CİNS BİLİNCİ VE SINIF BİLİNCİ

| Sema Duru Boran |

“Cins bilinci” kavramına “sınıf bilinci” kavramı adına kuşkuyla bakmak, onda devrimden veya marksizm leninizmden feminist bir sapma görmek, bu kavram etrafındaki propaganda çalışmaları ve politik mücadeleyle “sınıf bilinci”nin, “sınıf mücadelesi”nin geriye itildiğine inanmak, komünist ve devrimci safların gerçeklerinden biri. Durum eşitsiz. Bu zihniyet kimi parti ve örgütler için erkek gücüne doğru daralırken, kimi parti ve örgütler için ise genel bir durum.

Şaşırtıcı sayılmaz. Çünkü kadın özgürlük mücadelesinin her devrimci arayış ve talebi, benzer sorularla karşılaşmıştır. Bugün tartışma götürmeyen “kadınlara oy hakkı” talebi dahi, 1907’de ilk Sosyalist Kadın Enternasyonali toplandığında, “sınıf mücadelesini bulandıracağı” biçimindeki erkek egemen gerici kaygılarla yoğun bir mücadele sonucunda kabul edilmiştir. Özel kadın örgütlenmesi fikri, buna önderlik eden Clara Zetkin’in Alman Komünist Partisi içinde esaslı mücadeleleriyle yaşam bulabilmiştir.

Bugün cins bilinci ile sınıf bilinci arasında bir çelişki görenlerin, “kabul ediyoruz elbette” diyeceği bir çok konu ve yaklaşım, 20. yüzyılda benzer tartışmaların konusu olmuştur.

Tüm İnsanlığın Kurtuluşu İçin Proletarya

Özel mülkiyetin ve sınıflı toplumların tümüyle ortadan kalkışının maddi temeli (bunu hem mümkün, hem zorunlu kılacak bir toplumsallaşmış üretim) ile, onun öznesi olan toplumsal kuvvet (proletarya) kapitalizmde ortaya çıktı. Proletarya, gerek bu üretim biçiminde tuttuğu yer, gerekse mülkiyetle ilişkisi (mülkiyetsizliği) nedeniyle, nesnel çıkarı kendisiyle birlikte tüm sınıfların ortadan kaldırılması olan sınıf olarak, tüm insanlık bakımından toplumsal kurtuluşu kendi sınıfsal niteliklerinde barındıran sınıf olarak, kapitalizmin mezar kazıcısı ve sınıfsız toplumun öncüsü olan sınıf olarak tarihsel bir misyona sahipti.

Şu halde, proletarya, tüm diğer ezilen ve sömürülen kesimlerin kurtuluşunu, bu niteliklerinden dolayı en önde, en tutarlı biçimde temsil edebileceği için ve temsil ettiği oranda tarihsel rolünü oynayabilir.

Lenin’in Karl Kautsky’den aktardığı ifadeyle, işçi sınıfının mücadelesi, sosyalizm mücadelesiyle eş anlamlıdeğildir:

“…şöyle denmektedir: …’sosyalist bilinç, proleter sınıf mücadelesinin zorunlu ve doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkar.’ Ama bu kesinkes yanlıştır. Sosyalizm ve sınıf mücadelesi, yanyana doğar, birbirinden değil; herbiri farklı koşullarda ortaya çıkar” (Ne Yapmalı?)

Proletarya için “sınıf bilinci” nedir?

“Eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermede eğitilmemişlerse, ve işçiler bunlara karşı, başka herhangi bir açıdan değil de, sosyal-demokrat açıdan tepki göstermede eğitilmemişlerse, işçi sınıfı bilinci, gerçek bir siyasal bilinç olamaz. (…) Kim, işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla ya da hatta esas olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal-demokrat değildir; çünkü, kendini iyi tanıyabilmesi için, işçi sınıfının, modern toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler konusunda tam bir bilgi, sadece teorik bilgisi değil, hatta daha doğru olarak ifade edelim; teorik olmaktan çok, siyasal yaşam deneyimine dayanan pratik bilgisi olması gerekir.”(Lenin, Ne Yapmalı?, Sol Yayınları, sf 88 – altını biz çizdik)

Lenin, sınıf bilincini bu şekilde tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda komünistlerin neden bütün sınıflar arasındaki ilişkileri devrimci eylemine konu yapması gerektiğini de açıklar:

“Siyasal sınıf bilinci, işçilere, ancak dışardan verilebilir, (…) işçilere siyasal bilgi vermek için ne yapmalı sorusuna yanıt, pratik içindeki işçilerin ve özellikle ekonomizme eğilim gösterenlerin çoğunlukla yeterli buldukları, “işçiler arasına gidilmelidir” yanıtı olamaz. İşçilere siyasal bilgiyi verebilmek için, sosyal-demokratlar nüfusun bütün sınıfları arasında gitmek zorundadırlar; onlar askeri birliklerini bütün yönlere sevketmek zorundadırlar.” (Lenin, Ne Yapmalı?, Sol Yayınları, sf 99 – altını biz çizdik)

Yani proletaryayı başlı başına, kendisi için bir amaç, sınıf bilincini, salt kendisi için bir bilinç olarak ele almak, komünistlerin değil ekonomistlerin fikri ve eylemidir. Ki, komünistlerin bütün bir mücadele tarihi, aynı zamanda bu akımlara karşı bir ideolojik ve siyasal mücadele tarihi olarak da gelişmiştir.

Ezilen Sınıf İçinde Toplumsal Ayrışma Olarak Toplumsal Cinsler

Peki toplumun yalnızca sınıflara değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyetlere ayrıldığı, sınıfların da bu cinsiyetleri içinde barındırdığı koşullarda cins bilinci nasıl bir rol oynar?

Toplumsal cinsler (ezen erkek cinsi ve ezilen kadın cinsi) kendi içlerinde sınıfsal ayrışmaya uğramıştır. Her iki cinsin (birinin ezen, diğerinin ezilen olarak) kendi içinde ortak cins çıkarları da vardır. Ancak ezilen cins bakımından tartışırsak, toplumsal cins içindeki sınıf ayrışması, egemen sınıftan kadınları, sınırlı cins kazanımlarıyla yetinmelerine yol açacak derecede tatmin edici sınıfsal ayrıcalıklara kavuşturmaktadır. Ezen cinsin aynı sınıftan mensupları da bu yönlü tavizleri ödünleyebilecek durumdadır ve tarihsel olarak da ödünlemiştir. Bu sınıf ayrıcalıkları, özel mülkiyetle bu ilişki biçimi, burjuva kadın-burjuva erkek çelişkisini antagonist olmaktan çıkaracak denli güçlüdür.

