BÖLGE DEVRİMİNİN TEORİK ÖNCÜLLERİ

| Toprak Akarsu |

1.

Devrimci komünistler, 20. yüzyıl boyunca devrimlerin, emperyalist zincirin tek tek halkalarından kırılarak gerçekleşebileceği öngörüsünden hareket ettiler. Bu devrimci teori, emperyalistler arası çelişki ve mücadeleler, kapitalizmin eşit olmayan gelişme yasası nedenleriyle ulusal ekonomileri bir zincirin halkaları gibi birleştiren emperyalist dünya sisteminin en zayıf halkadan kırılabileceğine dayanıyordu. Ekim devrimi ve 20.yüzyıl devrimleri Lenin’i doğruladı. Bu öğreti emperyalist küreselleşme evresi koşulları altında halen geçerliliğini koruyor, yürürlükte kalmaya devam ediyor.

20. yüzyılın devrimci deneyim ve kazanımlarını sıkı sıkıya sahiplenen marksist leninist komünistler, 2000’li yılların girişinde, dünyadaki temel gelişmelerin materyalist analizine dayanarak, “gelinen aşamada kapitalizmin genişliğine ve derinliğine, sermaye, ticaret ve teknolojinin uluslararasılaşmasında ulaştığı boyutlara bağlı olarak, tek tek ülke devrimlerinin yanı sıra bölgesel devrim olasılığı”nın güçlendiğine dikkat çekiyorlardı:

“Günümüz gerçekleri, devrimlerin zaferi için, devrimci proletarya, halklar ve komünist öncülerin enternasyonal eylemlerini ve birliğini çok daha gerekli hale getirmektedir. Gerek bu nedenlerle ve gerekse emperyalistlerin ve yerel burjuvazilerin, halkları şovenist çatışmalara sürüklemeleri karşısında, halkların kardeşliğinin bir biçimi olarak, bölgesel federasyonlar özel bir önem kazanmıştır. Bu, bugün emperyalist saldırganlık ve savaşların en çok yoğunlaştığı Ortadoğu-Balkanlar-Kafkasya bölgesi için çok daha gereklidir. Partimiz, bölgemizde halklarımızın devrimci federasyonunu savunmaktadır. Birleşik ve enternasyonal eylemin koşulları artmasına rağmen, devrimler dengesiz gelişecektir. Ama zamandaş veya eş zamanlı olmayan biçimde zafere ulaşacak bölge halklarının devrimlerinin önüne, partimiz, halkların federatif birliğini program olarak koymaktadır ve olanaklı olan bu hedefi gerçekleştirmeye çalışacaktır.”

Marksist leninist komünistler, devrim anlayışı ve devrimci programın yenilenmesi yolunda ön açıcı teorik ilerlemeler kaydettiler. Esasen dünya komünist hareketinin devrimci niteliğini git gide kaybetmesi, yanı sıra da ideolojik korkuluklar (örneğin troçkizm korkuluğu!) nedeniyle komünistlerin yaklaşmaya çekindiği ve unuttuğu dünya devrimi amaç ve sloganını yükselterek dünya komünist hareketinin devrimci kazanımlarını açığa çıkartma ve sahiplenme çizgisinde yürüdüler.

2.

Bölge devrimi kavramı ilk defa kullanılıyor değildi. Üçüncü Enternasyonal’in bölge devrimi görüş açısı zaten vardı. Örneğin Balkan federasyonu önerisi bu görüş ve yönelimin ürünüydü. Bölgesel federasyonlar, komünist programın “dünya proletarya diktatörlüğü” hedefine bağlanmıştı.

Che başta gelmek üzere Latin Amerika devrimcilerinin bölge ve hatta kıta devrimi kavram ve perspektifi vardı.

Marks ve Engels’in “devrimin sürekliliği” ve II. Enternasyonal’in “dünya devrimi” kavramları, 1848 devrimlerinin deneyimlerine dayanır ve söz konusu olan Avrupa’dır. Aslında 19.yy sonu ve 20.yy başında sosyalist harekete egemen olan “dünya devrimi” kavram ve perspektifi de bir nevi bölge ya da kıtasal bir bölge devrimini, Avrupa devrimini kapsamaktadır.

