DEMOKRATİK ÖZERKLİK – DEMOKRATİK ÖZYÖNETİM – DEMOKRATİK ÖZSAVUNMA

| Arif Çelebi |

Demokratik özerklik, demokratik özyönetim ve demokratik öz savunma teorik bir tartışma olmaktan çıktı, Bakûr’un pek çok ilçesi ve onlarca mahallesinde pratikleşti. Dolayısıyla mesele yalnızca teorik tartışma sınırı içinde ele alınamaz, öncelikle açık ve net bir politik tutum ortaya konulmalı. Marksist Leninist komünistler bu konudaki tutumunu açık ve net biçimde ortaya koydu.

“Kürt halkının kendini yönetme tavır ve iradesini sahiplenmek, Türkiye cephesinde mücadeleyi yükselterek, onunla omuz omuza durmak günün temel politik görevidir. İlerici, devrimci, antifaşist grup ve partileri bu sorumlulukla hareket etmeye, birleşik demokratik cepheyi güçlendirmeye çağırıyoruz.

Kürt halkının cesur özyönetim adımını ve onu kararlılıkla savunma tavrını selamlıyoruz. Partimiz, Bakurê Kürdistan’daki güçleriyle bu öncü çıkışın içinde yer alır ve yaygınlaşması için çalışırken, Türkiye cephesinde özgürlük ve adil, onurlu, demokratik barış mücadelesinin geliştirilmesi, birleşik demokratik cephenin güçlendirilmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirecektir.”[1]

Bu yeni bir tutum değil. Komünistler demokratik özerkliği yetersiz bulsa da Kürt ulusunun demokratik bir talebi olarak daha en baştan sahiplendi ve destekledi.

Marksist Leninistlerin Kürt sorununun çözümüne ilişkin programı farklıdır: Türkiye’deki sömürgeci faşist rejimin yıkılması ile birlikte iki ayrı konsey cumhuriyeti olarak örgütlenmiş, ayrılma hakkının kesinkes garanti altına alındığı Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın federatif birliği. Buradan Kürdistan’ın kurtuluşu için mücadelenin ve Kürt sorunun çözümünün devrim sonrasına ertelendiği sonucu çıkarılamaz. Aksine Kürdistan’ın kurtuluşu için mücadele ve çözüm yolu “hemen şimdi”nin konusudur. Çözümü devrim sonrasında tartışma tavrı sosyal şovenizmin ta kendisidir. Kuzey Kürdistan’ın kendi kaderini tayin etmesinin önündeki başlıca engel sömürgeci faşist burjuva Türk devletidir. Kendi kaderini özgürce tayin edebilmek için sömürgeci faşist rejimin yıkılması gerekir. Bu nedenle Kürt ulusal kurtuluş mücadelesiyle Türkiye demokratik devrim mücadelesinin cephesel birliği zorunludur.

Kürt sorunu yalnızca Kuzey Kürdistan’la sınırlı değil.

Kürt sorunun özü vatanları dört parçaya bölünmüş, dört devletin sömürgeci boyunduruğuna vurulmuş Kürtlerin ulusal varlık ve kendi kaderini tayin hakkının inkâr edilmesidir. Kürtlerin tercihlerini hangi yönde kullanacaklarından bağımsız olarak dört parçanın birliği kendi kaderini tayin hakkının vazgeçilmez unsurlarından biridir.

Elbette kendi kaderini hangi yönde tayin edeceğine o parçadaki Kürt ulusunun kendisi karar verecektir. Ama bunun için politik özgürlük koşullarının, özgür birleşme koşullarının yaratılmış olması gerekir. Bu da dört parçada sömürgeci boyunduruğun parçalanması ile mümkün olabilir. Kaçınılmaz olarak bu, her parçadaki ayrı ulusal örgütlenmenin o parçadaki sömürgeci boyunduruğu yıkmayı önüne hedef koymasını zorunlu kılıyor. Yine kaçınılmaz olarak bu Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin her parçada o ülkedeki egemen ulusun devrimci demokratik kuvvetleriyle cephesel birliği gerekli kılar.

Ortadoğu coğrafyasındaki devrimci sürecin bir halkası olarak Suriye’de meydana gelen gelişmeler ve buna bağlı olarak Rojava Kürdstanı’nda gerçekleşen devrim Kürt sorununu çözümünde yeni kapılar açtı. Bölünmüş Kürdistan’ın birleşme koşulları her zamankinden daha mümkün hale geldi. Bu aynı koşullar birleşik Kürdistanı olanaklı kıldığı kadar, Kürdistan’ı egemenlik altında tutan devletlerin de yıkımını birbirine bağlantılı olarak yakınlaştırmaktadır. Böyle olduğu için de Kürdistan devrimi Ortadoğu devrimi ile iç içe geçmiştir. Bölgesel devrim, Kürdistan ve onu boyunduruk altında tutan devletlerdeki bütün ezilenler için bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla her ülkedeki Kürdistan parçasının o ülkedeki egemen ulusla kuracağı demokratik-sosyalist federasyon çözüm için bir ilk adım olsa da yeterli olmaz. Birleşik Kürdistan’ın da dâhil olduğu Ortadoğu demokratik federasyon ya da konfederasyonu çözümü gündeme gelmiş bir sorundur.

PKK, kuruluşuyla birlikte ortaya attığı “bağımsız birleşik sosyalist Kürdistan” şiarını ve stratejisini değiştirdi. Dört devletin varlık ve egemenlik hakkını reddetmeden, sınırlara dokunmadan, bu devletlerin demokratikleştirilmesi ve oluşturulacak demokratik özerk birimlerin konfedere birliği ekseninde Kürt sorunun “devletsiz” çözümünü öngören yeni bir strateji ortaya koydu. Dahası bu stratejiyi uygulamaya da soktu. Başta Gever ve Cizre olmak üzere Kuzey Kürdistan’ın pek çok biriminde ilan edilen demokratik özerklikler silahlı öz savunma birliklerinin koruması altında yaşatılmaya çalışılıyor. Sömürgeci rejimin vahşi saldırı ve katliamlarına karşı halk geri adım atmıyor. Komünistler var güçleriyle demokratik özerkliği savunuyor ve sahipleniyor.

