EMPERYALİST KÜRESELLEŞME EVRESİ

| Sema Duru Boran |

Emperyalist küreselleşme evresi, emperyalist kapitalizmin, bir öncekinden belirgin nitelik farklılıklarıyla ayrılan, yeni bir evresidir.

Meta ve sermaye ihracından sonra, kapitalist çevrimin üretimin gerçekleştirilmesi aşaması da, küreselleşme evresinde uluslararası nitelik kazanmıştır.

Meta ve sermaye dolaşımın önündeki engeller kaldırılmış, bir önceki dönemin henüz tasfiye edilememiş sınırlı kalıntıları ile sermaye birikim düzeyinin henüz tasfiyesine elvermediği özgün alanlara daralmıştır.

Tek tek ulusal pazarların sıkı birliğinden oluşan dünya pazarının yerini, bütünleşik dünya pazarı almıştır.

Uluslararası tekeller ve bunların içinde en büyükleri olan daha az sayıdaki dünya tekeli, üretimde, ticarette, sermaye ihracında bu bütünleşik dünya pazarı üzerinde tam hakimiyet kazanmıştır.

Mali sermayenin sanayi sermayesi üzerindeki hakimiyeti daha da belirginleşmiş, spekülatif sermaye, toplam sermaye hareketi üzerinde belirgin konum kazanmış ve sermaye birikiminin temel yöntemlerinden biri olmuştur.

Uluslararası tekeller ve emperyalist devletler, bütünleşmiş dünya pazarına hakimiyet için şiddetli bir rekabete ve bu rekabet temelinde dünyayı yeniden paylaşma mücadelesine girişmişlerdir.

Ulus-devletin maddi temeli çözülmeye uğramış, ulus devletler içinde ve arasındaki çelişkiler bu temelde keskinleşmiş, bölgesel entegrasyonlar yoluyla rekabet, genel bir eğilim halini almıştır.

Yeni sömürgeciliğin yerini mali-ekonomik sömürgeci boyunduruk almış, sömürge ülkelerin siyasal ve ekonomik yapıları buna uygun değişimlere zorlanmıştır.

Emperyalist küreselleşme evresi, büyük bir mülksüzleştirme dalgası anlamına da gelmektedir. Zenginle yoksul, ezenle ezilen, sömürücüyle sömürülen arasındaki uçurum ve kutuplaşma, ekonomik ve toplumsal saflaşma derinleşmiş, proletaryanın safları genişlemiş, işçi sınıfının bileşimini ve mücadelesini, diğer ezilen sınıf ve tabakaların niteliğini ve işçi sınıfıyla ittifak ilişkilerini etkileyen önemli değişimler meydana gelmiştir. Üretim süreciyle birlikte işgücünün de uluslararası düzeyde toplumsallaşması, kapitalist üretimin tüm temel çelişkilerinin uluslararası karakter kazanmasına yol açmıştır.

Emperyalizmin İlk Döneminde Uluslararasılaşma Düzeyi

Kapitalizmin temel çelişkisi, üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin özel karakteri arasındaki çelişkidir. Bu, kapitalist düzenin ileriye doğru attığı her adımda, her gelişme hamlesinde, kendisini yıkacak koşulları da geliştirmesi sonucunu üretir. Emperyalist küreselleşme evresinin değerlendirilmesindeki yanılgılar büyük oranda, kapitalist düzenin çelişkilerini ve gelişimini dinamik kavramamaktan, kapitalist düzenden tutarlılık, süreklilik ve planlı nicel hareket bekleyen yöntemsel yanlıştan ileri geliyor.

Kapitalizmin iç yasaları, eğilim olarak işler. Bir veya birçok yapısal veya güncel ekonomik etmenle güncel siyasal etmen, bir yasanın işleyişi yönünde etki yaparken, aynı anda bir veya birçok yapısal veya güncel ekonomik etmenle güncel siyasal etmen de tersi yönde etki yapar. Kapitalizmin iç yasaları bu tersine ve aynı yönde etkimelerin altında, düz bir çizgide değil, dinamik olarak işler. Siyasal koşullar, yani sınıflar mücadelesinin düzeyi, durumu ve sonuçları, sürekli bu yasaların işleyişi, etki düzeyi ve hızı üzerinde etkide bulunur. Ancak, kapitalist düzeni ortadan kaldırılmadığı sürece, yasalar da ortadan kaldırılamaz.

