BİR DEVRİMCİNİN PORTRESİ: FİGEN YÜKSEKDAĞ

|Zülküf Kurt  & Figen Yüksekdağ|

YENİ YAŞAM AĞACI: AŞI TUTTU

Özgür kadın çizgisinin yılmaz savunucusu, Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne en önde omuz veren, iyi bir sosyalist, direnenlerin yoldaşı, kısacası faşizme ve gericiliğe savaş açmış bir devrimcidir Figen Yüksekdağ.

Adana’dan başlayıp siyasi mücadelesini yazmayı planlamamın üzerinden günler geçtikten sonra bir kronolojiyi değil, bir hayatı anlatmam gerektiğini farkettim. Bunu layıkıyla anlatmak zor. Hele ki bir hayata sığmış, sığabilecek önemli, önemsiz bütün anların arasından kelimelerin sınırlarına sıkışarak anlatmak daha zor. Herşeyin bir anda tuz buz olacağı korkusunu, herşey tuzla buz olduktan sonra yeniden kuracağız mücadelesiyle aşmak. Bizi bir hayatın, hayatın hepimizi kıskaca aldığı düşüncelerimizden sıyrılmak. “Zincirlerinden başka kaybedecek birşeyi olmayanların” dünyası. Çok şey kaybedeceğimizi düşünürken, birşeyimizin olmadığını göremeyişimiz. Bunu bize gösterenler. Bundan yol yapanlar. Bizi yolcu, bir dergahta çilegah yapanların dünyası. Hepimizin yola mihman olması. Hu deyince dervişlerin irfanlarından suale cevap olanların imlası. Tarikatımızdan değil, marifetimizden olmayan bir yanımız. Bir yanımızın hep boşluğa bakan içli gözlerle zamanın kıyısından geçişi. Bir yanımızı bahar, bahçe; solumuzu kekre bir zindana dönüştüren ışığın tonları. Aydınlık ve karanlık arasında geminin dalgalarla boğuşması. Sonra herşeyimizi bir kuşun kanadındaki rüzgarla gelen hayallere bırakıp gidişimiz. Adana’dan ilk çıkış. Tüm mümkünlerin kıyısına yolculuk zamanları…

“Aileme asla onları mahcup etmeyeceğimin sözünü vererek ayrıldım Adana’dan ve asla onları mahcup etmedim” diyor Yüksekdağ ilk yolculuğunu anlatırken. Muhafazakar bir aileden devrimci ideallerle çıkarken, ailesini kendisiyle birlikte bir değişim sürecine ittiğinin belki o günlerde çok farkında değildi. O yolculuğuna devam ederken geride bıraktığı ailesi dönüşüyor, değişiyordu. “Annemi 70 yaşında kaybettim. Hiç bir şey bir annenin yerini doldurmuyor. Bir anneye verilecek en güzel hediye toplumsal ve siyasal olarak mücadele etmek. Bütün annelerin yüzünü güldürebildiğimizde başarmış olacağız.” diye anlatıyor annesiyle olan bağını. Yolun çok şey öğrettiğini de izlerken bizler düşünüyoruz.

