550 milyar doları bulduğu Türkiye’de, işbirlikçi Türk sermaye sınıfının kaderi kopmazcasına emperyalizme bağlanmıştır. Bu mali-ekonomik sömürge temeline ve emperyalizmin dolaysız içselliğine rağmen bugün faşist politik islamcı saray cuntasının geliştirdiği ABD ve AB karşıtı kimi söylem ve hamleler, bir yandan da onun politik iktidar gücünün altını oyuyor.

“Sol”dan Yedeklenme Güzergahı

Bazı mali-ekonomik sömürge devletlerin ya da henüz sömürge boyunduruğuna alınamamış iktidarların özgün çıkarlarından kaynaklanan milliyetçiliklerin bu gerici ve faşist niteliğine rağmen, antiemperyalizm adına “üçüncü dünya devletleri”ni destekleme teorileri yeni dönemde de boy verdi.

Dünya halklarının, işçi sınıfı ve ezilenlerin demokratik, devrimci ve sosyalist mücadelelerine değer veren bir aydın olan Samir Amin bile, 90’ların başında, “ABD emperyalist imparatorluğu”nu geriletmek için Rusya-Çin ekseniyle işbirliğini, İslam ve Doğu ülkeleri ile Arap ülkelerinin bloklaşmasını savunmuştu. Bu Üç Dünya Teorisi orijinli fikrin benzerleri, mesela Kuzey-Güney çelişkisine dayalı stratejiler kuran görüşler, zaman zaman revaçta oldular.

ABD ve müttefiki emperyalistlerin işgal ve saldırılarına karşı Saddam ve Esad’la ittifak öngörmek de Üç Dünyacı “devletler bağımsızlık istiyor” çizgisinin başka bir versiyonu olarak yayıldı. ABD’nin 1991 ve 2002’deki işgallerine karşı Saddam’ı desteklemek gerektiğini ileri süren ve hem ABD işgaline, hem de Saddam diktatörlüğüne karşı çıkan politik tutumu eleştiren Halk Cephesi ve TKP, bu versiyonun savunucuları arasında sayılabilir.

Güler-Okuyan TKP’si ve benzeri gruplar, özellikle Türkiye söz konusu olduğunda, emperyalizme karşı “yurtsever cephe” kurmayı marksizm adına işçi sınıfının önüne güncel merkezi görev olarak koydular, yıllarca bu bakış açısıyla “mücadele” yürüttüler.

Hatta TKP, bu görüşünü işgal ve bölünme paranoyasına değin derinleştirdi: “Afganistan ve Irak, iki istisnai örnek değil… En başta kuşkusuz Türkiye ve İran gelmektedir. İran bir yana; bizim ülkemiz içinden geçtiğimiz dönemde Osmanlı devletinin son yıllarında olup bitene hayli benzer yollarla; provokasyonlarla, ekonomik diz çöküşle, iç karışıklıklarla, bölünme tehditleri ve hatta senaryolarıyla, bu arada egemen güçlerin kendilerini bu ihanet sürecinin parçası haline getirmeleriyle sürüklenir haldedir.” (TKP, 2008 Yılında Türkiye Felaketin Eşiğinde, 20.07.2008, www.kp.org.tr, abç)

TKP ve benzeri grupların politik islamcı gericilik karşısında “cumhuriyetin değerlerini korumak” olarak formüle ettikleri görüş ise bunu tamamlayıcı nitelikte oldu: “Mustafa Kemal’i … karşınıza alarak da ilerici bir hamle yapamazsınız …. Türkiye solu … burjuva devriminin bugün için bile çok değerli olan kazanımlarını karşısına almaya çalışıyor. Biz bunu yapmayız.” (K. Okuyan, 10.11.09, www.güncelmeydan.com)

Geçmişin “Üç Dünyacı”sı Perinçek ve onun, günümüzün kontrgerillacı general eskilerinin örgütü Vatan Partisi ile umudunu ulusalcı faşist generallere bağlamış HKP’yi bir yana bırakalım. Sosyalist devrim söylemli TKP’nin, gerici milliyetçiliğin işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesini bölüp geriletmek ve kitleleri kendi sömürgeci faşist politikalarına yedeklemek için yaydığı emperyalistlerin Türkiye’yi böleceği ve işgal edeceği korkusuna kendisini kaptırması, bırakalım Türk sömürgeci faşizmi karşısında tutarlı demokratik bir siyasi tutum almayı, Türkiye, Kürdistan ve bütün bir Ortadoğu’daki gelişmelere dair az çok nesnel bir analiz yapma yeteneğini de yitirdiği anlamına gelmez mi? ABD’nin, askeri üslere sahip bulunduğu, NATO’ya bağlı, mali-ekonomik olarak ABD ve AB emperyalistlerinin sömürgesi durumundaki Türk burjuva devletiyle, bugün ve derhal, İran’a uyguladığı tipte politikalara başvurmasını gerektirecek nasıl bir güncel karşıtlığı var ki, emperyalizmin Türkiye’ye yönelik işgal ve bölme-parçalama yönünde çabalar içerisinde olduğundan bahsedilebilsin?