Marksist leninist komünistler “bölge devrimi” kavrayış ve kavramına 2000’lerin girişinde “günümüz emperyalizmi”, günümüzde devrimin koşulları ve olanakları tartışmaları zemininde ulaştılar. Bölge devrimi perspektifi, marksist leninist komünistleri genel antiemperyalist mücadeleyi bölgeler düzeyinde somutlaştırma yaklaşım ve çabasına yöneltti. Devrimci ve komünist örgütlerin katılımıyla Balkanlar ve Ortadoğu Konferanslarının örgütlenmesi, bölgesel antiemperyalist mücadele koordinasyonlarının kurulması yolunda inisiyatif alındı, somut çabalar harcandı, kurulan yapılar yaşatılıp işlevli hale getirilemediyse de deneyim biriktirildi.

3.

Bölge devrimi kavramı, ilk anda “türdeş” bir mekanın söz konusu yapıldığı izlenimi vermekte, homojen bir mekanın betimlendiği imgesini tahrik etmektedir. Ancak gerçek böyle değildir. Elbette bölge bir mekandır. Kuşkusuz coğrafi bir gerçekliğe de dayanır, ancak tarihsel olarak oluşmuş iktisadi, sosyal, kültürel ve hatta siyasi bir mekandır. Ancak ulus devlet ya da bölgesel federasyon, konfederasyon gibi bir siyasi, kültürel, sosyoekonomik mekan da değildir. Bölge, diğer, başka bölgelerle ilişki, etkileşim ve geçişkenlik halindedir. Sınırlar, kesin değil belirsiz ve oynaktır. Birçok ülke ve ulusu, ulusal topluluğu, sayısız dilleri, kültürleri, inanç topluluklarını kapsar. Sosyoekonomik ve siyasi bakımdan belli ana çizgilerin benzerliklerine karşın homojen değildir. Fakat yine de her bölgeyi, diğer bölgelerden ayıran, “kendisi yapan”, tarihsel olarak şekillenmiş belli karakteristik çizgiler, özellikler vardır.

4.

“Bölgeselleşme”nin en derin kökleri, insanlığın bütün varoluş tarihine yayılan eşitsiz gelişme gerçekliği ve yasallığındadır. İnsan toplumları, doğa koşullarına yüksek düzeyde bağımlılık altında farklı bölgelerde oluşmuştur. Doğal koşullara yüksek bağımlılık coğrafi bakımdan “uzak” toplumların etkileşimini sınırlandırır. Tarih boyunca üretim deneyiminin, bilginin, emek üretkenliğinin, bilimin ve tekniğin gelişmesi temelinde insanlığın doğal koşullara bağımlılığı git gide azalır, tarihin değişik eşiklerinde bölgeler kerte kerte genişler, “yapısal” değişime uğrar, ancak gelişmenin eşitsizliği ve buna dayanan bölgeselleşme eğilimi varlığını korur, işlemeye devam eder. Eşitsiz gelişme insanlığın bütün varoluş zamanlarının süregelen temel bir gerçekliğidir.

Coğrafyanın tanıdığı imkanlar ve aşılması güç koşulların sınırlandırıcılığı, insan topluluklarının içerisinde hareket ettiği, değişik biçimlerde daha yoğun etkileşime girebildiği belli geniş mekansal havuzlar meydana getirir. Bu tarihsel mekanlarda yüz yıllar ve bin yıllar boyu yaşanagelen sayısız kitlesel göç dalgaları, ayaklanmalar ve nüfus hareketleri, savaşlar ve fetihler, meta ekonomisinin gelişimi ve ticaret, kültürel etkileşim, “bölgesel çizgiler”i belirginleştirir.

5.