Sınıflar da toplumsal cinsiyetlere ayrışmıştır. Meseleyi bu kez de, ezilen ve sömürülen işçi sınıfı bakımından tartışırsak, ezen cinsin ayrıcalıkları, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin sürmesinden çıkarı olacak şekilde, büyük mülkiyet üzerinde tasarruf hakkına dayanmaz. Bu cins ayrıcalıkları, ezen cinsin proletaryası ile burjuvaları arasındaki çelişkiyi antagonist çelişki olmaktan çıkarmaz. Bu nedenle, cins ayrışması içindeki işçi sınıfının her iki kesimi de özel mülkiyete karşı rol oynayabilir. Ezilen cins konumundaki kadınlara ise, hem üretim, hem kişisel tüketim araçları/maddeleri üzerindeki özel mülkiyetin tüm maddi zemininin ortadan kalkışına dek kurtuluşunu sağlayamayacağı nesnel gerçekliğinden dolayı, toplumsal devrimde özel bir rol yüklenir, ki bunu aşağıda tartışacağız.

Peki, toplumsal cinsiyet ayrışması, yani Engels’in deyimiyle “monogam evlilikte kadın-erkek antagonizmasının gelişmesiyle” çakışan, tarihin “ilk sınıf karşıtlığı” ve “dişi cinsin erkek cinsi tarafından baskı altına alınmasıyla” çakışan “ilk sınıf baskısı”, sınıf bilinci üzerinde nasıl bir rol oynar?

Ezen erkek cinsiyle, ezilen kadın cinsi arasındaki mücadele, sınıf mücadelesinin görünümlerinden ve özel mülkiyetin tasfiyesinin toplumsal dinamiklerinden biri olur. Bu toplumsal dinamiğin devrimci özne tarafından aydınlatılıp tariflenmesi, örgütlenip yönetilmesi, sınıf mücadelesini tüm ezilen kesimler lehine keskinleştirip güçlendirir.

Cins bilinci değil, tam tersine toplumsal cinsiyet ayrımının proletarya saflarında belirsizleşmesi sınıf bilincini bulandırır.

“Cins bilinçsizlik” erkek proleter bakımından sınıf bilincini bulandırır, çünkü ezen cins olmaktan kaynaklı ayrıcalıkları, devrimci rolünü oynamasının önünde bir prangaya, ayakbağına, en azından zorlaştırıcı bir etkene dönüşür. Erkek proleterin kadın özgürlük mücadelesinde doğru tarafta saflaştırılmaması, en azından tarafsızlaştırılmaması, gerici ve karşıdevrimci yaklaşımlara, örgütlere, güçlere yedeklenmesi tehlikesini canlı tutar. Yıllar yılı dünyanın sayısız bölgesinde komünistlerin, “kadınların da ortaklaştırılacağı” söylemine hedef yapılması boşuna değildir. Böylelikle, ezilen sınıflardan erkeklerin geri bilincine dayanarak, proletaryanın sınıf savaşımının zayıflatılması amaçlanmıştır. Bu geri bilinçle herhangi bir uzlaşmanın, bırakalım doğru olmayı, etkili olma şansı bile yoktur. Ki erkek proleterin bu türden bir “cins bilinçsizliğini”, aynı zamanda “cins bilinci”, ama ezen cinsin geri cins bilinci, kendiliğinden bir erkek “cins bilinci” olarak tanımlamak da pekala mümkündür. Yani, bir cinse dahil olduğu ve söz konusu cinsler arasında toplumsal ayrışmanın olduğu, bir maddi gerçek olarak sürdüğü müddetçe, kendiliğinden veya örgütlü, sınıf bilinçli ya da sınıf bilincinden yoksun şekilde, her erkek ve kadın proleter, mutlaka bu ayrışmanın iki tarafından birinde saf tutacaktır. Çünkü, içinde yaşadıkları toplumsal gerçeklikten ayrı, bunun dışında düşünmeleri ve davranmaları mümkün değildir.

“Cins bilinçsizlik” kadın proleter bakımından da sınıf bilincini bulandırır. (Sahi, “proletarya”dan salt erkek proletarya anlaşılmıyor değil mi!) İçinde bulunduğu çifte sömürü boyunduruğuna, baskıya, erkek şiddetine, bir toplumsal cinsin mensubu olduğu için maruz kaldığını anlayamamak, bu duruma karşı koyabileceği bir toplumsal mücadele kanalı bulamamak, onun mücadele saflarına akışını zorlaştırır. Erkek egemen gelenekler, kapitalist sömürüyü doğallaştırıp meşrulaştıran en güçlü ideolojik silah olur kadına karşı. Üstelik, üzerinde baba-erkek, koca-erkek, abi-erkek şahsında gerçekleşen erkek şiddeti, baskısı, engeli, kadının dolaysız biçimde bu engele karşı da mücadele verme bilinci gelişmediği sürece, toplumsal mücadeleye katılımının fiili-fiziki engeli de olacaktır. Cins bilinçli kadın, dünyayı değiştirme mücadelesinin daha güçlü öznesi olur.

Her iki cins bakımından da kadın özgürlük mücadelesiyle doğru ilişkileniş, siyasal sınıf bilincini güçlendirir.

Ezilen Cins İçinde Bir Toplumsal Ayrışma Olarak Toplumsal Sınıflar

Proletarya içindeki cins ayrışması bakımından durum budur. Peki, diye soracaktır, “cins bilinci” kavramına “sınıf bilinci” kavramı adına kuşkuyla bakan, onda devrimden veya marksizm leninizmden feminist bir sapma gören anlayış; peki, “cins bilinci” yalnızca proleter kadınları kapsamadığına, cinsin genelini konu aldığına göre, diğer sınıflardan, özellikle de egemen sınıftan kadınlar şahsında bir sınıf uzlaşması anlamına gelmez mi?

Mesele “kadın çalışması”, kadın gündemli mücadeleler değil diye ekleyecektir; mesele, cins bilinci adı altında tüm sınıflardan kadınların ezilenler olarak nitelenmesi, devrimci öznenin içinde sayılması, böylelikle sınıf görüş açısının bozulması, komünist perspektiften sapılmasıdır!

Hatta, konu, pek de yüksek bir teorik soyutlama sayılamayacak kıyaslama ve örneklemelerle, Condelezza Rice’ın, Tansu Çiller’in, Angela Merkel’in şahsında tartışılacak, “bunlar da mı eziliyor”, “bunların da mı kurtuluşunu hedefliyoruz” hücumlarıyla sorun bir çırpıda aydınlatılacaktır!

Bu görüş açısını veya itirazı, soruyu ya da tezi dikkate alarak, konuyu bir de toplumsal cinsin, ezilen kadın cinsinin sınıfsal durumu bakımından ele alalım:

Yukarıda, toplumsal cinsin de bir sınıf ayrışması içinde olduğu söylenmişti. Ezilen kadın cinsi, gerek egemen sınıftan kadınları, gerekse proleter kadınlar dahil olmak üzere çeşitli ezilen sınıf ve tabakalardan kadınları kapsar.