Örneğin, ulus devlet sınırlarının dışına taşma, uluslararasılaşma eğilimi, ne önceki dönemin tam tersine bir eğilimdir, ne de öncekinin basit bir nicel tekrarı ve devamıdır.

Kapitalizmin ilk dönemi ulusal pazarların ve ulusların oluşum süreciydi ve feodal kapalı ekonomiler düzenine göre, kıyaslanamaz ölçüde ileri bir toplumsallaşmaya, “dünyasallaşma” yönelimine denk düşüyordu. Bugünden geriye doğru bakıldığında uluslaşma sürecinin görünümü, ulusal parçalılık biçimindedir, ancak o günden ileriye doğru bakıldığında, dünyasallaşma (“küreselleşme”) eğilimini ifade ediyordu. O gün için mümkün olan “dünyasallaşma” düzeyi, ulus-devletler/ulusal pazarlar biçimindeki daha büyük ekonomilerin kurulması, ancak bunlar arasındaki sınırların korunması biçimindeydi. Bu dönemde meta hareketleri uluslararası nitelikteydi.

Elbette, sermayenin uluslararası etkinliği, ne düz bir çizgide, ne de tek biçim altında gelişti. Eğilim olarak üretimin uluslararasılaşması sürekli ilerlemiş olsa da, hızı ve biçimi, belirli ekonomik ve siyasal koşullar altında değişkenlik gösterdi.

Emperyalizmin ilk evresinin ayırdedici özelliği olarak sermaye ihracının gelişmesi, dünyasallaşma eğiliminin yeni bir eşiğiydi.

Üretim süreçlerinin uluslararasılaşması da bu dönemde başladı. 1929 krizine dek yavaş bir gelişme hızıyla süren, bunalım döneminde inişe geçen, sonra yeniden yükselen ve savaş sürecinden tümden kesintiye uğrayan bu uluslararasılaşma süreci, savaş sonrasında hızlandı.

2. emperyalist paylaşım savaşı sonrasında, kapitalizmin belirli bir dönem görece istikrarlı ve hızlı gelişebileceği bir zemin, hem bir zorunluluk, hem de bir olanak olarak belirdi.

Sınıf mücadelesinin gelişimi, savaşın sonunda dünyanın üçte birinin kapitalist dünya ekonomisinden kopuşu ve dünya pazarının daha da daralması, yenisömürgelerde isyanlar, emperyalist merkezlerde komünist partilerin ve sosyalist ülkelerin siyasal ve ideolojik etkisi gibi etmenler, emperyalist ülkelerde işçi sınıfına yüksek ücretler ve sosyal haklar biçiminde tavizlerin verilmesini, kapitalist devletler arası ittifak eğiliminin güçlenmesini ve uzun döneme yayılmasını, klasik sömürge sisteminin çöküşünü ve yeni sömürge ilişkilerinin oluşmasını getirdi.

Savaş yıkımı kaynaklı büyük çaplı sabit sermaye kıyımıyla ortaya çıkan yeniden inşa imkanı ve zorunluluğu, görece istikrarlı ve hızlı bir gelişimin zemini oldu.

Dünya kapitalizminin yeniden yapılandırılması ve kapitalist kampın sosyalist kamp karşısında ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak güçlendirilmesi sürecinin öncülüğünü ABD emperyalizmi üstlendi. Belli başlı kapitalist birlikler bu dönemde kuruldu. Tekelci devlet kapitalizmi geliştirildi. Emperyalist merkezlerde istikrarlı, hızlı gelişme, yeni sömürge ülkelerde sıklaşan krizler-istikrarsızlık halini alan sancılı gelişme süreçleriyle dünya kapitalizmi yeniden doğruldu.