Yine de stratejinin ne ölçüde başarılı olacağı, soruna gerçekçi bir çözüm getirip getirmeyeceği tartışmaya açık.

Tartışmaya açık, çünkü ulusal sorunlara demokratik özerklik ve özyönetimin güçlendirilmesi yoluyla çözüm önerisi ya da stratejisi yeni değil. Komünist parti programlarında ve bu partilerin önderlik ettiği devrimler sonrasında demokratik özerklik federatif birliklerin yanı sıra ulusal sorunlara bir çözüm biçimi olarak yer bulmuş bir konu. Keza kimi burjuva devletlerde de demokratik özerklik bir çözüm biçimi olarak uygulanıyor, İspanya, İtalya, Rusya, İngiltere bunlardan sadece birkaçı. Yine uzun yıllar süren ulusal kurtuluş mücadelesi sonrasında demokratik özerklik üzerinden uzlaşma ile çözüme kavuşturulduğu ileri sürülen Endonezya’daki Açe, Filipinler’deki Mindano, İngiltere’deki Kuzey İrlanda ulusal sorunları örnekleri var.

Demokratik özerklik ve özyönetim yalnızca ulusal sorunlara çözüm çerçevesinde tartışılamaz. Nihayet Öcalan’ın ve DTK’nın önerisi 7’si Kürt 18’i Türk olmak üzere bugünkü Türkiye’nin 25 özerk eyalete bölünmesidir. Türkiye ulusu üst kimliği altında Kürt ulusal varlığının kabulü ve teminat altına alınması (demokratik ulus) ve Türkiye’nin demokratikleşmesi (demokratik cumhuriyet) yolundan Kürt sorununun çözümünün ana halkasını bu özerk eyaletler sistemi oluşturmaktadır.

Kürdistan içinse kendi kaderini tayin etme hakkı, milliyetçi temelde devlet kurmak değil, siyasi sınırları sorun yapmadan ve sınırları esas almadan kendi demokrasisini kurma hareketidir. İran’da, Türkiye’de, Suriye’de ve hatta Irak’ta oluşacak bir Kürt yapılanmasında tüm Kürtler bir araya gelerek kendi federasyonlarını, birleşerek de üst konfederalizmi oluştururlar. Kürdistan Demokratik Konfederalizminde asıl karar yetkisi köy, mahalle ve şehir meclis ve delegelerinindir. Dolayısıyla halkın ve tabanın kararı geçerlidir.” [2]

Bir başka yerde demokratik özerkliği söyle tarif ediyor Öcalan

Bizim ortaya koyduğumuz demokratik özerklik projesi etnisiteye ve coğrafi sınırlara dayanmıyor. Bizim demokratik özerklik anlayışımızda tek etnisite anlayışı, tek coğrafya anlayışı yok… Bahsettiğimiz demokratik özerklik sadece Kürdistan’a ilişkin değil, Ege, Karadeniz, Orta Anadolu’ya da ilişkindir. Burada önemli olan kapitalist moderniteyle ortaya çıkan ulus devlet anlayışının sorgulanması ve aşılmasıdır. Burada demokratik özerklik yönetiminde önemli olan toplumun yönetim iradesidir. Toplum devletin belli yetkilerini ele geçirip kendi yönetim anlayışını geliştirir. Devletin elinde kalan yetkiler sınırlı bazı yetkiler olacaktır. Toplum, merkezi devleti sınırlayarak kendi yetkileriyle kendini yönetecektir. Önemli olan devletin sınırlandırılmasıdır. Ben buna merkezin yetkilerini topluma devretmek diyorum. Burada sadece halk da demiyorum, toplum diyorum”[3]

Özerkliğin Kavramsal çerçevesi

Özerklikten kastedilen kuşkusuz ki siyasal özerkliktir. Kültürel ya da yerel özerklik farklıdır. Kültürel özerklik dil, eğitim ve kültürel başka konularda bir ulusal topluluğa verilen kendini geliştirme hakkıdır. Belirli bir coğrafyada yoğunlaşmayan halkların siyasal ve kültürel asimilasyonuna karşı bir önlemdir. Yerel özerklik ise idari mekanizmaların yöredeki halkın seçtiği meclis ya da kurullarca yürütülmesidir. Siyasal özerkliğin farkı halkın kendi kendini yönetmesinin yansıra seçtiği meclislerin sorumlu olduğu alanlarda yasama yetkisini da kullanmasıdır. Bu yetki yalnızca politik çerçevede de değerlendirilemez. Siyasal özerkliğin aynı zamanda sorumluluk alanında vergilerden pay alma ve yeni vergiler koyma, ticareti düzenleme, yeraltı ve yerüstü zenginliklerden yararlanma gibi ekonomik fonksiyonları da vardır. Zaten bunların olmadığı koşullarda siyasal özerkliğin ayakları havada kalır.

Kültürel ya da yerel özerklikte egemenlik devri ya da paylaşımı söz konusu değildir. İdarenin yerel halk tarafından yürütülmesi kendi başına egemenlik kullanımı değildir, çünkü egemenlik yasa çıkarma yetkisi ile gerçekleşebilir. Örneğin valilerin halk tarafından seçilmesi demokratik bir adımdır ama siyasal özerklik için yeterli değildir. Eğer valileri halk seçiyor ama yasama yalnızca merkezden gerçekleşiyorsa burada siyasal özerklikten söz edilemez. Söz edilebilmesi için yerel meclisin kendi alanıyla ilgili yasama yetkisinin de bulunması gerekir. Açıktır ki burada sınırlı da olsa bir egemenlik devri vardır. Siyasal özerkliğin federasyondan farkı da egemenliğin bu “sınırlı” devridir. Federatif birliklerde birliği oluşturan her federasyon diğeri ile eşittir, egemenlik kullanımı eşittir. Biri merkez diğeri yerel ya da bölgesel değildir. Yerel ya da bölgesel özerklikte belirleyici olan merkezdir, diğerleri bir alt egemenlik biçimidir. Bugün dünyada adı federal devlet olan pek çok ülke bulunuyor. Bu ülkeleri oluşturan federal devletlerin ayrılma hakkı yok. Rusya, Almanya ilk akla gelen örnekler. Hindistan ve ABD’yi de bunlara ekleyebiliriz. Bu burjuva ikiyüzlülüğünün bir tezahürüdür. Komünistler federatif birliklerde ayrılma hakkını garanti altına alır. Buradan bakınca siyasal özerklikle federasyon arasındaki farklardan biri de ayrılma hakkına dairdir. Siyasal özerklikte ayrılma hakkı yoktur oysa federatif birlikte bu mümkündür.