(Şu notu düşerek devam edelim: Aslında kapitalizmin belli bir dönemine kadar, belli bir sınıfa “mensup” kadınlardan değil, belli bir sınıfa “ait” kadınlardan bahsedebiliriz. Çünkü padişah eşlerine varana dek tüm kadınlar, sermaye düzeni, kadını “dış dünya” ile temasa sokana kadar, belli bir sınıfa ait erkeğin “mülkü” olma dolayımından, o sınıfa ait olmanın ayrıcalıklarını ya da olumsuzluklarını yaşıyorlardı. Kendi başına, kendine ait varlıklar değillerdi. Kapitalizm döneminde ise kadın, kendine ait, kendinde şey olma halini kazanmıştır. Miras ve mülkiyet hakkı bakımından elde edilen kazanımlar burjuva kadınları, ücretli köleler haline gelme “hakkı” da proleter kadınları, bu koşulların toplamı ise genel olarak kadınları, kendi başlarına, belli bir sınıfın mensubu haline getirmiştir. Sonuçta her iki dolayımla da egemen sınıfla ilişkilenen kadının durumu, konumuz bakımından, aynıdır ve aşağıdaki gibidir!)

Hangi sınıf ve toplumsal tabakadan olursa olsun kadın emeği ve bedeni üzerinde erkek tasarrufu, sermaye düzeninde toplumsallaşmıştır. Sermaye düzeninde kadın, ev hizmetçisi/emekçisi olarak, işçi ve emekçi olarak ve genel bir meta olarak sömürülür ve her durumda sömürülür. Kadın bedeni, A veya B kadının bedeni değil, genel bir varlık olarak kadın bedeni, genel bir meta ve genel bir sermaye yatırım alanıdır.

Burjuvazi, kadınların belli bir bölümü için, burjuva sınıftan kadınlar için, erkek egemenliğinin cenderesini olabilecek en geniş hale getirmiştir. Sınıf ayrıcalıkları temelinde sahip oldukları, cins ayrımcılığı temelinde maruz kaldıklarının çok ötesindedir. Öyle ki, bu sınıftan kadınlar, iki yönden özel mülkiyet düzeniyle, erkek egemen düzenle barışık yaşayabilirler: birincisi, sınıf olarak, bizzat bu düzenin sürdürücüleri, egemenleri, mülk sahipleri ve bürokratları olarak. İkincisi, cins olarak da, kadın üzerinde sermayenin genel tasarruf hakkının sonuçlarını, sınıf egemenliğinin tanıdığı ayrıcalıklarla törpüleyebilirler. Ev emekçiliği, başkaca kadınlara devredilmiştir, kendi sınıflarının dışından gelecek erkek egemen tehditlere karşı güvenlik duvarına sahiptirler, yasalardan kağıt üstünde değil, fiilen yararlanma koşullarına da sahiptirler vb. Bunlar kadın düşmanı politikaların bizzat yürütücüleridirler, düzenin devamlılığını sağlayanlardır.

Küçük burjuva kadınların bir bölümü için, kapitalist düzen sınırları içinde köklü tavizler gerçekleşebilir. Örneğin Avrupa ülkelerinde küçük burjuva feminist hareketin gelişimine bağlı olarak yasal haklar, kreş vb olanaklara ulaşım, bireysel cinsel haklarda gelişim ve daha sayısız kazanım elde edilmiştir. Bu tavizlerin verilip verilmemesi, kadın mücadelesinin düzeyinin yanı sıra, bu ülkelerin genel siyasi ve iktisadi durumuyla da ilgilidir ve son tahlilde dönemseldir.

Ancak ezilen ve sömürülen sınıflardan diğer kadınlar içinse fiilen yararlanabilecekleri köklü değişimler ancak siyasal ve toplumsal devrim koşullarında gündeme gelebilir.

Yine de, tüm bunların ötesinde, kapitalist ekonomi büyük ölçekli ekonomidir, toplumsal ekonomidir, istisnasız tüm sınıf ve tabakalar arasındaki bütün maddi toplumsal ilişkiler de toplumsal ölçekte kurulur: tüm erkekler, tüm kadınları ezmektedir ve dolaysızca ezmektedir. Kadın bedeninin metalaşması, çıplak kadın bedeninin sergilendiği metalara bakma ayrıcalığını, eşit dağılımla olmasa da, tüm erkekler için toplumsallaştırmaktadır. Çıplak bedeni metalaştırılmış şu somut kadın, sınıfsal olarak, metayı tüketen şu somut erkekten çok daha yukarıda olabilir, ancak bu metayı kullanma eylemi, yine de, kapitalizmin olanaklarıyla, kapitalizmin ortaya çıkardığı kadının toplumsal olarak metalaşması koşulları sayesinde, erkek egemen ayrıcalığın kullanılmasıdır. Kadının sokağa, evin dışına yöneldiği bu düzende, bütün kadınlar taciz ve tecavüze uğrayabilir. Başbakanlar, bakanlar, şirket sahipleri ve yöneticileri vb dahil (hatta onlar şahsında) tüm kadınlar cinsel küfür yoluyla ezilebilir. Sınırsızca çoğaltılabilecek tüm bu örnekler, hiç kuşkusuz, tüm sınıflardan bütün kadınları etkileyen ezme, baskı, tahakküm biçimleridir.

Erkekle kadın arasındaki bu ilişkiyi doğru olarak toplumsal bir ilişki biçiminde kavrayan, bu ilişkinin önce kapitalizm, sonra emperyalist küreselleşme koşullarında aldığı özgün biçimi, bir toplumsal kesim olarak erkeklerin tüm gövdesiyle, bir toplumsal kesim olarak kadınları ezdiği, kadın ezilmesinin ev-aile sınırlarının ötesinde toplumsal ölçekte gerçekleştiği özgün biçimi doğru tanımlayan, cins bilincini de bu eksene yerleştiren marksist leninist komünistlerin, özelde de komünist kadınların, diyelim ki Tansu Çiller’le cins bilinci temelinde bir sınıf uzlaşmasına girebileceğini iddia etmek, örneğin ABD’nin Irak işgali karşısında çeşitli İslamcı kuvvetlerin nesnel olarak oynadığı antiemperyalist rolü vurgulayanlara, ırkçı faşist DAİŞ’in potansiyel destekçisi muamelesi yapmakla aşağı yukarı aynı şeydir. Bir toplumsal yasayı, ilişkiyi, nesnelliği doğru biçimde tanımlama konusundaki teori/program sorunu ile, bu nesnellik içinde hareket eden kuvvetlerden hangisiyle ne tür bir ilişki kurulacağı konusundaki strateji/taktik sorunu arasında dağlar kadar fark vardır.