Açıkça görülüyor ki, yaygın olarak sanıldığı gibi, gelişmenin eşitsizliği kapitalizm dönemine ait, kapitalizm koşullarından neşt etmiş bir gerçeklik, yasallık değildir. Kapitalizmin öngününde dünya halk toplulukları farklı gelişme evrelerinde bulundukları içindir ki, kapitalizm kendisine öngelen eşitsizlikleri hazır bulmuştur. Kapitalizm öncesinde dünya ölçeğinde birleşik bir gelişme hiç olmadı, oluşamazdı da. Kapitalizm kendisiyle birlikte bir dünya pazarı yaratarak kendisinden önceki bütün yapıları dünya pazarı ve kapitalist sistem içerisinde birleştirme, kendisine tabi kılma, eklemleme, dönüştürüp benzetme yönünde ilerledi. Kapitalizm, “bütün dünyayı fethederek” bir dünya sistemi olarak belirdiğinde eşitsiz gelişmeyi yeniden üreterek sürdürdü, ancak bütün önceki zamanlardan farklı olarak, eşitsiz gelişmeye birleşik bir nitelik kazandırdı.

Sömürgecilik kapitalist üretim biçiminin gelişimine olduğu kadar, eşitsiz gelişmenin şiddetlenmesine de büyük bir itilim kazandırdı. Kapitalizmin tekelci kapitalizme geçişiyle dünyanın bir kaç büyük emperyalist devlet arasında toprak yönünden paylaşımının tamamlanması ile oluşan emperyalist dünya düzeni, ulus devletleri-ulusal pazarları bir zincirin halkaları gibi birleştirdi. İki emperyalist dünya savaşı gerçekliği ve 20.yüzyıl devrimlerinde tanık olunduğu gibi eşitsiz birleşik gelişme sıçramalı bir nitelik kazandı.

6.

Kapitalistler, tekeller ve tekel grupları arası rekabet gibi uluslararasılaşma eğilimi de kapitalizmin itici güçleri arasındadır, kapitalizme içkin ve yapısaldır. Uluslarasılaşma hem bölgesel düzeyde lokal ve hem de dünya çapında genel biçimde gelişir ve gerçekleşir, “iki biçimli” veya “iki boyutlu”dur. Bu iki boyutluluk kendini emperyalist küreselleşme evresi gerçekliği içerisinde çok daha belirgin biçimde gösterir.

Emperyalist küreselleşme döneminde tek tek ulusal ekonomilerin toplamından oluşan dünya pazarı geride kalır. Dünya tekelci burjuvazisinin egemenliği altında bütünleşmiş dünya pazarı oluşur. Tekeller arası rekabet, giderek daha az sayıdaki dünya tekeli arasında şiddetlenmekte, bu da “dünya tekellerinin belli bir ulus devletin ve çoklukla ekonomik entegrasyonların ekonomik siyasal gücünü arkalayarak bütünleşik dünya pazarı üzerindeki hakimiyetini genişletmesi ekseninde gelişmektedir.” (Sema Duru Boran, Emperyalist Küreselleşme Evresi, Marksist Teori Sayı 16) Emperyalist küreselleşme evresinde tekeller ve emperyalist devletlerarası rekabet keskinleşirken “bölgesel entegrasyonlar yoluyla rekabet karakteristik” hale gelmektedir. Ulus devletleri yeniden yapılandırarak gelişmesi önünde engel olmaktan çıkartan emperyalist küresel düzen, “bölge mekanlar”ın iktisadi entegrasyonuna itilim kazandırıyor. Emperyalist küreselleşme evresinde eşitsiz birleşik gelişme yasasının işleyişinin “sıçramalı” niteliği önceki döneme kıyasla daha da çarpıcı bir hal alır.

7.

Emperyalist küreselleşme döneminde uluslararasılaşmanın bölgesel düzeyde lokal boyutu da itilim kazanır, bölgesel entegrasyonlar yoluyla rekabet karakteristik hale gelir. AB, Nafta, Şangay Beşlisi bölgesel entegrasyon eğiliminin yansımalarıdır.