Liseli Öğrenciler Birliğinden HDP’ye…

Adana’da başlayan devrimci yaşamına çok şey sığdırdı Figen Yüksekdağ. Lise yıllarında Liseli Öğrenciler Birliği, Liseli Emekçi Kadınlar Birliği, Demokratik Liseliler Birliği kurucuları arasında yer aldı. Sonrasında Özgür Gençlik, Atılım ve Sosyalist Kadın dergilerinde yazarlık ve editörlük yaptı. 1998 yılında Atılım gazetesi yayın kuruluna girdi. Üniversite Öğrenci Dernekleri’nin kurucuları arasında yer aldı. 2002 yılında Ezilenlerin Sosyalist Platformu’nun Adana’dan bağımsız milletvekili adayı oldu. 2004 yılında platformun merkezi sözcülüğünü üstlendi. 2010 yılında Ezilenlerin Sosyalist Platformu partileşme kararı alınca da Ezilenlerin Sosyalist Partisi kuruluş kongresinde genel başkan seçildi. HDK’nin kuruluşunda ESP genel başkanı olarak yer aldı. Ve 22 Haziran 2014’te HDP Eşbaşkanı oldu.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan HDP Eşbaşkanlığı için Yüksekdağ’ı önerdiğinde bir çok insan gibi bende dönüp geçmiş konuşmalarına, söylediği sözlere baktım. Kısıtlı koşullarda Öcalan’ın Yüksekdağ’ı nasıl keşfettiğini hem merak ediyor, hem de HDP projesinde Yüksekdağ’ın rolünün ne olabileceğini ve HDP’yi anlamaya çalışıyordum. O rol Öcalan’ın Haziran 2014 kongresine gönderdiği mesajda gizliydi: “1970’lerin çıkışına dayalı olarak ortaya çıkan hareketimizin Türkiye devrimci demokratik ve sosyalist hareketlerinden hiçbir dönemde ayrı düşünmedik. Kendimizi hep bu çıkışın ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirdik. Her zaman bütünsel olmaya, hareket etmeye özen gösterdik. Çağrı yaptık, adım attık. Bilinen veya az bilinen nedenlerle ayrı düştük. Faşizm, Türkiye’nin batısında alacakaranlığını egemen kılarken, doğusunda asla ölüm sessizliğine mahal bırakmadık. Bu coğrafyanın emekçilerini ve temel kültürel değerlerini stratejik önemde birinci sıradaki dost ve yoldaşlar olarak değerlendirdik. Bu temelde bölgesel bir dayanışmayı stratejik perspektif edindik. Böylece bir gerçek bir enternasyonalizme zemin olduk, yol açtık, yürüdük. Şimdi koşarcasına birincil stratejik dostlarla yeniden buluşmaya ve hareket etmeye çalışıyoruz. HDK ve HDP’nin yeniden yapılanmasını tüm grup, hareket ve partilerin ideolojik ve örgütsel yapısını olumsuz etkilemediği gibi tersine kendilerini daha güçlü ifade ve örgütlenmeye hizmet edecektir. Bir yandan devrimci demokratik ve sosyalist hareketin üst düzeyde azami birlik ve bütünlüğüne yol açarken, diğer yandan her grup hareket ve partinin kendini netleştirmeye sağlam bir bileşen olmaya taşıyacaktır. HDP ortak, pratik politikayı TBMM içinde ve dışında resmi olarak üstlenirken, muazzam bir sinerjiye yol açacaktır. Statüko karşıtı demokratik sosyalist güçlerin 1960’lardan hatta 1920’lerden beri hep komplo ve imhalarla engellenen birliği ve bütünlüğü bu temelde başarı imkanını daha da çoğaltacaktır.”

Tarihe verilen cevap olarak HDP

Öcalan’ın 1920’lerden 1960’dan bu yana Türkiye devrimci mücadelesinin parçalı yürümesi ve büyümemesi için devletin komplolarından bahsettiği mesajı bu mücadele birlikteliğinin tarihsel cevap niteliğine işaret ediyordu. Böylesi bir cevabı verecek olan HDP projesi, buna uygun kadrolara emanet edilmek durumundaydı. Geniş kitlelerin tanımadığı ama yürüttüğü sosyalizm ve devrim mücadelesiyle bilinen Yüksekdağ’ın böylesi tarihi bir mesaj ve misyonla yüklendiği Eşbaşkanlık dönemi başlamış oldu.