Cins bilinci, evet, tüm kadınların tüm erkekler tarafından ezildiği bir toplumsal düzenin varlığının bilincidir. Ancak hayır, bu, söz konusu tüm kadınların cins bilincine sahip olabileceği veya erkek egemen düzene karşı mücadele edeceği anlamına gelmez. Çeşitli sınıflardan kadınların kadın özgürlük mücadelesinde nasıl ve ne düzeyde rol oynayacakları, bağlı bulundukları sınıfın, verili ülkenin maddi toplumsal gerçekliği içinde ne kadar ilerici bir rol oynayabileceğiyle de ilgilidir.

Önemli olan şu ki, bu koşullarda da cins bilinci kadınlar içinde sınıfsal bakımdan uzlaştırıcı değil, ayrıştırıcı bir rol oynar. Çünkü farklı sınıflardan kadınların, kadın özgürlük mücadelesinin çeşitli gündemleri karşısındaki tutumu farklı farklı olacaktır. Mümkün olan en geniş kadın kesimini, devrimci bir kadın özgürlük programı etrafında, kadın devrimi programı etrafında birleştirmek, bu kesimlerin örgütlü temsilcileriyle bu programı güncel taktikler bazında güçlendirmek üzere ittifaklar yapmak, her durumda sınıf mücadelesini büyütür, geliştirir. Kapitalist düzene karşı ezilen, emekçi yığınları saflaştırmayı kolaylaştırır.

Sorun, yukarıda özetlenen anlayışın sahiplerinin şu veya bu sınıftan kadınları ne kadar, kendi yaşamı hakkında karar verebilecek, reşit özneler olarak görüp görmedikleri sorunudur. Tarihi erkekler arasında sahnelenen bir oyun olarak kavrayanlar, büyük işlerin erkekler arasında döndüğünü, kadınların burada ancak hangi sınıfa/kesime aitse onu güçlendirici bir yedek rol oynayabileceğini zannedenler, toplumsal kuvvetleri doğru biçimde tarifleyip strateji oluşturamazlar elbette.

Cins Bilinci Ve Sınıf Hareketinin Gelişim Düzeyi

Konuyu bir de şu çok basit, ama çok işlevsel soru temelinde tartışmalı ve çok gerçek, her gerçek gibi de çok devrimci yanıtlar almalıyız: yığınların kendiliğinden hareketi ve sınıf mücadelesinin somut deneyleri bize ne söylüyor?

Nihayetinde kadın ve erkek proletarya için “sınıf bilinci”, kendi tarihsel misyonunun, özel mülkiyet düzeniyle uzlaşmaz çelişkisinin kavranması demek değil midir?

Peki, erkek proleter bakımından, özel mülkiyet düzeninin herhangi bir ayrıcalığının kabülü, erkek egemen kapitalist düzenin herhangi bir “nimetine” tenezzül etme hali, onun sınıf bilincinin geriliğine mi, ileriliğine mi delalettir? Bilinci ayrıcalıkla çarpılmış proleterin, sınıf bilinci geri midir yoksa ileri mi?

Ellerinde katledilen kadınların kanları bulunanların önemli bir kısmı, işçi ve işsiz, işçi sınıfı saflarından erkeklerdir! Kalan kısmın esasını da, yine devrimin temel müttefikleri, köy ve kent yoksulları oluşturuyor! Bu geri bilinç mi daha yakındır özgürlük ve sosyalizm mücadelesine? Kadınlar içinde cins bilincinin gelişimi, erkek egemen şiddetin, anlayış ve eylemin geriletilmesi, işçi sınıfının geçmesi gereken demokrasi okulunun en önemli derslerinden biri değil mi?

Özel mülkiyet düzenini meşrulaştıran ve kendi devrimci eylemini sınırlayan erkek egemen gericilik karşısında, ertelemeci, kabullenmiş veya ilgisiz davranması, kendi cinsinden ezilenlerin sorunlarına duyarsız kalması, kadın proleterin sınıf bilincinin geriliğini mi, ileriliğini mi gösterir? Cins bilincine sahip, erkek egemen düzenle kavgalı kadının, erkek egemen düzenle barışık kadından daha ileri bir devrimci potansiyele sahip olduğu çok basit, çok yalın bir gerçek değil midir?

Peki sınıf hareketi, çeşitli sınıflardan kadınların demokratik hareketlerinin gelişkin olduğu yerlerde mi, zayıf olduğu yerlerde mi daha ileridir?

Mısır, Tunus, Şili, İspanya ve sayısız ülkede gelişen son isyan dalgasına, başta gençlik, ezilen sömürülen tüm kesimlerden kadınların geniş, kitlesel, yer yer baskın katılım düzeyi bir yana, kadın hak ve özgürlükleri temelinde geniş hareketlerin ve bir dizi kadın örgüt ve kurumunun doğması eşlik etmedi mi?

Kadın hareketi gelişen sınıf mücadelelerinin, istisnasız her yerde ve her örnekte, hem bir ürünü, hem de bir öncü gücü olmuyor mu?

Evet, sınıf mücadelesi gelişince, kadınların cins bilinci de gelişiyor. Ve tersinden, kadınların cins bilincinin geliştiği ve sokağa taştığı her durum da sınıf mücadelesinin geliştirici dinamiklerinden biri oluyor.

Kadın, hangi nedenle (ulusal, sınıfsal) toplumsal mücadeleye girmek isterse istesin, ilk aşması gereken, yine de ev kapısının eşiğidir! Ve tıpkı, demokrasi mücadelesi içinde yetişmeyen proletaryanın sınıf bilincini geliştiremeyeceği gibi, erkek egemenliğine karşı mücadeleyi, günlük siyaset eksenine oturtamayan, belirsiz geleceğe, sosyalizme ve sonrasına erteleyen kadın da, bireysel ve kolektif olarak, cins bilinçli kadın haline gelemez.

Aynı zamanda, burjuva düzende kadınların siyasal ve toplumsal hak ve özgürlükler alanını genişletmek için verilen mücadelelerin kazanımları, kadınların örgütlenmesi ve siyasallaşması için daha elverişli koşullar doğurur. Tıpkı, 8 saatlik işgününün, işçi sınıfının örgütlenmesi için daha elverişli koşullar doğurması gibi. Oy hakkı, medeni yasalar ve ceza yasaları başta olmak üzere yasalar önünde eşitlik, boşanma hakkı, kadına yönelik erkek şiddetinin geriletilmesi, hepsi, kadınların toplumsal mücadelede özneleşmesi için daha iyi olanakları açığa çıkardığı gibi, kadınlar, bu mücadeleler içinde kolektif bilinci, birlikte hareket etme yeteneğini güçlendirir, siyasal mücadele deneyimi biriktirir.