20.yy.’da kapitalistleşerek dikkate değer bir sermaye birikimine ulaşmış ülkeler, dünya çapında anlamlı bir kapitalist rekabet gücünü ifade etmeseler de bölgesel bakımdan durum farklıdır. Küresel emperyalist düzende kendilerine yer arayan bu ülkeler kendi durumlarının baskısı altında bölgelerinde etkin olmaya yönelirler. Böyle bir konuma sahip ülkelerin genellikle uluslararası birliklere, belli emperyalist ülkelere, tekellere ve tekel gruplarına sırtlarını dayayarak bölgelerinde etkin olama çabasını yükseltmeleri de bölgeselleşme eğilimini besler.

8.

Her bir bölgenin emperyalist küresel düzendeki yerinin bir ve aynı olmadığı da kaydedilmeye değer. Örneğin Avrupa’nın emperyalist küresel düzendeki yeri ile Ortadoğu’nun yeri tamamen farklıdır. İlki emperyalist küresel düzenin merkezi içerisinde yer alırken diğeri merkezin sömürü ve talan alanıdır. Bölgeler arası farklılıklar antagonist çelişkileri barındırmakta ya da yataklık etmektedir.

Tarihsel olarak oluşmuş Ortadoğu bölgesi, yüz yıldır kapitalist emperyalizmin egemenliği altındadır. Bölgeyi siyasal coğrafyalara (“ülkelere”) ayıran “iç sınırlar”, büyük ölçüde 20.yüzyılın başında ve birinci dünya savaşı sürecinde ve sonucunda emperyalistler tarafından çizilmiştir. Emperyalist haydutların bölgeye dayattığı düzen yerel egemen sınıflar (modern feodal aristokrasi ve işbirlikçi burjuvazi) ile işbirliğine dayanır. Ortadoğu’nun modern despotlukları devlet örgütleri olarak emperyalist dünya düzeni sayesinde ayakta kalmaktadır, varlıklarını emperyalizme borçludur. Diğer yandan aynı modern militarist, bürokratik despotluklar emperyalizmin bölgeyi hegemonyası altında tutabilmesinin, sömürge düzenini devam ettirebilmesinin temel dayanakları ve araçlarıdır.

Muazzam petrol ve doğal gaz kaynaklarının paylaşımı ve taşıma yollarıyla birlikte kontrol altında tutulması, yerel gerici egemen sınıflar ile emperyalistler arasındaki çıkar ve işbirliğinin temelini oluşturmaktadır. Fakat sorun bundan daha kapsamlı ve derindir. Emperyalist dünya düzenin ekonomik çarklarının damarlarında petrol ve doğal gaz enerjileri dolaşmaktadır. Petrol ve doğal gaz rezervleri, üretimi ve taşıma yolları emperyalistlerin dikkat merkezinde durmaktadır. Bu nedenle bölge, emperyalistler arası dünya egemenliği mücadelesinde merkezi bir konuma sahiptir. Ortadoğu “sorunu” dendiğinde emperyalist küreselleşme düzeninin bekası söz konusu olmaktadır.

Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün tipik modern, militarist ve bürokratik despotluklardır. Egemen Arap islam milliyetçiliği despotik rejimlerin meşruiyet taşıyıcısıdır. Dönem dönem bugün olduğu gibi askeri veya yarı-askeri karakteri çarpıcı biçimde öne çıkan, militarist bürokratik niteliği ve gerici Arap milliyetçisi karakteri daha belirgin Mısır da benzer despotik devlet biçimleri arasındadır. Suriye de benzer bir yapıdadır. Hatta burjuva demokrasisi görünümlü ırkçı İsrail siyonizminin ve Şii şeriatına dayanan İran molla rejiminin devlet yapıları da ideolojileri çok farklı olmasına karşın benzer militarist, bürokratik ve despotik devlet yapılanmalarıdır. Militarist bürokratik despotik devletler ülke halklarının, toplumun demokratik bilincinin ve kültürünün gelişmesini önlemeyi varlık nedenleri saymaktadır. Bölge halklarını kurulu düzenlerine en yakın tehdit olarak gören despotik diktatörlükler, halk düşmanı oldukları kadar, işbirlikçi ve uşaktırlar.