70’li Yıllar Ve Emperyalist Küreselleşme Evresine Geçiş

1950-1970’li yıllar arasındaki hızlı kapitalist gelişmenin zemini, kapitalist dünyadaki savaş yıkımı nedeniyle beliren yeniden inşası koşulları, sınırıysa, o günkü sermaye birikim düzeyiydi.

Bu durumun kendi olağan sınırlarına, mantıksal sonuçlarına ulaşarak (yeniden inşanın tamamlanması, yeni düzeyde sermaye birikiminin açığa çıkarak, yeni gelişme kanalları aramaya başlaması), yeni bir krizi gündeme getirmesi kaçınılmazdı.

1950-1970 dönemi koşulları boyunca, ABD emperyalizmi olağanüstü gelişme sağlamışken, diğer emperyalist ülke ekonomileri de toparlanmış ve bütünde olmasa da, tek tek alanlarda ABD sermayesiyle rekabet gücüne ulaşmıştı. Bu, aşırı sermaye fazlasını emecek koşulların daralması anlamına geliyordu.

Özel tekellerin elindeki sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi ilerlemiş, daha önce tek tek tekellerin altından kalkamayacağı yatırımları devletin üstlenmesi biçimindeki örgütlenmeyi gereksiz, hatta köstek haline getirmişti. Bu, tekelci devlet kapitalizminin tasfiyesi koşullarının oluşumunda birincil etkendi.

Kapitalist ülkelerde işçi sınıfına verilen ödünlerin başını çektiği bir dizi koşul nedeniyle mutlak artıdeğeri yükseltme imkanlarının daraldığı koşullarda, emek üretkenliğinin artırılarak nispi artıdeğer sömürüsünün yükseltilmesi arayışına tekabül eden teknolojik yenilenme dalgaları (otomasyon-mikroelektronizasyon), kar oranlarının düşme eğilimi hızlandırmıştı. Bu, daha büyük bir sermaye yoğunlaşması zorunluluğunu, bu nedenle sermaye hareketlerinin gerek para sermaye, gerekse sanayi sermayesi biçiminin önündeki ulusal bariyerlerin kaldırılmasını zorunlu kıldı.

Savaş sonrasında oluşturulan, Bretton Woods mali sistemi, sermaye hareketlerini sınırlayan bir ayakbağı haline geldi. Finansal hareketleri, ulusal düzeyde örgütlenmiş kapitalist ekonomilerin düzenleyicilerin biri olan borsa ve büyük banka faaliyetlerini uluslararası düzeyde örgütleme ihtiyacı ortaya çıktı.

Tekelci sermayenin girdiği tıkanmayı telafi etmek için, sosyal devletin ve kazanımların tasfiyesi gündeme geldi.

Bu gelişmeler içinde, 70’lerin başında kapitalist dünya ekonomisinde durgunluk, 73-74’te ise aşırı üretim krizi patlak verdi. Artık dünya kapitalist ekonomisinin, savaş sonrası koşullarda oluşmuş bulunan örgütlenme biçiminin tasfiye edilerek yeniden yapılandırılması zorunlu hale gelmişti.

Tekelci devlet kapitalizmi eksenli ekonomik politikalar terkedilmeye başlandı. Yeni sömürge ülkelerin daha yoğun bir talanına imkan verecek şekilde düzenlenmesi için yapısal uyum programları geliştirildi, askeri darbelerle bu ülkelerde gelişen büyük devrimci ve demokratik hareketler düzlenerek gerekli siyasal koşullar oluşturuldu. Bretton Woods’da oluşturulan, dünya paralarının dolara, doların altına endekslendiği sıkı mali rejim tasfiye edilerek, IMF’nin işlevleri yeniden düzenlendi. Neoliberalizm adı altında özelleştirmelerle kapitalist devlet mülkiyeti tasfiye edildi. İşçi sınıfının sosyal ve siyasal kazanımlarının yağmalanmasına girişildi, ücretlerin düşürülmesi, çalışma saatlerinin uzatılması yoluyla mutlak artıdeğerin artırılması yoluna gidildi. Sermaye dolaşımının önündeki ulusal engellerin tasfiyesiyle, üretim ucuz işgücüne ulaşılabilecek alanlara kaydı.