Yüksekdağ HDK’nin kuruluşunda yer alan biri olarak HDK-HDP projesinin tarihi anlamı ve derinliğini en iyi bilen isimlerden biri. Demokratik Cumhuriyet-Ortak Vatan mottosunda radikal demokrasi ilkeleriyle yürünerek toplumun bütün ezilenlerine, emekçilerine, demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürütenlere, sosyalizm mücadelesine daha fazla alan açılacağını en yakından bilen bir isim. Yavuz Önen ve Fatma Gök’ün kurucu Eşbaşkanlık yaptığı ve Ertuğrul Kürkçü ile Sebahat Tuncel’in kurumsallaşmasına büyük katkılar yaptıkları HDP projesi artık Yüksekdağ ve Demirtaş’a emanet edilmişti. Kürtlerle yana yana omuz omuza mücadele yürüten Yüksekdağ aslında Öcalan tarafından Kürt halkına emanet edilmişti. Çünkü  Öcalan’ın bütün kişi önerileri tarihsel durumu ve güncel gelişmeleri gören, politik-ahlaki toplum inşasını  önceleyen ve sürecin misyonuna, zamanın ruhuna göre hareket edebilecek, alanın gerekliklerine hakim olabilecek güçte ve donanımda kişiler şeklinde olmuştur. O nedenle Yüksekdağ’ın HDP Eşbaşkanlığı sürecine tam da bu noktadan bakmamız gerek.

Yüksekdağ’ın misyonu

Yüksekdağ yüklendiği misyonun oldukça farkında olarak görevine başladı. HDP’nin bileşen dengesini gören, kararlaşmada ortaklaşmanın sağlanması, örgütselliğin geliştirilmesi, gittikçe kitleselleşen HDP’nin ve kitlesinin devrimci formunu korumasında Yüksekdağ’ın büyük rolü oldu. HDP’nin yeni bir form olması nedeniyle Kürt sorunuyla ilgili konularda asla bir ikircikli yaklaşıma mahal vermeden, herkesten önce açıklama yapan, açıklamaların sorumluluğunu üstlenen bir noktada durmaktan hiç çekinmedi. Öcalan’ın “Faşizm, Türkiye’nin batısında alacakaranlığını egemen kılarken, doğusunda asla ölüm sessizliğine mahal bırakmadık” sözünü Yüksekdağ, Kürt sorununu Türkiye’nin batısına anlatarak alacakaranlığı yıkmaya çalıştı. Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde Kürt sorununun çözümünün sağlanması gerektiğini, bunun topluma nefes aldıracağını, Kürt sorunu çözülmeden demokratikleşmenin mümkün olmayacağını herkesten önce söylemekten hiçbir zaman geri durmadı. Öyle ki, HDP bileşenlerinin mücadele alanlarına göre değil, dönem neyi gerektiriyorsa onu söylemekten geri durmayarak HDP’nin programının kurumsallaşmasına büyük katkılar sundu. Bir çok zamanda özgürlük hareketinden daha fazla Kürt sorununa yönelik açıklama yaptığı için eleştirildi Yüksekdağ. Ama hiçbir zaman bu eleştirileri dikkate almadı. Çünkü Kürtlerin yıllardır kendilerini savunmak durumunda kaldığını, yaşadıkları haksızlıkları onların değil bileşen ve dostlarının daha fazla haykırması, tarihe verilmiş bir özeleştiri olarak gördü. Bu tutumu Türkiye Devrimci mirasının HDP şahsında bütünleşmesini sağlarken, HDP’nin bileşen yapısı içerisinde yıllardan gelen alışkanlıklarla oluşabilecek merkezlerin de oluşmasını engelledi ve HDP’yi aslolan formuna daha fazla yakınlaştırdı.