Peki bu yalın gerçekler, kadın özgürlük mücadelesinin gelişimiyle işçi sınıfının siyasal mücadelesinin gelişiminin kendiliğinden iç içeliği kabul ediliyorsa, o halde karşı olunan nedir? Komünistlerin, bu gerçeği teorik olarak soyutlayıp, devrimci iradeyle buluşturup, özel olarak örgütlemeye yönelmesi mi?

Kadın hareketinin bu “kendiliğinden” ilerleyişini, devrimci saflara kadının katılım ve özneleşmesindeki “kendiliğinden yükselişi” görmekte, tanımlamakta, varlığını teslim etmekte en ufak bir marifet yoktur. Üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin özel karakteri arasındaki çelişki, yani kapitalizmin temel çelişkisi, toplumsal cinsiyet ayrımı üzerinde de işliyor. Burjuvazi, erkek egemen gericiliğe ne kadar ihtiyaç duyuyor ve onun ideolojik aygıtlarını ve zor araçlarını destekliyor, güçlendiriyorsa, kadını iki sömürü kanalı ekseninde, işgücü ve beden sömürüsü temelinde, sürekli artan, kitleselleşen tarzda, sokağa, evin dışına, toplumsal yaşam içine çekerek, erkek egemenliğinin yıkılış koşullarını da o kadar güçlendiriyor. Bu basit gerçeğin sonuçlarını, sadece marksist leninistler değil, tüm akım ve kurumlarıyla burjuvazi de görüyor. Burjuva partilerin kadınlar arasında kadrolaşmaya ve kitleselleşmeye artan yönelimleri, büyük şirketlerin, tekellerin yönetimde kadın kotası tartışmaları, ekonomik ve siyasal kurumlarının vitrininde giderek daha fazla kadın konumlandırmaları, bunların hepsi, bu toplumsal dinamiği düzen içine emme arayışlarıdır. Bu gerçek karşısında devrimci tutum, gerçeğin bilgisini zoraki olarak ve “donmuş” tarzda kabul etmek değil, bu toplumsal dinamiği düzen karşısında saflaştıracak programı, stratejiyi ve örgütsel araçları kurmak, günlük siyaseti, taktikleri bu temelde düzenlemektir.

“Cins bilincinin sınıf bilincini belirsizleştirdiği” tezi, gerçeğin tarifi ve kabulünden de fazla, işte bu devrimci tutumun belirlenmesinde barikat oluyor.

Lenin, proletaryanın öncü misyonunu tartışırken diyor ki:

“Çünkü kendimizi, “öncü”, ileri birlik olarak adlandırmamız yetmez, öyle davranmalıyız ki bütün öteki birlikler bizim başta yürüdüğümüzü anlasınlar ve bunu kabul etmek zorunda kalsınlar. Şimdi biz, okura şunu soruyoruz: “öteki birliklerin” temsilcileri, biz “öncü” olduğumuzu söylediğimiz zaman, sadece bu sözümüzle yetinecek kadar aptal mıdırlar?” (Lenin, Ne Yapmalı? – altını biz çizdik)

Proletaryanın, demokratik kadın hareketince öncü kabul edilebilmesi için, öncülüğünü, siyasal eylemiyle, bu hakların kazanılması için en ileri mücadeleleri yürüterek kanıtlaması gerekmez mi? Peki bu eyleminde proletaryaya kim öncülük edecek? Onun cins bilinçli kadın temsilcileri değilse kim?

Komünistler Kiminle Uğraşmalı?

Cins bilinci ile sınıf bilinci arasında uzlaşmaz bir çelişki görenler, üstelik bu sanki bir siyasal partinin değil de, sadece kadınların çizgisiymiş gibi, kadın komünistlere, “bizimle uğraşacağınıza kapitalist düzenle, erkek egemen düzenle uğraşın” diye seslenirken, en yüksek adalet ölçütlerinin temsilciliğini yapmakta olduklarına, en ileri, en katıksız ML duruşu sergilediklerine emindirler. Ama bu, egemen uluslara, mezheplere, sınıflara özgü bilindik egemen kibrinin ezen cinsteki türevidir sadece!

Anlaşılamayan şu: tam da erkek egemen kapitalist düzenle uğraştığımız için, bu yaklaşımları es geçemeyiz. Çünkü bunlar erkek egemen kapitalist düzenle uzlaştırıcı yaklaşımlardır ve ileri bir sınıf bilincini değil, geri bir sınıf bilincini temsil ediyor. Çünkü proletaryanın, düzenin ideolojisiyle, ayrıcalıklarıyla bulanıklaşmış bir bilinç içinde olmasına izin veremeyiz. Çünkü biz kadın, erkek ve lgbti proleterlere, erkek egemen kapitalist düzenin, özel mülkiyet düzeninin tüm ayrıcalıklarını reddederek, erkek egemen kapitalist sömürünün ve baskının tüm biçimleriyle mücadele ederek, toplumsal mücadelede önderleşmesini öğütlüyoruz ve bu nedenle, sınıf bilincini kendiliğinden bilinç derekesine, ekonomik talepli günlük mücadeleler derekesine indirgeyen yaklaşımlarla uğraşmak zorundayız.

Yıllarca, Engels’in mirası, Zetkin’in komünist harekete kazandırdıkları bundan ibaret olduğu için değil, üretici biçimde bunları sahiplenemediğimiz için, “kadın-erkek el ele” düzleminde takılıp kalan, sınırlı bir teorik, örgütsel, siyasal ilerleme gösteren komünist hareket içinde bu tipten bir karşı karşıya geliş, özellikle komünist erkekler için “yeni bir durum” olarak şaşırtıcı ve kızdırıcı olabiliyor.

Ama doğrusu bu karşı karşıya geliş, komünist kadın için değil, esasen komünist erkek için yenidir! Yoksa komünist kadın, kendi gelişiminin ve eyleminin her durağında erkek egemenliğinin sınırlarıyla zaten çarpışma halindedir. Yani “cins bilinci” kavram ve yaklaşımıyla kadın ve erkek proleter, kadın ve erkek komünist karşısında bir cins ayrımı, karşıtlığı inşa ve icat etmek sözkonusu değildir! Sözü edilen, varolan ve sosyalizm mücadelesinin aleyhine işlemekte olan bir maddi gerçeği, bir nesnel çelişkiyi, bilinç ve iradeyle sosyalizmin lehine çevirmektir! Sözü edilen, kadının bütün ağırlığıyla zaten gördüğü, yaşadığı, hissettiği gerçeği, bu durumdan ayrıcalık temelinde etkilenen erkeğe göstermektir! Sözü edilen, kadını, birey olarak ve pek çok durumda neyle savaştığını bilmeksizin yürüttüğü bu mücadelede bilinçli kılmak ve ona kolektif mücadele alanı açmaktır!