80’li yılların sonu ve 90’ların başında modern revizyonist bloğun yıkılması ve Çin’in batı kapitalizmine açılması, dünya pazarını genişleterek bu uluslararasılaşma sürecini hızlandırdı.

Üretim Sürecinin Uluslararasılaşması

Emperyalist küreselleşme evresinin ayırt edici özelliklerinden biri, meta dolaşımı ve sermaye ihracından sonra, üretimin gerçekleştirilmesinin de uluslararasılaşmasıyla birlikte, kapitalist ekonominin tüm aşamalarının uluslararası nitelik kazanmasıdır.

Emperyalizm döneminin başlangıcında sermaye hareketlerinin uluslararası nitelik kazanmış öğeleri, hammadde sağlama, meta ticareti, sermaye ihracı, karın gerçekleştirilmesi süreçleriydi. 1950-70 yılları arasında üretim süreçlerinin uluslararasılaşmasında artış olmuş, 1970’lerden itibaren belirgin bir eğilim haline gelmiş ve 90’lı yıllarda ise dünya kapitalizminin karakteristik özelliğine dönüşmüştür.

Kapitalistler, azami karı güvencelemek ve diğer kapitalistlerle rekabeti sürdürebilmek için, sanayide (nispi artıdeğerin yükseltilmesi amacına bağlı olarak gelişen) teknolojik yenilenme nedeniyle kar oranlarının düşüşünü, birincisi, sermayelerini giderek artan oranda, daha yüksek kar oranlarını var eden spekülatif sermaye hareketlerine yönlendirerek, ikincisi, mutlak ve nispi artıdeğer sömürüsünü yükseltme yoluyla kar oranlarını yükselterek, üçüncüsü, kar oranları düşmesine rağmen daha büyük bir kar kütlesi elde ederek telafi etmeye çalışırlar. Sanayide kar oranları düşerken kar kütlesinin artmasının sürdürülebilirliği, yatırılan sermaye kütlesinin de sürekli artmasına bağlıdır. Bu ise, daha yüksek bir sermaye yoğunlaşmasını zorunlu kılar. Sermayenin yoğunlaşması da, tersinden, bahsedilen eğilimleri derinleştirir. Böylece bu eğilimler birbirini besleyerek merkezileşme ve yoğunlaşmanın ivmesini yükseltir.

Bu derece büyük bir sermaye yoğunlaşması, ancak ve ancak, mali sermayenin hem para sermaye biçimindeki hareketlerinin, hem de sanayi sermayesi biçimindeki hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılmasını ve uluslararası dolaşım serbestisine sahip olmasını zorunlu kılar. Çünkü günümüzde, tekelci sermaye birikiminin düzeyi ulusal ekonomilerin sınırlarına varmış ve onu aşmıştır; sermaye, üretimin ve finansal hareketlerin ulusal pazarlar düzleminde örgütlenmesi koşullarında yoğunlaşabileceği kadar yoğunlaşmıştır; ortaya çok az sayıda elde toplanmış çok büyük bir sermaye miktarı çıkmıştır; bu miktarlardan daha fazlasının ulusal sınırlarda yoğunlaşmasının gerçekleşemeyeceği boyutlara ulaşmıştır (belli başlı dünya tekellerinin tek tek ekonomik varlıkları, birçok ulus-devletin toplam ekonomilerinden daha büyük hale gelmiştir). Yani bu çapta bir sermaye hareketi, ulusal ekonomilere nicel olarak sığamaz, sığamadığı nicelik eşiği ise, yeni bir niteliği zorunlu kılar. Bu yeni nitelik, kapitalist ekonominin her düzeyde uluslararasılaşmadır.