Yüksekdağ’ın kadın özgürlük çizgisi

Yüksekdağ’a Eşbaşkanlık dönemi boyunca medya çoğu zaman kapalı tutuldu. Gerçekleştirdiği devrimci çıkışlar ana akım tarafından olumsuzlanarak verilmeye çalışıldı. Bunun psikolojik bir savaş argümanı olduğu ve bunun medya ayağının bu şekilde işlediğinin ortaya çıkması çok geç olmadı. Çünkü bir devrimciye, bir kadına, hesap soran, çizgi oluşturan, ilkeyi koruyan, popülist argümanlara hapsolmayan, dirençli birinin geniş kitlelere ulaşmasını belli ki içlerine sindiremiyorlardı. Yönelimleri de o düzeyde sert olmaktaydı. Devlet en çok bir kadının meydan okumasından korkuyor. Erkek egemen ve bu egemenlikle şekillenen iktidar formülasyonu, Yüksekdağ’ın meydan okuyan tavrını hiçbir zaman içine sindiremedi. Medya aracılığıyla yok saymaya, görmemeye, HDP’nin çeşitliliği içinde sıradan biri olarak kalması için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlardı. Nitekim bir çok şehirde gözaltına alınan HDP’lilere Yüksekdağ’ı karalayan söylemler kullanmaktan çekinmediler. Eşbaşkanlar arasında ayrımı bir devlet politikası olarak uyguladılar. Devletin egemenlik sınırları, erkekliğin egemenlik sınırlarıydı ve Yüksekdağ’ın bu sınırları, tabuları aşmak için yürüttüğü mücadele kadın özgürlük mücadelesi olarak tarihe geçti. 1 Kasım seçim sürecinde Yüksekdağ’a bütün TV’ler kapatıldı. Eşbaşkanlar üzerinden yürütülen devlet politikasına iki eşbaşkan da karşı durdular. 24 Haziran seçimlerine gelindiğinde ise cumhurbaşkanı olan Demirtaş’a destek, mahkemeleri yargılayan Yüksekdağ’dan geldi. Kendim için değil Demirtaş için tahliye talep ediyorum dediği konuşmasında, “Seçim sürecini yöneten YSK başta olmak üzere Demirtaş’ın ve bizlerin yargılandığı mahkemeler; ben bugün kendim için tahliye istemiyorum ama Demirtaş için tahliye istiyorum. Demirtaş’ın özgür bir seçim çalışması yapması gerekir. 80 milyon Türkiye yoldaşına, 50 milyon seçmene hakarettir bu” diyerek, bu politikayı hükümsüz kıldı.

Direnenlerin sözcüsü

Özyönetim sürecinde her daim direnenlerin safında sokakta olmaya devam etti. Silvan’da devam eden özyönetim direnişinde çatışmaların yaşandığı mahalleye giden Yüksekdağ hedef alındı. Şans eseri gaz kapsülü yakın mesafeden kafasına isabet etmedi. Bir sonraki gün Yüksekdağ, İdris Baluken, Hüda Kaya, Ertuğrul Kürkçü’nün de içinde yer aldığı heyetle ve halkla yasaklı mahallelere girmek istediğinde doğrudan hedef alınarak tarandı. Halktan birkaç kişinin kurşunlarla ağır yaralanması sonrasında halk Yüksekdağ’ı ve heyeti koruyarak yasaklı mahallelerden çıkardı. Sonrasında defalarca aldığı suikast ihbarını hiç önemsemedi. Bir çok defa IŞİD’in suikast timlerinin hedefinde olduğuna dair kendisine ulaştırılan resmi ihbarlara da itibar etmedi. Bu ihbar mekanizmasının uyaranlarıyla, ihbarı yaratan güçlerin birlikteliğini en iyi bilen isimlerdendi. Tüm tehditlere, şantajlara boyun eğmeyince 4 Kasım 2016 darbesinde siyasi bir kararla rehin alındı. Ama hiç bir zaman halkların, inançların temsiliyetini elden bırakmadı. Tutuklanmadan önce diyor Yüksekdağ: “Ülkemizde yargının saygınlığı ayaklar altındayken, düğmesiz olan cübbelerini iliklemeye çalışan böylesi bir siyasi yargılamanın öznesi olmayı asla kabul etmeyeceğim. Şahsınıza ve kişiliğinize yönelik hiçbir tereddütlüğüm ve saygısızlığım yoktur ancak şaibeler ile dolu bir siyasi geçmişe sahip olan Erdoğan emretti diye başlatılan bu yargı tiyatrosunda figüran olmayı kabul etmiyorum. Soracağınız hiçbir soruya cevap vermeyeceğim. Yapacağınız hiçbir yargılama faaliyetinin adil olacağına inancım yoktur. Benim buraya getirilmem bile hukuk dışıdır.