Ve elbette bundan da ilerisidir: kadının, daha devrimci bir toplumsal dinamik ve devrimci özne olduğunun kabulü, bilinci ve eylemidir!

Ancak, bütün bu cins bilinci-kadın devrimi anlayışı ve pratiğinin asıl hedefi hiç de devrimci erkek, komünist erkek değildir! Komünist erkek, kendi devrimci dönüşüm eyleminin zayıflığı, marksist kadın devrimi çizgisinin kavranması ve uygulanmasındaki ilgisizlik ve yetmezlikleri nedeniyle kendisini hedef haline getirmektedir. Bu haliyle bile, kadın devrimi siyasal hattında ideolojik mücadelenin merkezinde değil, kıyısında durmaktadır. “Asıl kiminle” uğraşılması gerektiği yönündeki tartışmalar, erkeğin, egemenlik kültürüne göre şekillenmiş düşünüş ve duygulanış tarzı nedeniyle her konuda kendini merkeze yerleştirmeye pek eğilimli olmasından kaynaklanır. Yoksa, komünistler bakımından bütün bu siyasal program ve eylemin “asıl” hedefi, kadınları, hem de en başta işçi ve emekçi kesimlerden kadınları devrime kazanmak, devrimi de kadınlara kazanmak ve yeni toplumun nihai zaferine öncülük etmektir. Bu konuda komünist erkekler, pek alışkın olmadıkları bir şey yapmalı, kadınların bir eyleminin merkezi değil, ayrıntısı olduklarını, bu kadarının da hem bireysel, hem de kolektif olarak cins ayrıcalıklarından vazgeçme ve cinsini vazgeçirme eylemindeki kendi zayıflıklarından kaynaklandığını kavrama sorumluluğunu göstermelidirler.

Sosyalizmin Pratik Deneylerinin Öğrettiği

Bu “sınıf bilinci” kavrayışı, komünistlerin erkek egemen kapitalist düzene karşı mücadelesini sınırlayacağı kadar, sosyalist toplumun inşası için de gerçek bir görüş açısı darlığına dönüşür.

Cins bilinci, kadının kolektif özneleşme, kolektif toplumsal dinamik olma, kolektif örgütlenmesinin dayanağı, ideolojik zemini olarak, sosyalist toplumun inşasının da güvencesidir. Kadın özgürleşmesi ve toplumsal cinsiyet ayrımının son bulması, sosyalizmin inşası ve komünist topluma ulaşılmasında temel önemdedir. Sosyalist toplum, salt köy-kent, kafa emeği-kol emeği karşıtlıklarını değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet çelişkisini, cinsiyetçiliğin tüm görünümlerini de ortadan kaldırabildiği ölçüde komünizme doğru gelişebilir.

Erkek egemenliği, bütün sınıflı toplumsal düzenlerle iç içe geçerek, binlerce yıl toplumun düşünüş tarzını, kültürünü, geleneklerini, zihniyet ve duygularını şekillendirerek kendini üretmiş, adeta “tanrı vergisi” bir görünüm kazanmıştır. Kapitalist toplum bunun son halkasıdır. O nedenle de, mesele basitçe üretim araçları karşısındaki konumun değişmesiyle ortadan kaldırılamayacak kadar köklüdür. Yeni insanın, yeni bir dilde düşünen, yeni bir kalp kazanmış insanın, düşünüş tarzı, kültürü, gelenekleri, zihniyeti, duyguları bu temelde şekillenen insanın “tipik” hale gelmesini gerektirir. Bir başka ifadeyle, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması, yalnızca, cins ayrımlarını ortadan kaldıracak bir toplumsal dönüşümün ön koşullarını ortaya çıkarır, sorunu kendiliğinden veya otomatik olarak çözemez. Kararnameler, yasalar, bu değişimi gerçekleştirmeye yetmez. Erkek egemenliğinin toplumsal şekillenme üzerindeki tüm yansımaları, bu değişime direnç oluşturmaya devam eder.

Cins ayrımlarının nesnel temeli de sosyalizmde tam olarak ortadan kalkmaz. Yeni toplum, birincisi, soyun yeniden üretimi kapsamındaki, ev işleri ve çocuk bakımını toplumsallaştıracak, ikincisi, kişisel tüketim maddeleri üzerindeki özel mülkiyeti, dolayısıyla aile eksenli kişisel birikimin temellerini ortadan kaldıracak üretkenlik düzeyine ulaşmadığı sürece, aile ve miras hukuku ve bu temelde de kadının ikinci cins olarak konumlandığı toplumsal cins ayrımı sürer.

Yeni toplumun inşa sorunlarının hiç bir boyutu, kendiliğinden bir iktisadi gelişim temelinde ele alınamaz. Sadece altyapıya değil, üstyapıya, politik kurumlara müdahale ve kadın katılımı, sosyalizmin bu yönde ilerlemesi için zorunludur. Evet, ev işleri ve çocuk bakımının tümüyle toplumsallaşması için belli bir üretkenlik düzeyi gerekir, ama bu toplumsallaşma yolunun açılması ve geliştirilmesi, bu üretkenlik düzeyine ulaşmada kadınların kazanılması, ancak kadın cinsin önderliğinde gelişebilir, güvencelenebilir.

Aksi takdirde, kişisel birikimin, cinsiyetçi işbölümünün ve ailenin sürmesi, sadece kadınlar için değil, sosyalist toplumun bütünü için bir handikapa, geriletici etmene, engele dönüşür. Erkeklik alışkanlık ve kültürü, ekonomide, politikada ve toplum örgütlenişinde sosyalizmi istikrarsızlaştıran bir faktör olur.

Sosyalizmin ekonomik temeli bakımından da kadın özgürleşmesi zorunludur. Sosyalizmin üretici güçlerinin tam olarak gelişebilmesi, kadın emeğinin de gerçek anlamda özgürleşebilmesi ile mümkündür. Bu, kadının toplumsal üretime, toplumsal yaşama tam katılımı demektir. “Üretici güçlerin gelişimi ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin” ortadan kaldırılmasının temel unsurlarından biri de budur.