Marksist Leninistlerin önerdiği federasyon çözümü egemenliğin eşit paylaşımı ve garanti altına alınmış ayrılma hakkıyla siyasal özerklikten çok daha ileri bir çözümdür.

Öcalan ise çözümü demokratik özerklikte görüyor

“Demokratik özerklikle birlikte Kürtler ulus olma hakkını, tarihsel haklarını, diğer kimlikler de kendi demokratik haklarını, azınlık haklarını elde ederler. Kürtler sosyal, siyasal, kültürel konumları gereği demokratik özerkliğe en yatkın toplumsal kesimdir. Kürtler bu özelliğiyle demokratik özerkliğin ve Türkiye demokrasisinin öncülüğünü yapabilirler. Kürtlerin demokratik özerkliği, kademe kademe Türkiye’nin her tarafına yayılır. Sadece Kürtlere ait bir proje değil. Çözümün gelişmemesi durumunda Kürdistan’da ikili iktidar durumu ortaya çıkar. Bir taraftan KCK iktidarı diğer taraftan devlet iktidarı olur. Bu şekliyle yürür. İşte Kosova, Kuzey Kıbrıs gibi bağımsızlığını ilan eder. Devletle ilişkilerini de tümden keser ve bir beklenti içine girmez. Demokratik özerklikte devlet karşıtlığı yoktur. Kürtler güvenlikten spora kadar tüm alanlarda devlete ihtiyaç duymadan kendi toplumsal örgütlüğünü geliştirmelidir. Sosyal, ekonomik, kültürel örgütlenmelerini gerçekleştirmelidir. Kürtler kendi iç güvenliklerini sağlamalılar. Bunun için devletin bunları kabul etmesini beklememeliler

Demokratik özerkliği şöyle izah edebiliriz; Demokratik ulus bir ruh ise demokratik özerklik ise bedendir. Demokratik özerklik demokratik ulus inşasının ete kemiğe bürünmüş halidir. Onun somutlaşmış, bedenleşmiş halidir. Demokratik özerkliğin birkaç unsuru veya boyutu vardır:

1 – Siyasi Boyut: Bu boyutta bir meclis olur. Ya da halkın bir kongresi olur. Bu kongre demokratik toplum kongresidir. Bu kongrenin bir de küçük bir yürütme kurulu olur.

2 – Hukuki Boyut: Demokratik özerklik projesinin hukuki statüsünü ifade eder. Biz buna statü diyelim. Katalanlar da bunu ‘status’ olarak ifade ediyorlar. Bu çok önemli. Hukuki olarak Kürtlerin statüsü ne olacak? Siz hukuku biliyorsunuz. Anayasa ve yasalara yansıtılır. Yasalar demokratik özerkliğin çerçevesinin içeriğini belirler.

3 – Ekonomik Boyut: İnşa edilen demokratik ulusun bir de ekonomik politikası olur. Nasıl bir ekonomi olmalıdır, bu belirlenir. Barajlar, yeraltı yerüstü kaynakların bir politikası olur. Vergiler alınacak ise nasıl ve ne kadar alınır? Ekonomik boyutla bunlar belirlenir. Ekonomik sistem olarak kapitalizmi kabul edemeyiz. Belki kapitalizmi tam olarak ortadan kaldıramayız ama önemli oranda kapitalist ekonomik sistemi değiştirebilir, onu aşındırabilir, kendi ekonomik sistemimizi kurabiliriz. Bu sistemde halkın ekonomisi olur. Bir kısmında özel ekonomi oluşturur. Yani özel şirketler olur. Bütün bunlar tartışılmalıdır.

4 – Kültürel Boyut: Kültürel boyut daha çok dil, anadilde eğitimi, tarih ve sanatı kapsar. Kürtçenin Türkçe ile ilişkisi nasıl olmalıdır, anadilde eğitim nasıl yapılabilir, demokratik ulusun dil politikası nasıl olacak, bunlar tartışılmalıdır. Bir eğitim politikası oluşturulmalıdır. Kürtler kültürel soykırımı da tam olarak nasıl aşabilir? Kültürel soykırım bu konuda yapılacak tartışmalarla aşılmalıdır.

5 – Özsavunma Boyutu: Biz buna güvenlik boyutu da diyebiliriz. Burada soykırımı ele alıyoruz. Kürtler soykırımdan nasıl kurtulabilir? Bu durum somutlaştırmalıdırlar'[4]

Bu kavramsal çerçeveden bakınca Öcalan, PKK ya da DTK’nın önerisinin bölgesel-siyasal özerklik kapsamı içinde ele alınması mümkündür. Kürt ulusal varlık hakkının anayasal teminat altına alınması, demokratik özerkliğin bir statü olarak kabulü, farklı eyaletlere bölünmüş Kürt özerk bölgelerinin Demokratik Toplum Kongresi çatısı altında bölgede yetkili bir halk meclisinde birleşmesi ile bölgede yürütme kadar sınırlı yasama yetkesi de olan bir siyasal özerklik isteniyor.

Buradan biraz daha derinleşmeye ihtiyaç var. Siyasal özerklik, genellikle azınlıklar için önerilen ulusal sorunlara çözüm metodudur. Kendini azınlık kabul etmeyenlerin de itiraz ettikleri bir biçimdir. Kürtler azınlık bir ulus değil. Kaldı ki dört parçanın birliği halinde azımsanmayacak bir nüfus ve toprak genişliğine sahip olacak. Siyasal özerklik sınırlı egemenlik devrini içerdiği ve ulusların eşitliğini içermediği için Kürt sorununa çözüm getiremez. Fakat bu yetersiz de olsa demokratik ve ilerici bir taleptir. Tam da burada iki noktaya dikkat çekmekte fayda var. Birincisi Öcalan’ın reel durumu esas aldığı siyasi hedeflerine bağlı olarak teori oluşturduğunu, reel siyasi hedeflerin teorisini yaptığını unutmamaktır; ikincisi pratikte yapılanın doğurduğu ya da doğurması muhtemel siyasi sonuçları esas almak gerekir.