Toplumsal kutuplaşma ve kamplaşmaya karşı eşit ve birlikte yaşamın, şiddete karşı demokratik siyasi mücadeleyi, tekçiliğe karşı çoğulculuğu, faşizme karşı demokrasiyi, mezhepçi ırkçı politikalara karşı inanç ve vicdan özgürlüğünün, ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı eşitliği ve elbette Kürt halkının halk olmaktan kaynaklı bütün haklarını, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebini, dini azınlıkların inanç özgürlüklerini, kadınların toplumsal sosyal siyasal ekonomik yaşama eşit katılımını, kapitalist tahribata karşı çevre ve ekolojinin korunmasını, sermayenin kar hırsına karşı emeğin, çalışanların haklarını savunmaya, korumaya devam edeceğiz.Parlamentoda da olsa cezaevinde de olsak bu düşüncelerimizi savunmaktan ve bunlar uğruna mücadele etmekten bizi alıkoyamayacaksınız. Başkanlık adı altında ülkemize ve halkımıza dayatılan bu faşist düzenden kurtulacağımıza şüphemiz yoktur. Er ya da geç demokrasi mücadelemiz kazanacaktır. Erdoğan şahsında köhnemiş bu rejim değişecektir. Sizden hiçbir talebim ve beklentim yoktur. Siyasi faaliyetlerim nedeniyle ancak beni seçen halkım sorgulayabilir. Hakkımda isnat edilen suçlamalar ile ilgili olarak hiçbir soruya cevap vermeyeceğim. Bu aşamadan sonra susma hakkımı kullanıyorum.”

Yargılamaya çalışanları yargılayan olmaya devam etti hep. Ancak tutuklanarak Kandıra F Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi ve 4. cezaevi süreci de başlamış oldu. Bu Yüksekdağ’ın ilk cezaevi süreci değildi. Daha önce de 3 defa çeşitli sürelerde cezaevinde kalmıştı.

O günden bugüne cezaevinde Yüksekdağ. Tek bir duruşmasında devrimci tutumundan taviz vermedi. Bu tutumu HDP’nin kuruluş formunu korunmasından kadın özgürlükçü çizginin korunmasına kadar bir çizginin yeniden inşası da aynı zamanda. “Yine aynı özgüvenle, yine aynı cesaretle yine aynı birbirimize olan güven ve inançla konuşmaya devam edeceğim. Milyonlarca kadının sözü var çünkü benim dilimde. Konuşamayan, konuşturulmayan, sözü, saygınlığı tanınmayan milyonlarca kadının sözü bana emanet. Benim ağzıma, benim bilincime emanet. Bu emaneti başım gözüm üstünde taşıdım bu zamana kadar çok şükür yere düşürmedim. Bundan sonra da hiç bir zalim bu emaneti yere düşüremeyecek, düşürmeyi başaramayacak. Ve bu memleketin kadınları Figen Yüksekdağ gibi ve nice değerli siyasetçi kadınlar gibi konuşacak, o erkek egemen zihniyete meydan okuyacak, hesap soracak.” diyerek mahkemelerde meydan okumaya, hesap sormaya devam ediyor Yüksekdağ. Bu topraklardaki devrimci mücadelenin engelleri ve zorluluklarını aşa aşa buluşuyor halkla.