Lenin, 1919’da Moskova Şehri Partisiz Kadın İşçilerinin IV. Konferansında yaptığı konuşmada, Ekim Devrimi’nin yasalar önünde kadın-erkek eşitliğini hemen ve derhal sağlayışının devrimci önemini vurguladıktan sonra şöyle seslenir kadınlara:

“Kadın ev ekonomisince sömürüldükçe, durumu her zaman sıkıntılı kalır. (…) Şimdi zemini sosyalist kuruluş için düzenlemeye ciddi olarak hazırlanıyoruz; ama sosyalist toplumun gerçek kuruluşu, ancak kadının tam hak eşitliğini sağladığımız zaman ve onunla birlikte bu köreltici, üretken olmayan küçük-işten kurtulan kadın yeni işe geçince başlayacaktır. Bu, bizim, yıllar, uzun yıllar yapacağımız bir iştir. (…) Ve bütün bu düzenlemelerin yapılması özellikle kadınların üstesinden gelmeleri gereken bir iştir. (…) İşçinin özgürleşmesi, işçinin kendi eseri olmalıdır diyoruz; bunun gibi, kadın işçilerin kurtuluşu da, kadın işçilerin kendi eseri olmalıdır. Böyle düzenlemelerin yapılmasıyla kadın işçilerin kendileri ilgilenmelidir, ve bu etkinlik kadının toplumdaki konumundan tümüyle başka bir konuma yükselmesine yol açacaktır.”

Marksist leninist komünistlerin cins bilinci-kadın devrimi ekseninde kadın örgütlenmesi ve siyasallaşması çizgisi, Lenin’in sözlerinin mantıksal sonucundan başka bir şey değildir. Sovyet deneyinde bu fikir ve ihtiyaç, örgütsel ve siyasal önderlik, örgüt, teorik yaklaşım ve siyasal pratik bakımından yetkin bir karşılık bulamamış ve nihayetinde, Sovyet devrimi, kadın gücünü kolektif biçimde örgütlemenin araçlarını, gereken nicelik ve nitelikte oluşturamadığı için, ulaştığı çıtayı koruyamamıştır.

Marks ve Engels’in, paylaştıklarını vurguladıkları, ütopik sosyalist Fourier’in, “bir tarihsel çağın değişimi, her zaman, kadınların özgürlüğe doğru ilerleme oranıyla belirlenir, çünkü burada, kadının erkekle, zayıfın kuvvetliyle ilişkisinde, insani doğanın kabalığa karşı yengisi en açık biçimde görünür. Kadının kurtuluş derecesi, genel kurtuluşun doğal ölçüsüdür” saptaması, sadece Sovyet deneyiyle değil, bugün süregiden devrimci mücadelelerle de kanıtlanmıştır.

Nepal’de devrimci silahlı savaşım döneminde kadının toplumsal durumundaki değişimin en önemli göstergesi olarak, gerillada kadın oranının yüzde 40’a ulaşmasına rağmen, konu kaba eşitlikçilik düzeyinde kavrandığı, parti saflarında toplumsal cinsiyet ayrımının otomatikman sınıflandığı ve erkek egemen zihniyetin hiç bir yaşam zeminin olmadığı varsayıldığı, niceliği niteliğe dönüştürecek bir komutanlaşma anlayışına ve düzeyine erişilmediği, mesele bu tarzda ele alınmadığı için, barış sürecinin sadece ilk iki yılında, aile ve geleneklerle uzlaşı temelinde kadın katılımı yüzde 12’ye gerileyivermiştir! Gerilla güçlerinin toplam sayısı düşerken, eve en önce dönen kadınlar olmuştur! Kadınların, cins olarak bilinçsizliğinin, örgüt içinde örgütsüzlüğünün, bu tabloya en ufak bir direnç oluşturamamalarında nasıl bir paya sahip olduğunu kestirmek zor değil. Örgütsüz olan, hızlı tasfiye olur.

Filistin’de kadın doğurganlığının rolü üzerine çokça söz tüketildi. İsrail’in soykırımcı savaşı, buna karşı bir nüfus politikasını zorunlu kılan maddi gerçeklik, en asgari düzeyde dahi cins bilinci temelinde yönetilememiştir. Evet soyun devamı zorunludur, dahası savaşın temel bir koşulu ve hatta bir biçimidir. Ama, toplumsal işbölümünü değiştirecek hiçbir özel devrimci politika geliştirilmeksizin, “doğal” sayılan geleneksel toplumsal işbölümü temelinde sürdürülmüştür. Bunun sonuçları sadece kadın için mi ağır olmuştur? Hayır, Filistinli savaşçı tipinin bu toplumsal işbölümü içinde, geçindirecek aileleri olan erkekler olarak şekillenmesi, savaşçıların yüksek kararlılığına, kendilerinin ve ailelerinin olağanüstü fedakarlık düzeyine rağmen, nesnel olarak, bir nevi ücretli askerlik sistemini ortaya çıkarmış; bu, Filistinli örgütlerin Arap devletleriyle ilişkisini dahi etkilediği ve geri tutumlara kapı araladığı gibi, politik İslamcı gericiliğin önünde ideolojik bir alternatif yaratılamamasının etkenlerinden biri olmuştur.

Kürt kadın hareketi örneğinde de benzer dönemler çokça mevcuttur. PKK tarihinin başından beri hemen hemen her tasfiyecilik dalgasının aynı zamanda ya da esasen kadın özgürlük sorunu etrafında geliştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. “Sosyal reform”, “evlilik serbestisi” gibi söylemler ekseninde gelişen Amerikancı tasfiye planı bunun en bariz örneklerinden biridir. Buradan bir çıkışın hem Kürt kadın hareketi, hem de PKK-KCK önderliği bakımından geliştirilebilmesini mümkün kılanın, kadının örgütlenme düzeyi olduğu çok açıktır. Oysaki Kürdistan da verili toplumsal maddi gerçekliği itibariyle, devrimci öznesinin toplumdaki erkek egemenliği karşısında irade kırılmasına uğramasına pekala müsaittir, ancak örgütlü, kolektif bir kadın iradesine dayanılarak bu sorunlar aşılabilmiştir!

Lenin, Ekim Devrimi’nin kazanımlarını özetlerken şöyle diyor:

“Bolşevik, sovyetik devrim, kadının ezilmesinin ve eşitsizliğinin köklerine baltayı öyle derinlemesine vurdu ki, şimdiye kadar yeryüzünde hiçbir parti ve hiçbir devrim bunu göze almamıştı. Bizde, Sovyet Rusya’da, kadın ile erkek arasındaki yasal eşitsizlikten de hiçbir iz kalmadı. Evlilik ve aile hukukundaki özellikle alçakça, genel, ikiyüzlü eşitsizlik, çocukla ilişkili eşitsizlik, sovyet iktidarı ile baştan sona ortadan kaldırıldı.” (6 Aralık 1920, Tüm Rusya Sovyetler Konferansı’na selamlama – altını biz çizdik)

Lenin’in bu sözlerindeki, Marksizm-Leninizm’in devrimci özünü ve bunun kadın özgürlük mücadelesine nasıl yansıması gerektiğini berrakça anlatan “göze almamıştı” vurgusuna dikkat çekmek isteriz.