Aslında Kürt ulusal özgürlük hareketinin programı Kürtler için siyasal özerklikten öte 25 eyalet bölünmüş Türkiye’de her eyaletin özyönetim hakkına kavuşmasıdır. Öz yönetimle ulusal sorunların çözümü için demokratik siyasal özerklik bir ve aynı şey değildir. Aynı ulusal birim özyönetim birimlerine ayrılabilir ama bunun ulusal siyasal özerklik haline gelebilmesi için aynı ulusu oluşturan bu özyönetimlerin kendi iç birliğinin, siyasi ve iktisadi iç birliğinin oluşması gerekir. Şöyle de diyebiliriz her ulusal demokratik özerklik, demokratik özyönetim de kapsar ama her özyönetim ulusal demokratik özerklik anlamına gelmez. İstanbul ya da Marmara bölgesinin özyönetimi kendi başına ona ulusal karakter vermeyeceği gibi Dersim ya da Botan eyaletinin öz yönetimi de onlara kendi başına ulusal demokratik özerklik karakteri vermez. Böyle olması için Dersim, Botan ve diğer Kürt eyaletlerinin politik birliğinin, ulusal meclisinin kurulması gerekir.

Demek ki ulusal sorun bağlamında demokratik özyönetimle ulusal demokratik özerkliği birbiryle aynılaştırmamakta fayda var.

Tam da burada Rosa Luxemburg’a kulak verelim:

“Komün, bölge ve eyaletteki özyönetim örneğin her milliyete yerel temsilcilik organlarındaki çoğunluk kararları yolu üzerinden, sayısal açıdan çoğunlukta oldukları bölge ve komünlerde kendi eğitim ve kültürel kurumlarını kurma olanağını verecektir. Aynı zamanda azınlık çıkarlarını koruyan özyönetim, kısıtlı tanımlansa da, belirli yerel yasama yetkileri olmaksızın özyönetim olanaksız olacağından, [bir yasama olarak] yasama merkeziyetçiliğine de sınırlar koyar. Salt merkezî yasama kurumlarınca karar altına alınan yasaların uygulanmasını kontrol etmekle sınırlı kalmamak için, belirli bir alan içerisinde ve kendi takdirine göre halkın uyması gereken yasaları çıkartmak, özyönetimin modern, demokratik anlamda ruhu ve çekirdeği olmakta, kente ve komün meclisleri ile vilâyet ve departman meclisleri, sadece danışman olarak görüşünü açıklamak yerine, son mercii de kendi meselelerinden kendi kararlarını verme hakkına kavuştuklarında, ama bilhassa kendi bütçelerini oluşturma hakkına kavuştuklarında, departmanlardaki asıl özyönetim o zaman ve bununla bağlantılı olarak devletin vergilerine ek vergileri kendilerinin belirleme ve yeni yerel vergilerin (her ne kadar devletin koyduğu hukuksal çerçeve içerisinde olsa da) uygulamaya sokulmasına karar verme hakkı, yerel özyönetimin temelini oluşturmaktadır.

Burjuva gericiliğinin teorisi, yerel özyönetimin özü itibariyle, kendi mülkiyetlerini idare etme görevi olan komünlerin, ilçelerin ve vilâyetlerin karakteri çerçevesinde sadece devlet idaresinin yerelleşmesi olduğunu iddia ederken, sosyal demokrasi komün, ilçe veya vilâyetin – yerel alanda – sadece mülkiyet sorunları değil, birçok toplumsal görevleri olan toplumsal organlar olduğu görüşünü savunuyor. Her iki teorinin pratik sonucu, burjuva partilerinin özyönetim organları için mülkiyetle sınırlı olan bir seçim hakkında ısrarlı olmaları, sosyal demokrasi ise tam tersi pozisyondan bütün nüfus için genel ve eşit seçim hakkını savunmasıdır. Genel olarak: Modern özyönetimin demokrasi yönündeki gelişimi, bir tarafta seçimler üzerinden özyönetime katılımları olanaklı kılınan halk kesimlerinin sayısının artması, diğer taraftan da, giderek daha fazla alanı yerel memurların idarî yetkisinden alıp, temsilî yerel organların yasama gücü altına konularak [özyönetim] organlarının yetkilerinin genişlemesi üzerinden ölçülebilir.[5]

Mesele ulusal azınlık hakları olsaydı vilayet ya da eyalet özyönetimi ile çözüme kavuşturmak mümkündü.

Diğer yandan dört parça Kürdistan tek tek ayrı parçalar olarak ele alınamaz. Daha altmışlı yıllarda Rojhilat’ın Kürt ulusal kurtuluşçu lideri A. Qasımlo o günkü koşullarda reel tek geçerli stratejinin ayrı ayrı ülkelerdeki Kürtlerin demokratik özerklik statüsü kazanması olduğunu belirtmişti[6]. Dünün reel politiği buydu ama bugün durum değişmektedir. Kürt sorununa çözüm yalnızca uzun vadede değil yakın vadede de dört parçayı hesaba katmalıdır. Demokratik özyönetimin ya da ulusal demokratik özerkliğin ne Bakûr için ne de dört parça için yeterli yanıt olması olası değildir.

Burada Rojava bir karşı örnek sayılabilir mi? Kesinlikle hayır. Rojava’da bir devrim yaşandı. Rojava, Suriye merkezi devletinin yönetimi altında değil. Türkiye’yle birinci fark budur. İkincisi Rojava’nın her kantonu ulusal meclis niteliğinde olduğu gibi kantonlar arasında da ulusal birlik vardır.

Kuşkusuz Kürt özgürlük hareketinin (KÖH) bunun bilincinde olmadığı ileri sürülemez. KÖH, Türkiye’yi 25 eyalete bölünmüş olarak tasarlarken 7 Kürt eyaleti arasında merkezi ulusal birliği DTK üzerinden oluşturmayı düşünüyor. Yine de bunu bir devletsel oluşum olarak tasarlamıyor. Böyle birlik özerk de olsa devletsel karakterde olacaktır. Oysa KÖH devletsiz bir Kürdistan’ı şiar edinmiş durumda.