Emperyalist küreselleşme geçmiş yeni sömürge devletlerin ulusal niteliğini aşındırdıkça ve bunları mali-ekonomik sömürgelere dönüştürdükçe, küçük burjuvazinin bir bölümü şaşkınlığa ve umutsuzluğa kapılarak burjuva milliyetçiliğine veya dini ideolojilere sarıldı. Sosyalizm adına ortaya çıkan küçük burjuva partiler de bu etkilerden nasiplerini almaktalar. Emekçi sol hareketin bazı bileşenlerindeki antiemperyalist mücadele anlayışı, zaten emekçi solun yakın tarihsel gelişmesi içinde etkilendiği Kemalist ulusalcılığın izini taşıyor. Nitekim antiemperyalist mücadelenin milliyetçilik ve şovenizmle sakatlanmış kavranışı, ilerici partileri ve aydınları, milliyetçi paranoyayla bütünleşik hayali senaryoların propagandasına götürebiliyor.

30 yılı aşkın süredir Kürt ulusal devrimine karşı Türk burjuva devletinin bütün güç ve olanaklarıyla durmaksızın tırmandırdığı Kürt düşmanlığı, Türk halk kitleleri arasında milliyetçi-şoven şartlanma üretiyor. Egemen sömürgeci zihniyetin yaydığı zehir böylece emekçi sol hareketin saflarına da sızabiliyor. “PKK Türkiye’yi bölmeye çalışıyor” argümanı ile “Afganistan ve Irak gibi Türkiye de Osmanlılar’ın son zamanlarındakine benzer biçimde işgal ve bölünme tehdidi altındadır” argümanı arasında öyle büyük bir fark bulunmuyor. İlk argümanla MHP pantürkizm adına ve muhafazakar kitleye, ikinci argümanlaysa TKP marksizm-leninizm adına ve ilerici kitleye burjuva milliyetçi zeminden hitap ediyor.

Bütün bunlarla vurgulamak istediğimiz, marksizm-leninizm ve emperyalizme karşı mücadele adına Vatan Partisi ve Perinçek gibi faşist ya da TKP gibi sosyal-şoven versiyonlarıyla, “üçüncü dünya devletleri”ni savunma görüşünün sınıf işbirlikçisi ve yerel milliyetçi iktidarlara çanak tutan niteliğidir.

Başka bir akım da, faşist Türk burjuva devletiyle devrimci savaşım halinde olan, ancak sömürgeciliğe karşı cepheden bir tutum geliştirmeyen Halk Cephesi çizgisidir. Halk Cephesi’nin antiemperyalizmi ve antifaşizmi, antisömürgeciliği pratikte kapsamaz. Bu nedenle, örneğin kentlerin Türk Alevisi yoksulları arasında sosyalşoven söylemlerle taban tutma yönelimi, inkarcı sömürgeci faşizmin, Türk-Kürt, Alevi-Sünni saflaşmaları temelinde gerici iç savaş kışkırtmalarına tehlikeli bir zemin sunar.

Antiemperyalizm adına Esad savunuculuğu da, hem Türkiye’de hem de dünyada, daha öncesinde Miloseviç ve Saddam diktatörlüklerinin savunulmasına benzer bir yaygınlık bulmakta, ancak Esad diktatörlüğü ve ABD emperyalizmi ikileminin karşısında halkların devrimci-demokratik iradesine dayalı bir siyasi seçeneğin daha öncekilerde olduğu gibi yalnızca potansiyel olarak değil, Rojava devrimi şahsında güncel olarak ve fiilen varolması nedeniyle, sahiplerini daha gerici pozisyonlara savurmaktadır.