Kısacası, tekelci sermaye birikiminin mevcut düzeyi, artık geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde büyük çaplı üretimi mümkün ve zorunlu kılmaktadır, daha geri bir üretkenlikle, azami karın güvencelenmesi ve rekabetin sürdürülmesi olanak dışı hale gelmiştir.

Üretimin uluslararasılaşması, tekelci sermaye birikiminin geldiği düzeyin, daha büyük kar kütlesi için daha büyük çaplı üretimi zorunlu kılması kadar, mutlak ve nispi artıdeğer sömürüsünün yükseltilmesi ihtiyacınca da koşullanır. Kapitalistler, mutlak artıdeğer sömürüsünün ucuz ve esnek işgücüne ulaşım yoluyla, nispi artıdeğer sömürüsününse sermaye devrinin, en başta da dolaşım zamanının kısaltılması (artıdeğerin gerçekleşme hızının artırılması uğruna, bir kısmının aracı kapitalistlere devri) yoluyla artırılması arayışlarına girer. Ayrıca, mali sermayenin hareketinin büyük bir hız kazandığı koşullarda, sermaye devrinde oluşan lokal tıkanma ve krizlerin, aşırı üretim kaynaklı stok birikimini asgariye indirecek bir üretim-dolaşım sistemince etkisizleştirilmesi ihtiyacı da uluslararası örgütlenme eğilimini koşullamıştır. Böylece büyük tekellere bağlı çok sayıda tedarikçi küçük ya da görece küçük işletmeye dayalı uluslararası bir üretim örgütlenmesi açığa çıkar.

Üretimin uluslararası çapta gerçekleştirilmesi, silah üretimi, makine üretimi ve teknoloji-yoğun ürünlerin üretimi başta olmak üzere, hafif sanayi dallarına dek yayılmıştır.

Örneğin, Almanya menşeili Mercedes-Benz tekelinin tek bir E-klase otomobilinin üretimi, sayısız ülkeden geçerek gerçekleşir. Bu türden tek bir adet otomobilin değişik tipte kablo setleri Meksika, Portekiz, Avusturya, Slovenya ve Bulgaristan ile Güney Afrika’da üretilir. Egzoz borusu Güney Afrika’da, devre kartları Malezya ve Filipinler’de, ahşap parçalar Romanya’da, camlar Kanada’da, korna sistemleri İspanya’da, metal levhalar ve hava yastıkları İtalya’da üretilir. Fransa’dan soğutma ve ısıtma sistemleri, ABD’den ses sistemleri gelir. Japonya’dan çok sayıda parça gelir; klima sistemleri, radyo ve cd çalar, entegre navigasyon sistemi… Bu parçaların üretimi için gerekli vidalardan kimyevi maddelere dek çok sayıda alt ürün ise, dünyanın başkaca birçok ülkesinde üretilir. Örneğin, ABD’den gelen ses sistemleri için ihtiyaç duyulan mikroçiplerin de Çin, Tayvan ve Malezya’daki üreticilerden sağlanmış olması gibi. Öyle ki, otomobil yolculuğa hazır hale gelmeden önce, parçaları onlarca dünya turuna tekabül edecek kadar yolculuk yapmıştır. Bunların montajlandığı 26 ülkeden biri ve teknolojik açıdan en gelişkini olan, “anavatan” Almanya’daki Mercedes-Benz tesislerinde her 1,5 dakikada bir adet E-klase otomobil banttan çıkar. Mercedes’in banttan her 1,5 dakikada bir otomobil çıkarabilmesi, bu sermaye miktarı ile bu derece hızlı ve kitlesel üretim yapabilmesi, artıdeğerinse pazarda hızlıca gerçekleşmesi, üretimin onlarca ülkeye yayılan bu örgütlenme tarzıyla mümkün olur.[1]

Üretimin uluslararasılaşması, konjonktürel, tekil, geriye dönüşlü, nicel bir olgu mudur? Bu örnek üzerinden ilerleyecek olursak, Mercedes-Benz’in, kendi ulusal limanına dönmesi artık mümkün müdür?