Komünistlerin devletsizliğe karşı çıkmaları düşünülemez. Aksine onların sonal amaçları sınıf egemenliği ile birlikte devleti ortadan kaldırmaktır. Kaldı ki daha bugünden halk inisiyatifleri ile Türkiye’nin her tarafında halk meclislerine dayanan öz yönetimlerin kurulması ve kurumlaşması devrimci demokratik bir hamledir, bu komünistlerin strateji ve taktiğinin içinde var. KÖH’le ayrıştığı yer burası değil. KÖH Kürtlere devletsizliği öneriyor ama Kürtleri egemenlik altında tutan ulusların devletsel varlığına ilişmiyor. Çelişki buradadır. Bu çelişki ile yaşamak ancak egemen ulusun devletsel hegemonyası altında yaşamayı kabul etmekle mümkün. Türklerin, Suriye Araplarının, Irak Araplarının, Farsların devleti olacak ama Kürtlerin olmayacak. Kürtler bu devletlerin egemenliğini kabul ederek ama bazı bakımlardan sınırlayarak ulusal varlıklarını idame ettirecekler. Üstelik bulundukları ülkelerde federasyon bir yana ulusal özerklik de – devletsel nitelikte – talep etmeyecekler. Ulusal birlik, dört devletin sınırlandırılmış hegemonyası altında oluşacak olan demokratik öz yönetimlerin konfedere birliği ile sağlanacak.

Kuşkusuz bu da bir çözüm biçimidir. Ne var ki bu çözüm yolunun hayatla bağı kopuktur. Başkalarının devletsel hâkimiyetleri altında ulusal özgürlük de, bu devletlerin burjuva karakteri koşullarında, kapitalist hegemonya altında sosyal kurtuluş da bir hayaldir.

Bazı Örnekler

2011 itibarıyla İspanya’da 17, İtalya’da 4, İngiltere’de 6, Danimarka, Fransa ve Portekiz’de ikişer, Finlandiya, Moldova, Kanada, Panama, Tanzanya, Filipinler, Endonezya, Papua Yeni Gine ve Sırbistan’da birer özerk bölge, birim vardır. Hindistan 29 üye devlet ve 7 “birlik bölgesi”nden oluşan federal bir devlettir. Bu federe devletlerin ayrılma hakkı yoktur. Ayrıca Hindistan’da onlarca mahalli özerklik mevcuttur. Rusya devleti 1993 anayasasına göre 21 cumhuriyetten oluşan federal bir devlettir. Rusya’daki cumhuriyetlerin de ayrılma hakları yoktur. Rusya’da ayrıca özerk bölgeler, beldeler ve kentler var. 2006 itibarıyla Çin’de eyalet düzeyinde 5 özerk bölge, 30 özerk vilayet, 117 özerk belde ve 3 özerk alan bulunuyordu.[7]

Görüleceği gibi demokratik özerklik ve özyönetim dünyanın pek çok yerinde uygulanmakta. Türkiye’de çokça tartışma konusu yapılan İspanya Bask ve İngiltere Kuzey İrlanda örnekleri ile Endonezya’da Açe ve Filipinler’de Mindano örneklerine yakından bakmakta fayda var.

İspanya -Bask

1978 yılında yürürlüğe giren anayasa ile İspanya’da 17 özerk bölge kuruluyor. En çarpıcı ayır edici özellik bu bölgelerde yaşayanların ulus olarak değil “halk” olarak tanımlanmasıdır. Oysa İspanya çokuluslu bir devlettir. Ulusal varlık hakkı inkâr edilen halklar böylece gönüllü değil “zorunlu” birliğe mahkûm edilmiştir.

Bask ve Katalonya bu zorunlu birliğe en yüksek sesle itiraz eden iki ülkedir. Bu her iki ülkeye 1931’deki 2. cumhuriyet anayasasında siyasal özerklik hakkı tanınmış, her iki ülkenin seçimle gelen hükümeti oluşmuştu. Franko’nun faşist karşı devrimci darbesi özerkliklere son verdi.

ETA kurulduğu 1962 yılından beri ülkesinin kendi kaderini belirlemesi için mücadele ediyor. İspanya halklarının ve devrimcilerinin mücadelesi sonucu İspanya’nın egemen sınıfları ezilen sınıflara ve ezilen uluslara politik özgürlük yönünde tavizler vermek zorunda kaldı.

1978’de kabul edilen özerkliğe göre sınırları belirlenmiş Bask bölgesinde – ki bu tarihi Bask ülkesinin yalnızca bir bölümüdür – yürütme yetkisi Bask parlamentosu tarafından seçilen hükümete aittir. Savunma, dışişleri, sınırların kontrolü, posta, iletişim, vize ve gümrük, döviz ve para merkezi hükümetin sorumluluk alanındadır. Bask hükümeti ise tarım, ormancılık, balıkçılık, sulama, çevre, sağlık, yerel taşımacılık, sosyal işler gibi alanlardan sorumludur. Açıktır ki bu tür bir sorumluluk dağılımı eşitsiz ve dengesizdir. Bask hükümetine sınırları hayli dar bir yürütme alanı bırakılmıştır. 1989 yılında varılan bir anlaşma ile iç güvenliğin bütün sorumluluğu da Bask hükümetine verildi. Yine de merkezi hükümetin “kamu düzenini koruma” adı altında müdahale yetkisi bulunuyor. Bu “kamu düzenini koruma”nın ne anlama geldiğini Bakûr pratiklerinden iyi biliyoruz.

Bölgede vergi toplama yetkisi Bask hükümetine ait. Ne var ki her yıl yapılan görüşmelerle vergilerin bir bölümü “haraç” olarak merkezi hükümete aktarılmak zorunda.

İspanyolca (Kastilya dili) ile Baskça bölgenin iki resmi dilidir. Bölgedeki herkes bütün resmi daire ve mahkemelerde her iki resmi dilden birini seçebilme hakkına sahip.