Esad’ın antiamerikancılığında, Esad baskısı altında tutulan halkların devrimci seçeneğinden daha yüksek bir antiemperyalist potansiyel gören bakış açısının, Tayyip Erdoğan’ın sözde “millici ve yerlici” argümanlarından daha güçlü bir ideolojik-siyasi seçenek üretmesi mümkün müdür? Ya, Esad rejimi altında baskı gören halkların Esad karşıtı iradesini hiçe saymak, nesnel olarak onlara, antiemperyalizm adına, ABD emperyalizminin alt edilmesi adına, baskı ve zulme boyun eğmeyi öğütlemek hangi devrimci siyasal etiğe sığmaktadır? Hele de halklar arasında dini ve ulusal temelde derin tarihsel önyargı ve düşmanlıkların olduğu Ortadoğu coğrafyasında, kimi halkların sistematik hiçe sayılması anlamına gelen bu argümanların, birikmiş çelişkilerin devrimci temelde çözümüne hizmet etme olasılığı var mıdır?

Antifaşist Olmayan Antiemperyalist Mücadele Mümkün Mü?

Ulusal sorun, ulusal bağımsızlık talebini de kapsamak üzere, bir ulusun kendi devletini kurma hakkının henüz gerçekleşmediği koşullarda vardır. Yeni sömürge ülkelerde ise siyasi biçim olarak bağımsız ulus devletler kurulmuş, emperyalizmin hakimiyetine son vererek ulusal bağımsızlığı kazanmayı temel siyasi amaç haline getirecek bir ulusal burjuva katmanın varlığı için nesnel zemin kalmamıştır. Sayısız örnekte ulusal burjuvazi, devletini kurmuş, iç pazarını oluşturmuş, bu pazarda en karlı hareket olanaklarını da emperyalist dünya sistemine bağlanarak bulmuştur. Eski ulusal burjuvazi, emperyalizmin işbirlikçisi ve onunla kaynaşık durumundaki tekelci burjuvazi ile iç pazarı genişletmek için emperyalist sermayeye muhtaç durumda olan ve nesnel olarak en fazlasıyla emperyalist hegemonyanın sınırlandırılması ufkunda bir programa meyledecek orta burjuvazi biçiminde ayrışır. Böylece, “ulus” ile emperyalizm arasında çelişki kalmaz, zira “ulus” olarak emperyalizme karşı mücadele edecek bütünlük ortadan kalkar. Ulusun ayrıştığı diğer kuvvet, yani işçi sınıfı ile ezilen sınıf ve tabakalar açısındansa, emperyalizme karşı mücadele ile “ulus”un egemen sınıfına karşı mücadele iç içe geçer.

Yeni sömürgecilik döneminde bile durum buyken, emperyalizmin, yeni sömürgecilikteki gibi, yerli işbirlikçi sınıfların ve onların devletinin aracı konumda olduğu tarzda değil, klasik sömürgeciliği andırır tarzda, dolaysız olarak içeride olduğu mali-ekonomik sömürgecilikte emperyalist egemenlikle kapitalist egemenlik gitgide özdeşleşir. Emperyalist dünya tekelleri mali-ekonomik olarak sömürgeleştirilen ülkede dolaysızca ve serbestçe hareket etme koşulları kazanır, ülke burjuvazisinin adeta bir parçası ve hem de en belirleyici parçası haline gelir. Diğer sömürücü burjuva katmanlar da iktisaden bu zincire bağlanır. Böylece tüm sömürücü burjuva kesimlerin sınıf çıkarları ortaklaşır. Piyasa, daha önce devletlerin kontrolüne tabi olan iktisadi yaşamın, para sisteminden çalışma koşullarına değin tek temel belirleyicisi haline gelir. Bu durumda tutarlı antiemperyalizm zorunlu olarak antikapitalizme götürür, zira mesele artık esasen “dışa bağımlılık” değildir.

Mali-ekonomik sömürge durumundaki Türkiye’de emperyalizm artık tamamen içseldir. Antiemperyalist mücadele, bir yandan antikapitalizmle ve diğer yandan antifaşizmle iyice bitişmiştir. Emperyalizmin, sermayenin ve devletin iktidar alaşımını yıkmak hiç olmadığı kadar birbirine bağlanmaktadır. Kürt ulusal özgürlüğü savunulmadan tutarlı bir antiemperyalist pozisyon alınamaz, sadece bağımsızlık savunusu da burjuva devlete angaje olmaya giden yolun taşlarını döşer.

Dahası, Türkiye gibi, Kürdistan’ın sömürge boyunduruğu altında tutulmasının ve Kürt ulusunun inkarının burjuva devletin varoluş biçimi olduğu bir ülkede, antiemperyalist mücadele antifaşist mücadeleyle iç içe geçmekle kalmaz, antifaşizmle antisömürgecilik de kaynaşıktır. Türkiye’de sömürgeci faşizme karşı dövüşmeden ne antifaşist ne de antiemperyalist olunabilir.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 22