Örneğimizde, Mercedes-Benz’in, 1,5 dakikada E-klase bir otomobil ürettiği düzeyden geri adım atması, Ford, VW, Toyota gibi başkaca otomotiv devleriyle rekabet şansını kaybetmesi, giderek bunlardan biri tarafından yutularak alt firması haline gelmesi anlamına gelecektir. Demek ki, diğer bütün koşullar aynı kaldığı sürece, kapitalist bakımından üretim hızını düşürmeye itecek bir neden yoktur.

Peki aynı çapta üretimi, üretimin eski örgütlenme biçimiyle sürdürmesi mümkün müdür? Teorik olarak mümkündür, ama o koşullarda, çok daha büyük bir sabit sermaye yatırımını (hemen hemen, tedarikçi firmaların toplam sabit sermaye yatırımına tekabül edecek kadar büyük, yani şimdikinin onlarca misli) kendi başına üstlenmesi gerekir. Mercedes-Benz’in zaten en büyük dünya tekellerinden biri olduğu halde, sermaye hareketinin ancak mevcutta olduğu kadarını bu giderlere yöneltme tercihi gözönünde bulundurulursa, böyle bir duruma şu veya bu nedenle geçiş yapmasının pratikte ne kadar olanaksız olduğu anlaşılacaktır. Üstelik o denli büyük bir sabit sermaye yatırımı, yine, diğer bütün koşullar aynı kaldığı sürece, değişmeyen sermaye kısmını büyüterek, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, yani kar oranlarının düşmesini de beraberinde getirecektir. Sabit sermaye aynı kaldığında kar kütlesi olağanüstü düşecek, arttığında ise kar oranı büyük düşüş gösterecektir.

Şu anki üretim örgütlenmesinde, dünya tekeli, bir nevi, yatırmadığı sabit sermayeyi de son tahlilde kendisi işletmektedir. Alt firmanın artıdeğeri gerçekleştirmesi, dünya tekeline bağımlıdır. Alıcısı o ve/veya o türden az sayıda tekeldir ve üretimi bu tekellerin alım durumuna endekslidir. Ana tekelin fiyat kırma olanakları yüksek, alt firmanın rekabet olanakları zayıftır. Aradaki teknoloji farkı (sermaye üretkenliği farkı) artıdeğerin önemli kısmının ekstra kar biçiminde ana tekele kaptırılması sonucunu doğurur.

Bu uluslararası üretim zincirinin en altında, en alt ve en geri teknolojili (sermayenin en az üretkenliğe sahip olduğu/sermayenin organik bileşiminin en düşük olduğu) kapitalist işletmede çalışan, diyelim ki bir vidayı ya da bir mikroçipi üreten işçi durmaktadır. İşçi sınıfının sömürülmesi, işgücünün esnek, taşeron, güvencesiz çalışma koşulları ve ucuzluğu koşulları o derece kapsamlıdır ki, o işçiyi bizzat çalıştıran sabit sermayenin sahibinin artıdeğerden aldığı payın çok daha fazlasını anafirmanın alması (işçinin çalıştığı firma, ara firmalar ve ana firmadan oluşan sermayedarların hepsine ve bunlar arasında ara ürünleri dolaştıran sermayedarların da tamamına yetecek kadar yüksek oranda artıdeğer üretmesi) mümkün olmaktadır. Geri teknolojili işletmede el konulan artıdeğerin gerçekleştirilmesi/pazarda kara dönüşmesi sürecinde ekstra-kar yoluyla ileri teknolojili işletme sahibine kaptırılması genel yasası, bu koşullar altında, tedarikçi firmadan ana tekele kaptırılması biçiminde gelişir. (Örneğin, 1875 parçadan oluşan ve bu parçaların çoğu Çin’de, Çin ve Tayvan menşeili kapitalistler tarafından üretilen iphone üretim sürecinin toplamında, el konulan artıdeğerin büyük kısmı ABD’li ana firmada kalmaktadır – maliyet fiyatı 178,96 dolar olan iphone telefonun ABD’deki son tüketici satış fiyatı ortalama 700 dolardır).