İngiltere – Kuzey İrlanda

İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesi 1916’da IRA’nın kurulmasıyla yeni bir boyut kazandı. 1922’de adanın güneyinde İrlanda Cumhuriyeti kuruldu. Böylece İrlanda bölündü. Birleşik bir İrlanda hedefi ile IRA 1969’da yeniden kuruldu ve silahlı mücadeleye girişti. 1998’de İngiltere’yle anlaşma imzalandı. Anlaşma gereği İngiltere, IRA mahkûmlarını serbest bırakmayı, Kuzey İrlanda’dan askerlerini çekmeyi, Kuzey İrlanda’ya yerinden yönetim hakkı vermeyi kabul etti. Buna göre 1972’de kapatılmış olan Kuzey İrlanda Parlamentosu da tekrar açılacaktı. Burada mezhepsel bölünmenin ulusal birliğin önünde ciddi bir engel olduğu dikkate alınmalıdır. Protestanlar İngiltere’yle birlikten yanadır. Bu nedenle geçmişte bağımsızlık yanlıları ile İngiliz sömürgecileri arasındaki mücadelenin yanısıra birlikçi Protestanlarla bağımsızlıkçı Katolikler arasında da sert çatışmalar olmuştur.

Endonezya – Açe

Açe’de halkın yüzde 97’si Müslümandır. Hollandalı sömürgecilere kafa tutan direnişçi bir geleneği var Açelillerin. 1945’te Endonezya’nın bağımsızlığını kazanmasının ardından bu kez yeni efendiler Açe’yi sömürgeci boyunduruk altına aldı. ’60’lı yılların sonunda “Bağımsız Açe Hareketi, GAM” adında silahlı mücadele örgütü ortaya çıktı. İlk ateşkes antlaşması 2002’de yürürlüğe girdi. Hükmet kültürel ve mali alanda bir kaç yeni yetki tanıyan güdük bir özerklik önerdi. Öneri reddedildi ve çatışmalar yeniden alevlendi. Sömürgeci faşist devlet emperyalistlerin de desteğiyle bütün gücüyle saldırmasına karşı GAM’ı yenemedi. 2004’deki 230 bin insanın sele kapılarak hayatını kaybettiği tsunami felaketi sonrası GAM ateşkes ilan etti. Finlandiya’nın aracılık ettiği görüşmelerin ardından 2005’de “uzlaşma bildirisi” imzalandı. GAM bağımsızlıktan vazgeçti, Endonezya devleti de yerel yönetim hakkı tanıdı. 2006’da özerklik yasası kabul edildi. Savunma amaçlı ve sınırlandırılmış da olsa merkezi hükümetin ordu ve polisi Açe’de kalmaya devam ediyor.

Filipinler – Mindano

16. yüzyılda İspanya tarafından sömürgeleştirilen Filipinlerin ikinci büyük adası Mindano halkı bu yüzyılın sonunda direnişe geçmiştir. 1868’de İspanya – ABD savaşı sonrası Filipinler 20 milyon dolar karşılığında ABD’ye bırakılır. Adanın Moro olarak tanımlanan Müslüman halkı ABD sömürgeciliğine de boyun eğmez. 1945 yılında Filipinler bağımsızlık kazanır. Mindano bu kez Filipinlerin sömürgesine dönüşür. Özellikle Marcos döneminde (1966-86) sömürgeci faşist baskı ve terör doruğa çıkar. Filipinler ordusunun yüzde 80’i Mindano’da konuşlandırılmıştı. Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi (MNLF) bağımsız bir Mindano hedefiyle 1968’de kuruldu. Yıllarca süren gerilla savaşıyla bu uğurda büyük bedeller ödendi, on binlerce kişi yaşamını kaybetti. Daha fazlası vatanlarını terk etmek zorunda kaldı. Marcos rejiminin yıkılmasının ardından Barış müzakereleri başladı. 1989’da özerk Müslüman bölgesinin kurulmasına ilişkin yasa çıktı. Ne var ki yasa MNLF’nin isteklerinin çok gerisindeydi. Bu yüzden halkoyuna sunulan yasa boykot edildi. Mücadele yeniden şiddetlendi. 1996’da müzakereler sonucunda yeni bir barış sözleşmesi yapıldı. Bu özerkliği de yeterli bulmayan farklı gerilla grupları gerilla mücadelesine devam etti.

Bazı Ortak Özellikler

Kısaca değinilen dört örneğin de ortak özelliği ezilen ulusların politik öncülerinin sömürgeci boyunduruğun kırılması, bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkı hedefi ile silahlı mücadeleye başlanmasıdır. Sömürgeci devletlerin de amacı “ayrılıkçılığı” şiddetle bastırarak tasfiye etmekti. Süreç uzadıkça, tarafların birbirine iradelerini kabul ettirmeleri güçleştikçe iki taraf için de bir orta yol arayışı öne çıkıyor. “barış görüşmeleri” ya da “müzakere”ler bu orta yol arayışının ifadesi olageldi. Başkaldıranlar kendi kaderini tayin hakkı ve bağımsızlıktan vazgeçti. Bu vazgeçiş hangi ideolojik – politik gerekçelerle açıklanırsa açıklansın gerçek neden bağımsızlık için savaşın daha fazla sürdürülemeyeceği ve bağımsızlığın elde edilemeyeceği fikrinin galebe çalmasıdır. Dolayısıyla bağımsızlıktan vazgeçme gönüllülüğün değil zorlanmanın sonucudur. Aynı zorlanma sömürgeci için de geçerlidir. Ne kadar yüklenirse yüklensin şiddet yoluyla isyanı bastıramayacağını kabul etmek zorunda kalıyor. Bu nedenle siyasal özerklik tam da bu zorlanmanın, orta yol arayışının, uzlaşmanın adıdır. Taraflar bir kez bu yola girdi mi bu kez siyasal özerkliğin kapsamı mücadele konusu oluyor. Nihayet özerklik egemenliğin sınırlandırılmasıdır. Merkezi devletin egemenliğini tanıyan ama özerk alanda kendi kendini yöneten bağımlı ulus kendi kendini yönetme çerçevesini genişletmeyi, merkeze bağımlılığı da en alt düzeye indirmeye çalışır, egemen devlet de tam tersi için çabalar. Bu mücadele de en az bağımsızlık mücadelesi kadar şiddetli olabilir ve pek çok “müzakere masası”sının yıkılması ile uzun bir sürece yayılabilir.