Sovyet iktidarı hemen ve derhal, Sovyet Rusya’nın devraldığı toplumsal gelişim düzeyinden daha ileri bir düzeyde olan burjuva ülkelerde dahi yaşanmayan biçimde, kadınların yasa önünde tam hak eşitliğini kabul etti. Bu çok büyük bir siyasal cesaret ve çok büyük bir devrimci eylemdi! Siz kırılgan bir iktidarı alacaksınız, asla denenmemiş olan sosyalizmin ilk somut uygulaması görevi sırtınızda olacak, üstelik bunu sosyalizmin maddi koşulları bakımından elverişsizlikleri olan bir ülkede yapacaksınız ve o iktidarı, erkek egemenliğinin, alışkanlıklarla tahkim olmuş güvenli limanına değil, kadın özgürleşmesinin “soyut potansiyeline” dayandıracaksınız. Bunun “sınıf bilincini bulandıracağı” ya da “sınıfın kazanımlarını şimdilik tehlikeye düşürebileceği” gibi erkek egemen kültür ve zihniyetle bağlı kaygılardan da fersah fersah uzak duracaksınız!

Bir de bugün, “sınıfın dikkatini dağıtmamak”, “toplumun hassasiyetlerini dikkate almak” gibi kaygılarla, erkek egemen ahlakçılığın, geleneklerin vb geriletilmesi görevini, bu ilericilik bayrağını, ilerici misyonunu tamamen tükettiğini bildiğimiz burjuvaziye, onun toplumu çözülmeye uğratma gücüne havale eden yaklaşımları koyalım yanına. Kadın özgürlüğünün, aile, evlilik, boşanma, giyim kuşam, cinsellik gibi sayısız alanında toplumun gerilikleriyle uzlaşıp, ancak feminist hareketin mücadelesi ya da bizzat yıkıcı, çözücü, mülksüzleştirici kentleşme süreçlerinin kendiliğinden etkisi, başka türlü bir hareketi meşrulaştırdığı zaman adım atmaya razı olan yaklaşımları koyalım. Feminizmle mücadele etme iddiasındayken nesnel olarak feminizmin öncülüğünü, burjuva sınıfa karşı en katıksız sınıf bilincini yükseltme iddiasındayken nesnel olarak burjuvazinin öncülüğünü kabul eden bu yaklaşımları koyalım.

Ekim devrimi, o günün kadın özgürlük mücadelesinin bütün temel sorunlarına hemen ve cesaretle yanıt vermişti: yasal haklar, ev işlerinin toplumsallaştırılması ve kadının siyasal-toplumsal yaşama çekilmesi.

Lenin’in sözlerini tekrar etmekle ve o günkü koşullarda atılmış adımları hatırlatmakla, günün devrimci önderlik görevlerinin çözülemeyeceği kuşkusuzdur. Yapılması gereken Leninistçe düşünmeyi, hareket etmeyi başarmaktır. Bu, günümüzdeki kadın özgürlük mücadelesinin bütün temel sorunlarını sahiplenmekten, gündemleştirmekten, politik öncüsü olarak mevzilenmekten başka biçimde gerçekleştirilebilir mi?

Devrimci Teori Ve Eylemi Geliştirme Hakkı Ve Görevi

Komünist hareket, toplumsal cinsiyet konusunda, esasen, Engels’in teorik mirasıyla Ekim Devrimi’nin pratik mirasını tüketmekle yetindi, bunların üzerine çok az şey koyabildi. Öyle ki, alan, teorik, ideolojik canlılık ve etki açısından feminizme terkedildi. Günün ortaya çıkardığı sorunların somut biçimde tartışılması yerine, geçmişe (alıntıcılık, aktarmacılık) veya geleceğe (sosyalizmde çözülecek) darlığına, üretimsizliğine hapsoldu. Clara Zetkin ve Lenin’in, Marks ve Engels’le ilişkilenişlerinden esinlenme başarısı dahi sergilenemedi. Bugün marksist leninist komünistlerin kadın özgürlük mücadelesinde gerek teori, gerekse örgütsel ve siyasal pratik bakımdan sürekli bir gelişim, değişim ve yenilenme içinde oluşu, onun üstün yanlarından biridir.

Başka türlü bir gelişim yolu da olamaz komünistler için. Marks’ta esasen, bilimsel bilgiye dayanan fikir olan sosyalizm, Lenin’de gerçeğe dönüşmüş, somut uygulama temelinde yenilenmiş, güncellenmiş, serpilip gelişmiştir.

Sınıf mücadelesinin değişik biçimlerini algılayamayanların, marksist leninist yöntemi donuk kavrayanların Kürdistan’da nasıl bir duruma düştüğünü hepimiz biliyoruz. Ulusal mücadelenin Kürdistan’da sınıf mücadelesinin en keskin biçimi olduğunu kavrayamayanlar, bir toplumu altüst edecek gelişimi elde edemediler. Kürdistan’ın işçisi de, yoksul köylüsü de buradan saflaştı.

Cins bilinci de böylesi bir konudur ve toplumsal cinsiyet ayrımına karşı mücadeleyi, sınıf mücadelesinin bir biçimi olarak kavrayamayanlar, sınıf mücadelesinin büyük bir dinamiğine, alt üst edici gücüne sırtlarını dönmüş olurlar. Bu yalnızca politik değil, ideolojik bir kayıp ve sınırlanmaya da yol açar.

Lenin, yukarıda çokça alıntılanan, ekonomistlerle sınıf bilinci üzerine tartışmada, “bütün öteki sınıflar arasındaki çalışma, sınıf bakış açısından bir gerileme demek değil midir? Bu işi üzerimize alacaksak, hareketimizin sınıfsal niteliği nasıl belirecektir?” diye soranlara, özetle şu basit ama berrak yanıtı veriyor: bütün bu çalışmaları partimiz yürütecektir ve tutarlı bir sosyal-demokrat ruhla yürütecektir! (Özet bize ait, Ne Yapmalı, Sol Yayınları, sf 103)

Biz de cins bilincine dair soruları, aynı gerçeği hatırlatarak yanıtlamak isteriz: bütün bu çalışmayı, komünist parti ve komünist kadınlar yürütecektir ve komünist bir programla, kadın devrimi programıyla yürütecektir!

Cins bilinci kavramı eksenindeki teorik ve siyasi çalışmayı geliştirenler, komünist parti ve komünist kadınlardır, marksist leninist kadınlardır, marksist leninist komünistlerin tarihini oluşturan çok çeşitli alanlardaki şanlı siyasal pratiğin örgütsel ve siyasal önderleri, örgütçüleri, yapıcıları, eylemcileridir.

Başka da bir güvencemiz yoktur.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 14