Dolayısıyla ana firmaya, en büyük tekele ait son montaj işletmesi üzerinden bakıldığında sermayenin organik bileşimi yüksektir – teknoloji yoğundur – ama ürünün pazar fiyatı buna göre çok yüksektir. Son tahlilde, ana firma toplamda çok düşük oranda değişmeyen sermaye yatırımıyla (son montaj aşamasının örgütlenmesi için gerekli yatırımlar ile, parçaların montaj merkezlerine doğru ve son ürünlerin pazarlara doğru uluslararası dolaşımındaki yatırımlar), çok fazla sayıda işçiyi çok yüksek sömürü koşullarında sömürmektedir. Son firma üzerinden bakıldığında çok yüksek görünen sermayenin organik bileşimi, bütün bir çevrim üzerinden bakıldığında daha düşüktür ve buna bağlı olarak sadece kar kütlesi değil, kar oranı da, eski üretim örgütlenmesiyle mümkün olamayacak denli yüksektir.

Bu sonuç, işgücü dışındaki metaların ve (dünya tekelci sermayesinin ayrıcalıklı olacağı tarzda) sermayenin uluslararası hareketi önündeki engellerin kaldırıldığı, işgücü metasının hareketinin ise azami ölçüde sınırlandığı, ortalama kar yasasının, dolayısıyla ücret, fiyat ve karın bu zeminde gerçekleştiği bütünleşik dünya pazarı koşullarında mümkün olmaktadır.

Diyelim ki kapitalist, bu derece büyük bir sabit sermaye yatırımını yapmaya istekli olsun ya da kriz veya dünya savaşı gibi koşulların karmaşık bir bileşimi nedeniyle buna zorunlu kalmış olsun. Döner sermaye öğeleri bakımından durum ne olacaktır? Bu geri çekiliş ne kadar olanaklı ve sürdürülebilir olacaktır?

Öncelikle işgücünü ele alalım. Bu aynı zamanda sermayenin değişen kısmıdır. Tekel, mevcut yatırımı, kendi ulusal limanı olan Almanya’da yaptığı koşullarda, aynı ucuzlukta işgücü bulabilmesi imkansızdır. Mercedes-Benz’le birlikte tüm diğer firmaların da ucuz işgücüne Almanya’da ulaşma isteği içinde olduğunu farz edecek olursak (ki sermaye hareketinin pazarda rekabet yasasınca ve bunun sonucu olarak ortalama kar yasasınca düzenlendiğini gözönünde bulundurursak, böyle bir eğilimin doğması için çok özgün siyasal koşulların – örneğin ucuz işgücü cenneti Güney Asya’da devrim – bir araya gelmesi gerekir) büyük bir siyasal krizi tüm Alman tekellerinin hep birlikte ya da çoğunlukla göze alması gerekecektir, zira yukarıda sayılan ülkelerdeki ücretlerin ortalamasına, dolaşım ve diğer giderler için harcanan döner sermaye miktarını (toplam artıdeğerden tedarikçilere devredilen miktarı) ekleyerek elde edeceğimiz ücret karşılığı, yine de Almanya’daki ücret düzeyinin kat be kat gerisindedir.

O halde, eski üretim örgütlenmesini, emperyalizmin ilk evresinin belirleyici unsuru olan sermaye ihracı yoluyla, işgücünün daha ucuz olduğu bir veya birden fazla ülkede fabrika açarak sürdüreceğini farz edelim. Bu koşullarda, hem eski fabrika düzeni nedeniyle işçilerin ücretleri belli düzeyde tutmak için mücadelesinin ve örgütlenmesinin de koşulları daha ileri olacaktır, hem de gereken sabit sermaye yatırımı daha da katlanacaktır.