Bağımsızlık için mücadele verilen ulusal sorunlarda siyasal özerklik bir orta yol çözümüdür, bir tercihin değil bir zorlanmanın sonucudur. Gönüllü boşanma hakkını içermediği için de tam olarak kendi kaderini tayin hakkı kapsamında ele alınamaz. Buna rağmen yegâne karar verici mücadeleyi başlatan ve sürdüren halklardır. Eğer bir ulus bağımsızlıktan vazgeçerek siyasal özerkliği benimsiyorsa bu onun tercihidir. Yine de bu siyasal özerkliğin istenmeden girilen bir yol olduğu gerçeğini değiştirmez. Böyle olduğu için de tam bağımsızlık içi yeni bir başkaldırı her zaman mümkün ve meşrudur.

Elbette gönüllü olarak bağımsızlık istemeyen ve siyasal özerkliği kendisi için yeterli gören halklar olabilir. Finlandiya’ya bağlı Alan Adaları ve Fransa’ya bağlı Yeni Kaledonya akla gelen ilk örneklerden.

Komünistler daha çok ulus devletin ortaya çıkmasından değil sömürgeci boyunduruğun parçalanmasından yanadırlar. Daha çok küçük devlet yerine eşit-gönüllü, halk egemenliğine dayalı birliklerden yanadırlar. Sömürgeci boyunduruğun tam olarak kırılmadığı yalnızca sınırlandığı koşullardaki burjuva temeldeki birlikler bir orta yol çözümü olabilir ancak. Komünistler halkın çoğunluğunun bu yöndeki tercihine saygı duyarlar ama bunun gerçek bir çözüm olmadığını da durmaksızın propaganda ederler.

Hayatın Yeşili

Teori ne kadar gri olsa da deneyim o kadar yeşildir[8]. Her şey değişim halinde. Doğada ve toplumda değişimin iki biçimi olduğu biliniyor: evrimci ve devrimci değişim dönemleri. Bunu dikkate almayan tüm teoriler ortaya çıktıkları dönemde ne kadar doğru ve geçerli olursa olsun hayatın gerisinde kalmaktan kendilerini kurtaramazlar.

Özyönetim deneyimlerinin tarihsel serüvenini izlemek bile bu konuda bir fikir verebilir.

Feodal Avrupa’da neredeyse her kentte, küçük bölgede özyönetim vardı. Feodalizmin varoluşsal tarzından geliyordu bu. Ardından asilzade mutlakiyetçiliği gelişti. Feodalizmin bu aşamasında güçlü krallar feodal özyönetimlere son vererek ya da onları sınırlayarak güçlü bir merkezi idare kurmaya giriştiler. Gerçekte bu merkezileşme Avrupa feodalizminin varoluş temellerini altından çekip alıyordu. Feodal üretim ilişkilerinin ulaştığı bu zorunlu aşama feodalizmin altını oyuyordu. Nihayet doğmakta olan burjuvazi mutlakiyetçiliğin güçlenmesi ile küçük feodal birimlere sıkışmışlıktan daha çok kurtulmaya başladı, feodal mutlakiyetçilik burjuva gelişmeyi hızlandırmıştı. Böylece burjuvazi için vazgeçilmez olan ulus devletin temelini krallar kendi elleriyle döşemiş oluyordu.

Burjuvazi iktidar geldiğinde bu merkeziyetçiliği miras aldı ve onu çok daha ileri noktalara taşıdı. Sınırları çizilmiş belli bir iç pazar içinde serbestçe hareket burjuvazinin başlıca amacıydı. Burjuva toplum sadece serbest pazardan ibaret değil. Bu pazarın üzerinde yükselen siyasal üstyapı ile birlikte bir burjuva toplumundan bahsedebiliriz. Haliyle bu üstyapının oluşumu ve biçimi sınıf mücadelesinden bağımsız ele alınamaz. Burjuvazi sıkı merkeziyetçi bir sistem için çabalar. Çünkü hem bir ulusal pazar oluşumunu güvencelemek hem de emekçi sınıfları sıkı kontrol altında tutmak isteyecektir. Keza bu aynı merkeziyetçi yapı dış pazarlara açılma ve sömürgeci yayılma için de vazgeçilmezdir. Emekçiler ise âdemimerkeziyetten, öz yönetimlerin güçlendirilmesinden yanadır. Tüm burjuva toplum tarihi bu iki sınıf çıkarının çatışma tarihidir aynı zamanda. Bu çıkar çatışması burjuva toplumum üst yapısının şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Örneğin 1789 Fransız devriminin ilk yıllarında cumhuriyet bir çeşit komün-konsey cumhuriyetidir. Öyle ki Engels bu demokratik cumhuriyeti proletarya diktatörlüğünün özgül biçimi saymıştır[9]. Büyük burjuvazi iktidarını sağlamlaştırır sağlamlaştırmaz bu özyönetimlere saldırmış, Napolyon eliyle de demokratik cumhuriyetin canına okumuş, seçilmiş yerel meclislerin yerine atanmış valileri geçirmiştir. Sonraki yıllarda da bu mücadele devam etmiştir. Emekçilerin sol basıncı arttığında özyönetimin alanı genişlemiş, burjuvazinin basıncı arttığında merkezîleşme galebe çalmıştır. Başka ülkelerde de bunu görmek mümkün. 1930’larda halk cumhuriyeti ilan edildiğinde İspanya’da özyönetim alanı genişlemiş, Bask, Katalonya ve Galiçya’ya özerklik tanınmıştı. Franko’nun faşist darbesi özyönetimleri dağıttı, özerklikleri ortadan kaldırdı. Faşist Musolini İtalya’sında da sıkı merkeziyetçi rejim kurulmuştu. Faşizmin yenilgiye uğratılmasının ardından 1948 yılında ilan edilen yeni anayasa ile İtalya bir bölgesel devlet sistemine dönüştürüldü. 15 bölgeden oluşan bu yeni statünün yürürlüğe girmesi için yine de 1972 yılına kadar beklemek gerekmişti.