Dünyanın emperyalist efendileri de yerel egemen sınıflarla aynı duygu ve inancı paylaşmakta, bölgede emperyalist dünya düzeninin varlığı ve devamının bölge halklarının kontrol altında tutulmasına bağlı olduğunu çok iyi bilmektedirler. Büyük Ortadoğu Projesi vb. stratejik yönelimler, bu sömürgeci emperyalist bilinç ve iradenin yansımalarıdır.

Bugünkü küresel emperyalist dünya düzeni içerisindeki merkezi konumu nedeniyle bölgedeki mücadeleler dünyanın ve insanlığın geleceğini belirleyecek potansiyele sahiptir.

Ortadoğu’da Bölgesel Devrimci Durum Ve Bölge Devrimi

Ortadoğu, emperyalist küreselleşme döneminin bütün çelişkilerinin en keskin biçimde açığa çıktığı ve düğümlendiği bir bölgedir. Bu yetmezmiş gibi, emperyalist sömürgeciliğin yüz yıllık koruyucu, kollayıcı hegemonyası altında ve yerli işbirlikçi egemen sınıflar marifetiyle özenle tarihin tortusu biçiminde yaşatılan dinler, mezhepler, uluslar, cinsler arasındaki kadim çelişkiler en keskin biçimleriyle içi içe geçip karmaşıklaşarak, üst üste binip, birikip ağırlaşmaktadır. Bu durum bölgemizin devrim ya da kahredici bir çürüme ve çöküş diyalektiğini meydana getirir.

Dünya tekelleri ve tekel grupları ile uluslararası tekeller ve tekel grupları arasındaki çelişkiler kendini en keskin biçimleriyle bölgede göstermektedir.

Aynı şey emperyalistler ve emperyalist gruplar arası çelişkiler için de geçerlidir.

Dünya tekelleri ve tekel grupları ile uluslararası tekeller ve tekel grupları, bölge pazarı, bölgenin zengin petrol ve doğal gaz kaynakları için kıyasıya rekabet ve mücadele içerisindedir.

Bir yanda dünyanın büyük fosil yakıt yatakları üzerine oturan bölgede bir avuç burjuva, modern aristokrat, modern tefeci parababası ve onların uşağı halk düşmanı bürokrasinin oluşturduğu işbirlikçi egemen sınıflar; diğer yanda yoksul onmilyonlar, yoksul halk. Bir yanda bölgenin doğal kaynaklarını yağmalayan emperyalizm, dünya tekelleri ve uluslararası tekeller; diğer yanda on milyonlarca yoksul. Dünyanın en lüks otelleri, en savurgan, en aşağılık burjuva yaşam biçimleri bir yanda; kaos, savaş ve yıkım, yoksulluk ve sefalet diğer yanda! Yoksulluk ve zenginlik arasındaki uçurum bölgede korkunç boyutlara varmaktadır.

Dünyanın efendileri emperyalistler, dünya tekelleri ve uluslararası tekeller ile bölgedeki gerici milliyetçi işbirlikçileri arasındaki çelişkiler de kaydedilmeye değer.

Bir yanda enerji damarları bölgedeki petrol ve doğal gaz tarafından beslenen dünya kapitalizminin devasa boyutlara ulaşan üretimi; diğer yanda sanayi ve tarımsal üretimin fazlaca gelişmediği bölgede petrol gelirleri ve ticarete dayanan bir nevi rant ekonomisi. Emek sermaye çelişkisinin lokal geri-gelişmemiş biçimleri ile en gelişmiş biçimlerinin içe içe geçtiği bir yapı.