Devrimciliğin turnusol kağıdı

Sözüyle, siyasetiyle tanınan insanlar nasıl insanlardır diye hep merak eder, onlara yakın olanlara sorarız hep, yakından nasıl biri diye. Yüksekdağ’ın en yakınındaki isimlerden Olcay Çelik’e sorduk bizde. Şöyle diyor Çelik “Figen Yüksekdağ egemenler için her yönüyle bir nefret objesidir. Bir kadındır ama “utanmadan” erkeklerin dünyasında bir kadın olarak tüm özgüveni ve cüreti ile konuşabilmektedir. Türk’tür ama “utanmadan” Kürt halkının özgürlük mücadelesine en önde omuz vermektedir. Sosyalisttir ama “utanmadan” ezen ulus sosyalistlerinin kibir ve imtiyazlarını reddetmekte, Türkiye işçi sınıfı ve Kürt halkı için birleşik mücadeleden başka bir yolun olmadığını haykırmaktadır. Parlamentodaki bir partinin Eş Genel Başkanı’dır ama polisin ve askerin karşısında “utanmadan” bir sokak militanı gibi direnmektedir. Kısacası, makbul ilan edilmiş her kimliği ters yüz eden, tüm gericiliklere savaş açmış bir çizginin temsilcisidir Yüksekdağ. Bu yüzden de egemenler için çok tehlikelidir. Tabii sadece düşman değil, ona bakınca “içine sinmeyen” bir şey görenler de çoğunlukla onda ulusal, sınıfsal ve cinsel açıdan kendi egemenliklerine dokunan bir yön buluyorlar kanımca. Bu yönüyle Yüksekdağ sadece bir siyasi lider değil, aynı zamanda devrimciliğin turnusol kağıtlarındandır da… Onu tanımaktan ve ona yardım edebilmekten dolayı hep onur duydum, duymaya da devam edeceğim.”

Buğday’ın filizlenmesine inanan bir güneşin inadıyla. Buğday’ın Türküsü nde diyor Pablo Neruda

“Halkım ben, parmakla sayılmayan

Sesimde pırıl pırıl bir güç var

Karanlıkta boy atmaya

Sessizliği aşmaya yarayan

Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa

Tohuma dururlar yeniden

Ve halk, toprağa gömülü

Tohuma durur bir yerde

Buğday nasıl filizini sürer de

Çıkarsa toprağın üstüne

Güzelim kırmızı elleriyle

Sessizliği burgu gibi deler de

Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerle.”

Yüksekdağ’ın milletvekilliği ve parti Eşbaşkanlığı yargı siyaset komplosuyla düşürüldü. HDP Yüksekdağ’a yönelik geliştirilen bu komploya karşı savunu geliştiremedi. Oysa 1920’lerden 1960’lara kadar bu topraklardaki devrimci dinamizme karşı geliştirilen uygulamalara Özgürlük Hareketi yabancı değildir. Kimse görmese de tarihin en derinlerine itilmek istenen bir halkın mücadelesini yürütenler bu komploya sessiz kalmamıştır. O nedenle kimse kendini yalnız, unutulmuş, gerçeklerin sümen altı edildiği bir çaresizlik içinde hissetmemeli, oraya hapsetmemelidir. Hakikat mücadelesi bedeli ne olursa olsun devam ediyor ve edecek. Yüksekdağ’da bu mücadelenin devrimci ruhunu her daim korumaya devam edecektir. Kürt özgürlük hareketiyle birlikte mücadele eden, dayanışma gösteren herkes bilmelidir ki, mücadeleleri özgürlük hareketinin güvencesi altındadır.