Emperyalist küreselleşmeyle birlikte yeni değişiklikler oldu. Tıpkı parçalı feodal yönetimlerin kralcı hegemonyaya engel olması gibi şimdi de tersten merkeziyetçi ulus devlet yapıları Uluslararası tekellere ayak bağı olmaya başlamıştı. Ulus devleti ortadan kaldırmadan ama onun merkeziyetçiliğini zayıflatan “kamu reformu” yasaları, “yerel özerkliği genişletme” tasarıları peş peşe gelmeye başladı. “demokrasinin tabana yayılması” ideolojik söyleminin ardına sığınıyordu tekelci burjuvazi. Gerçekte amaç yalnızca sermayenin özgürce dolaşmasının önündeki eski katı merkezi devlet yapılarının gevşetilmesi değil, işçi sınıfının politik birliğini dağıtmak, emekçi sınıfların politik mücadelesini merkezi sistem ve devlet karşıtlığından çıkararak yerel sınırlar, “sivil toplum kuruluşları” içine hapsederek tasfiye etmekti.

Fakat bir başka şey daha gerçekleşti, kapitalizm varoluşsal krize[10] saplandı. Bu yalnızca iktisadi bir kriz değil ideolojik ve politik bir krizdi de. Burjuvazi artık eskisi gibi yönetemiyordu. Emekçiler de eskisi gibi yönetilmek istemiyordu. Bunun eylemle dile getirildiği yerlerde devrimci durum oluşuyor, devrimci ayaklanmalar patlıyordu. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da devrim süreci tam da böyle bir ortamda oluştu.

Ortaya çıkan hegemonya boşluklarını kim dolduracaktı? Günün çözülmesi gereken başlıca sorunu buydu. Nitekim politik İslamcılar atak davrandılar, Ukrayna’da faşistler aynı ataklığı gösterdi, Rojava’da ise devrimciler.

Bakûr’da başlayan özyönetim girişimlerini tam da bu yeni gelişmeler ışığında ele almakta fayda var. Halk burjuva hegemonyaya karşı kendi iradesini dayatıyor. Meseleye dar ulusalcı bir bakışla yaklaşmak yanılgıya neden olur. Ortada bir ulusalcı refleks olduğu açık ama hareket yalnızca bununla sınırlı değil, bir yeni toplumsal – siyasal inşa girişimi aynı zamanda. Kaldı ki bu girişimlerle Bakûr konseyler demokrasisi okulundan geçiyor. Geleceğin toplumunu bu okullardan geçenler şekillendirecek. Bu nedenledir ki “sömürgeci devleti yıkmayı hedeflemiyor” eleştirisinden yola çıkarak bu gelişmelere burun kıvırmak tıpkı Rojava’ya “bu devrim falan değil” diyerek devrimi görmezlikten gelmek gibi olur. Kuzey Kürdistan’daki bu girişimler nesnel olarak burjuva hegemonyanın, kapitalist sömürü düzeninin çanına ot tıkamanın fırsatını yaratmakta, yolunu açmaktadır. Bu potansiyelin açığa çıkarılması, ulusal ve toplumsal kurtuluşun basamakları haline getirilmesi ona katılan ve müdahale eden kuvvetlerin gücüne ve stratejilerine bağlıdır. Uzaktan maval okumakla bir yere varılmaz. Eleştirinin şiddeti ancak sürece aktif katılım düzeyinize bağlı olarak karşılık bulacaktır.

Diğer yandan burjuva Türk devletinin derin bir rejim krizi içinde olduğu biliniyor. Keza Rojava’da yeni bir durum ortaya çıktı. Bu koşullar altında Türk burjuva devleti sınırlı bir özerkliğin dahi kendisi için ölüm çanı olabileceği korkusu içinde. Ama KÖH de daha geri bir pozisyonu kabul etmiyor. Bu koşullar altında demokratik özerklik ve demokratik özyönetim için ortaya çıkan halk ve gerilla iradesi devrimci bir rol oynuyor. Başka koşullarda reformculuğa zemin olabilecek bu tür girişimler bu günkü koşullarda devrimci bir sıçrama imkanı yaratıyor. Ona öncülük eden öznelerin de niyetinden bağımsız olarak ortaya çıkan nesnel bir durumdur bu. Bugün demokratik özerklik ve öz yönetim girişimlerini KÖH kendini yönetim hakkının, kolektif hakların kabulü temelinde en alt olanaklı düzeyi, kabul edilebilir düzeyi olarak ortaya koyuyor. Gerçekte bu daha ileri talepler uğruna mücadelenin başlangıç düzeyi olacaktır. Federasyona doğru bir adım haline gelebilir. Bu Batı için de demokratiktir bir hamledir. Buna karşın halk iradesinin faşist sömürgeci devletçe ezilmesi yalnızca Kürdistan devrimini değil Türkiye ve Ortadoğu devrim sürecini geriye götürecektir. Unutulmasın ki özyönetim girişimlerini savunmak Kürt ulusunun irade beyanını savunmak, devrimi savunmaktır.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 17

Dipnotlar:

[1] MLKP Merkez Komitesi açıklaması, Yıl: 2015, No: 12, http://www.mlkp.info/index

[2] Demokratik Konfederalizm, Abdullah Öcalan, Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları

[3] http://www.pkkonline.net/tr/files/books/demokratik_ozerklik.pdf

[4] age

[5] Rosa Luxemburg, Milliyetler Sorunu Ve Özerklik, Hessen Rosa Luxemburg Vakfı Yayınları

[6] A. Qasımlo, Kürtler ve Kürdistan, Avesta yayınları

[7] Thomas Benedikter, Modern Özerklik Sistemleri, Nika yayınları

[8] “Alle theorie ist grau, und nur der wald und die erfahrung sind grün.” Goethe, Faust

[9] ‘Partimizin ve işçi sınıfının, egemenliğe ancak demokratik bir cumhuriyet biçimi altında ulaşabileceği son derece açık bir şeydir. Demokratik cumhuriyet, büyük Fransız Devriminin daha önce göstermiş olduğu gibi, proletarya diktatoryasının da özgül biçimidir.” Engels, Erfurt programının eleştirisi, aktaran Lenin, Devlet ve Devrim, sol yayınları

[10] Bu konuyla ilgili kaynaklar:

Partinin Sesi, Sayı:83 (www.mlkp.info)

Atılım gazetesi, “Devrim Sürecinin Dersleri Ve Hazırlık” (sayı 50), “Sosyalizm Gelecektir” (sayı

62), “Simetri Kırılıyor Yeni İnşa Zamanı” (sayı 72), “Hegemonya Krizi” (sayı 75), “Burjuva

Bilincin Bunalımı” (sayı 77)