Bölge emperyalist küreselleşme döneminin sömürgeciliği ile halklar arasındaki çelişkinin keskinleştiği alanların başında gelmektedir. Bölgedeki savaşlar, sadece had safhaya ulaşan bölge içi çelişkilerin değil aynı zamanda emperyalist küreselleşme döneminin bütün çelişkilerinin adeta bölgede düğümlenmesinin ve keza emperyalist haydutların dünya egemenliği mücadelesinin de sonucudur.

Birçok durumda değişik dil, halk, ulus-ulusal topluluk aidiyetleriyle de birleşen başlıca üç tek tanrılı din, Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık arasındaki kadim tarihsel çelişki ve mücadeleler, keza islam içi Şii-Sünni tarihsel bölünmesi, çelişki ve mücadeleleri, bütün diğer çelişkileri derinden etkilemektedir. Sünni islamdan esinlenerek oluşturulmuş değişik cihatçı radikal yapılanmalar dahil Sünni İslam içi çelişkiler de tablonun tamamlayıcı renkleri içerisindedir.

Bölgenin tarihsel sosyal gerçeklikleri aşiretler, ulusal topluluklar, uluslar ve ülkeler arasındaki çelişkiler ve düşmanlıklar yaygın ve güçlüdür. Şii-Sünni eksenlerinde açığa çıkan bölgesel uluslararası politikalarda görüldüğü gibi, oldukça keskindir. Mısırda Müslüman-Hristiyan, Filistin’de Yahudi-Müslüman kutuplaşmaları, çelişki ve mücadeleleri kadim tarihin uzantıları olmakla birlikte çağdaş sorunlar, çıkarlar ve çelişkiler ile de harmanlanıp birleşmektedir.

Bölgede toplumsal cinsiyet çelişkisi ve bölünmesi, erkek egemenliği, kadının yasa önünde eşitliğini dahi reddeden en kaba ve ilkel biçimlerde varlığını sürdürebilmektedir. Suudi hanedanlığı yalnızca en gerici islam şeriatı yorum ve uygulamasıyla İslamik gericiliğin değil aynı zamanda kadının köleleştirilmesinin de merkezidir. Zenginlik, para ve servet, lüks sömürgecinin işbirlikçisi erkekliğin elinde toplanırken cehalet ve sefalet, insani haklardan yoksunluk, erkeğe kölelik bu aynı erkek tarafından kadının kaderi haline getirilmiştir.

Denilebilir ki, diğer bütün çelişkiler bölgede hemen bütün ülkelerde git gide daha belirgin olarak devlet halk çelişkisi biçiminde keskinleşmektedir. Bu, Sünni şeriatına dayanan Suudi krallığı için de, Şii şeriatın dayanan İran İslam Cumhuriyeti için de, Siyonist İsrail için de geçerlidir. Tabi ki devlet halk çelişkinin derinlik ve keskinlik derecesi ülkeden ülkeye değişmektedir.

Demek ki, 2010 Aralık’ında Tunus’ta Muhammed Bauzizi’nin genç bedenini ateşe veren protestonun bütün bir Ortadoğu bozkırını tutuşturması tesadüfi değildi, onun alevleri olmasa bir başka ateş bölge devriminin pimini çekecekti. Kuşkusuz bölgede on yıllara yayılan Filistin direnişi ve özellikle Kürdistan ulusal özgürlük mücadelesi bölgede başlıca devrimci merkez olmaya devam ediyordu, ama yeni tarihsel bir devrim süreciydi, bölge devrimiydi başlayan. Ve bölge devrimi Rojava’da elle tutulur bir hal aldığı gibi devrimci Kürdistan’ı kendi manyetik alanı içerisine çekti, Kürdistan devrimi bölge devrimiyle sımsıkı bağlandı. Kürt halkı bölge halklarının önderi konumuna yükseldi.

Bauzizi’nin tutuşturduğu ateş Akdeniz Afrika’sı ve Ortadoğu’yu sardı. Libya, Mısır, Ürdün, Bahreyn, Suudi Arabistan, Irak, Yemen, Suriye dahil bütün Arap coğrafyasını dolaştı. Kürdistan ve Türkiye’ye kadar yayıldı. Etkilerini İran’da da gösterdi. Halk ayaklanmaları olgunlaşan bölgesel devrimci durumun sonucuydu. Yer yer despotları yere çalan fakat amaçlarına ulaşamayan bölge devrimi, açığa çıkardığı halkçı devrimci iktidar ile en ileri kazanımını Rojava Kürdistanı’nda elde etti.