Ve artık söz Yüksekdağ’da…

Direnişin ve kazanma azminin anlamı derinleşerek sürüyor

Zaman oldukça hızlı ilerlemiş. HDP Eşbaşkanı olduğum dönemin üzerinden geçen 1.5 yıl siyasette ve toplumsal yaşamda büyük alt üst oluşların, darbelerin, çetin mücadelelerin zamanı oldu. HDP’ye ve benim üstlendiğim role baktığımızda hiçbir şeyin boşa yaşanmadığını, tüm bedellerine ve ağırlığına rağmen kolektifin de bireylerin de bu zaman diliminde anlamını ve karşılığını bulduğunu görüyoruz. Önemli olan, HDP deneyimini yaşayan bir birey ya da siyasi bileşenin anlamını yitirmemesi, bu son dönemin esas olarak bilinçleri felç etmeye odaklı saldırganlığı karşısında zırhını düşürmemesi. Bizler de dahil olmak üzere binlerce HDP’li siyasetçinin tutuklanmasından ve olağanüstü bir tasfiyeci saldırganlığın ardından yaşanan süreç de gösterdi ki, bizleri felç ederek güçten düşürmeyi hedefleyenler amacına ulaşamadı.

Barajın aşılması çizginin başarısıdır

Özellikle 24 Haziran seçim sonuçları bariz bir seçim başarısının ötesinde, bir çizginin ve siyasi stratejinin başarısıdır. Ana dair sergilenen emek, örgütlenme, mücadele ve davaya-değerlere bağlılık bu başarıda şüphesiz önemli yer tuttu. Ancak tarihsel olarak baktığımızda daha önemli olan, HDP paradigmasının temelini sağlam atıp, direklerini doğru kurmuş olmaktı. Her geçen gün toplumsal- stratejik HDP fikri ve projesinin Türkiye- Kürdistan-Ortadoğu düzlemindeki siyasi alanı genişledi. Bugün koşullar ne denli zor olursa olsun, devrimci değişim çizgisinin ve toplumsal siyasal yapının demokratik yeniden kuruluşunun çok nesnel ve güçlü karşılığı var. Her bireyin de, kolektifin de kendisinin bu gerçeğe ve bu iddiaya uyarlaması gerekiyor. Bu dün de böyleydi bugün de böyle. Parti ya da birey bu fikrin ve iddianın altında kalırsa ve kendini bu amaca uyarlamaz ise gelişme dediğimiz şey de çıkmıyor zaten.

Haliyle HDP’de siyaset yapan hepimiz esas olarak onun fikrine, iddiasına, amacına inandık ve kendimizi buna uyarlamaya çalıştık. Şüphesiz herkes bir örnek sonuçlar elde etmedi. Öyle olması da düşünülemez zaten. Kaldı ki herkes aynı düzey ve sonuçlarla ölçülseydi, HDP farklılıkların birliği ve koalisyonu olmazdı. Asıl önemlisi, her misyonun kendi anlamını bilerek bunu bir güce dönüştürmesi. Tabii bir de herkesin kendi işini iyi yapması.

Aşı tuttu

Ben de HDP eşbaşkanlık görevimi yürüttüğüm yıl boyunca, görevimin anlam ve kriterlerine uygun olarak, en iyisini yapmaya çalıştım. Bundan başkası da düşünemezdi. HDP’nin ve onu oluşturan öznelerin birincil ve stratejik görevi Kürt Özgürlük Hareketi’nin, Türkiye sol-sosyalist hareketin ve Batı merkezli demokrasi güçlerinin birliğini sağlamaktı. Bu görev önemli oranda başarıldı. Dahası birleşen bütün tarafları geliştirdi önünü açtı. Bir yerden başka bir yere taşıdı. Türkiye’de egemen devlet yapısının ya da sağ ve kimi liberal kesimlerin istemediği bir gelişmeydi bu. HDK’ye ve HDP’ye kelebek ömrü biçenlerden tutun da, bileşenler arasında makbul olanlar olmayanlar ayrımı yapılmasına, Kürtlerin “marjinal sol gruplarla” arasına mesafe koymasının telkin edilmesi veya açıkça zorlanması yaklaşımlarına kadar sayısız müdahaleyle halkların birleşik mücadele zemini sarsılmaya çalışıldı. Ama sonuçta aşı tuttu ve HDP yeni yaşam ağacı olarak gelişip serpildi. Bunun üstüne bir de yediveren bereketiyle meyve vermeye başlayınca, taşlayanlar da çoğaldı tabii.

Bereketin nereden geldiğini unutmaz, o damarı kurutmazsak, bütün özgüvenimizle “istedikleri kadar taşlasınlar” diyebiliriz. Çizgi sürekliliği ve çizgiye uygun doğru pratik ve doğru temsiliyet bu açıdan birlikte görev aldığım arkadaşlarımın, yoldaşlarımın varlığı, çizginin ve anlayışın varlığıyla doğru orantılıdır.

Gecikmiş-geciktirilmiş tarihi buluşma

Doğal olarak Figen Yüksekdağ’ın HDP’deki varlığı da hiçbir zaman kişisel olmadı. Ayrıca kendimi hiçbir zaman Türkiye sosyalist hareketin HDP’deki tek temsilcisi olarak da görmedim. Ama sosyalist fikre, 21. yüzyılda devrim ve sosyalizmin güncelliğine inanç ve bağlılık çizgisini temsil ettiğimi de hiçbir zaman unutmadım. Bu ara da HDP ufku ve elde edilen başarılar tam da Sayın Öcalan’ın tespit ettiği gibi sosyalizm iddiası ve Türkiye devrimci demokratik hareketin kendini yeniden üretme, yeni gelişim dinamikleriyle buluşma alanı oldu.

Kürt Özgürlük Hareketi’yle Türkiye sosyalist hareketin gecikmiş-geciktirilmiş tarihsel buluşması, her iki tarafı da tamamladı. Genellikle Kürt siyasetinin Türkiyelileşmesinden söz edilirdi ama ciddi ve köklü bir sorun olarak Türkiye sosyalist ve demokratik cephesinin Kürdistanileşmesi konusu çoğunlukla geriden gündemleşirdi. Kürt hareketiyle Batı’dan kurulan ve öz olarak ittifakçı-destekçi düzlemi aşamayan ilişki, HDK-HDP süreciyle birlikte niteliksel bir sıçrama yaşadı. Hala bu niteliksel değişimin tamamlandığını söyleyemem ama ilerlemenin sürdüğü de kesin. Benim eşbaşkanı olarak HDP’deki rolüm bu niteliksel sıçramaya ve gelişmeye katkı sunmaktı. Yıllar boyunca Doğu’yla Batı arasında oluşan ve derinleşen yarıkları kapatmak için genel bir rol görev icrası ise yeterli değildi. Bunun için birilerinin olağan sınırları aşması, Kürt halkıyla Türkiye solu arasındaki ihtiyat barikatlarını devirmesi gerekiyordu. Bu bazen benim örneğimde olduğu gibi “fazla Kürtleşmek” olarak algılanabiliyordu tabi ama bazı ezberlerin aşılması çok ama çok daha önemliydi.

Bugün dönüp baktığımda, tutuklanmamıza kadar yaşanan HDP sürecinin çok boyutlu ve özdeşleşme merkezli bir süreç olduğunu söyleyebilirim: Eylemimle, o eylemin bütün boyutlarıyla asli ve tali yanlarıyla olabildiği kadar özdeşleşme… Elbette sonuçları tartışılabilir. Bu hikayede mutlak bir başarı olmadığı gibi, mutlak bir başarısızlık da yok. Ama cezaevlerinin HDP’li DBP’li siyasetçilerle doldurduğu böyle bir zamanda hâkim siyasi statükoyu can evinden rahatsız ettiğimiz kesin. Direnişin ve kazanma azminin anlamı derinleşerek sürüyor.

Kaynak: Yeni Özgür Politika