Bauzizi’nin çaktığı ateşle Ortadoğu bölge devriminin fay hatları harekete geçmiştir. Bugün 1. emperyalist paylaşım savaşı ile Ortadoğu’da çizilen sınırlar, kaos, savaş ve devrim koşulları tarafından fiilen ortadan kaldırılmaktadır. Sorgulanan ve artık ayakta duramayan, yüzyıldır bölgede egemen olan emperyalist düzendir. Emperyalist dünya düzeni bölgede kriz halindedir. Bölgeyi eskisi gibi kontrolü altında tutamamakta, eski yönetim yöntemleriyle idare edememektedir.

Emperyalist sömürgeciliğe bölge halklarının rızasını oluşturmakla görevli işbirlikçi bürokratik ve despotik rejimler de bu işlev ve görevlerini yerine getiremiyorlar. İşbirlikçi egemen sınıflar eski despotik yönetim biçimleriyle yönetemez hale gelmiş bulunuyorlar. Emperyalist sömürgeciler ve bölgesel dayanağı işbirlikçi sınıflar henüz kaos ve savaş dışında bir seçenek oluşturabilmiş değiller.

Bauzizi’nin eylemini tarihsel kılan gerçeklik, bölge halklarının artık despotluklara boyun eğmek ve eskisi gibi yaşamak istemediğini açığa çıkarmasıdır. Bölge halkları başkaldırarak, işbirlikçi despotları alaşağı ederek özgür ve onurlu yeni bir hayat istemini dünyaya haykırmışlardır.

Emperyalistler Osmanlı İmparatorluğu sonrası Ortadoğu’yu dizayn ederken Kürdistan’ı da dört parçaya böldüler. Parçalanmış Kürdistan bugün üzerinden geçen sınırları, hem bölgedeki emperyalist düzeni ve hem de despotik gerici milliyetçi diktatörlükleri tehdit eden muazzam bir devrimci volkana dönüşmüş bulunuyor. 20.yy’nin son on yılları Güney’de, Doğu’da ve Kuzey’de büyük mücadelelere tanıklık etti. Bölge ve Kürdistan devriminin ulaştığı en ileri düzey ve en görkemli eser Rojava devrimi oldu. Kadın eşitlikçi, diller ve ulusal topluluklar bağlamında egemenlikçi değil çoklu-tutarlı demokratik, doğrudan halk örgütlenmesi olarak halkçı demokratik devrimci iktidar emperyalistlerin ve işbirlikçi despotik iktidarların kaos ve savaş seçenekleri karşısında halkın ve devrimin seçeneğini oluşturmaktadır. Yüzyılın başında tarihin “dışına” itilen, sömürgeci ulusal boyunduruğa vurulan Kürt halkı, sömürgeci boyunduruğu kırma ve kendini var etme mücadelesi içerisinde kaos, savaşlar ve devrimler döneminden geçmekte olan Ortadoğu’da tarih tarafından bölge ve dünya halklarının önünde yürüme konumuna itilmiş bulunuyor. Kürt halkımızın bu onurlu konumu ne kadar sürdürebileceği bilinemez. Eşitsiz gelişme yasası hükmünü sürdürmektedir. Kürdistan devrimi henüz çözemediği sorunları devrimci tarzda Türkiye’ye taşımakta ve ikinci devrimci cephenin gelişmesi için git gide artan biçimde ağırlığını koymaktadır. Türkiye’deki devrimci atılım, ikinci devrimci cephenin yükselişi, Kürdistan devriminin bu muazzam başarısı, Anadolu ve Mezopotamya halklarının birleşik devrimi insanlığa yeni bir kapı açacaktır.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 20