Döner sermayenin değişmeyen bölümü bakımından durum nedir? Enerji, hammadde ve bugünkü örgütlenme biçiminde parça tedariki bakımından, kaynaklara en yakın, dolaşım süresi en kısa ve büyük çaplı örgütlendiği için dolaşım masrafları toplamda en düşük, daha küçük ulusal ya da uluslararası aktif işletmelerin tekellere bağımlı hale gelmesi ve adeta tekeller tarafından yutulmak için rekabet eder durumda olması nedeniyle alım fiyatları en düşük ve en esnek üretim örgütlenmesi budur.

Nihayet, stoklama-pazarlama aşamaları bakımından da durum değişmez. Ulusal limana dönüş, borsalarda günde 2 trilyon dolarlık sermayenin işlem gördüğü, yani para sermayenin olağanüstü bir hızla hareket ettiği koşullarda, şu anki gibi, pazarda gerçekleşme hızına bağlı olarak planlanmış montaj süreci ve montaj sürecine bağlı planlanmış parça tedariki aşamaları yerine, bol miktarda parça stoklamasını, bununla yetinmeyip, sermayenin devir süresi boyunca bir kısmı daima depoda tutulacak tamamlanmış sonal ürün stoklamasını, yani hızlı sermaye hareketi esnasında her gün onlarca defa yaşanan lokal, anlık veya süreğen, yaygın, çok sayıda kriz ve tıkanmanın kıskacında parça ve tam ürünlerin depolarda paslanmasını göze alması anlamına gelecektir.

Hafif sanayide de durum farklı değildir. Örneğin, ABD menşeili Levi’s marka bir adet kot pantolonun imalatı esnasındaki seyahati şöyledir: Pamuk, Kazakistan ve Özbekistan’da yetiştirilir, Türkiye’de ipliğe çevrilir, Tayvan’da boyanıp Polonya’da dokunduktan sonra, Fransa’dan sağlanan düğme, çıt çıt vb malzeme ile birlikte dikim için Filipinler’e yollanır. Paketlenme dahil son şekli Yunanistan’da verilerek dünya pazarına (toplam 160 ülkedeki dağıtıcılara) yollanır.[2]

Belirtmeye gerek yok ki, Levi’s 1853’te işe başladığında, hammaddesi (pamuk) dahil olmak üzere, tek bir ülkede (ABD) üretimi tamamlanıyordu. ABD’de üretilip başka ülkelere meta ihracına konu olmasını, yine tek bir parça (ya da seri) kot üretiminin aynı ülkede başlayıp biteceği tarzda, sermaye ihracına konu olması, yani başka ülkelerde fabrikalar açması izledi. Hammadde üretiminin imalat üssü olan ülkeden ayrılması, bütün bir kapitalist sömürgecilik dönemine yayılsa da, tipik hale gelişi esasen, kimi ülkelerin neredeyse tek ürün üretimine dek zorlandığı yeni sömürgeci sistemle eşzamanlıydı. Bu aşamaların her biri, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin, üretimin gerçekleştirilme sürecinin uluslararası düzleme doğru ilerlemesinin aşamalarıydı. Bugün bu çapta bir üretim, ulusal limanlarda gerçekleştirilemez. Bütün üretimin tek bir ülkede (Levi’s örneğinde merkez üssü ABD’de) ya da birden fazla ülkede eski biçimde örgütlenmiş fabrikalara dönmesi, Levi’s rekabet olanağından vazgeçip, yıkımı ya da başka tekellerce yutulmayı göze almadığı sürece imkansızdır. Çünkü mesele, tek başına, üretilen mal sayısının artırılması değildir. Sermaye devrinin hızlandırılması, mutlak ve nispi artıdeğer sömürüsünün artırılması, dolaşım hızının yükseltilmesi ve kredi-para sermaye hareketlerindeki tıkanmalardan etkilenmeyen esnek bir üretim-stoklama-dolaşım düzeninin sağlanması, üretilen mal miktarının ancak bu koşullar elde edilmek kaydıyla artırılmasıdır. Başka bir deyişle, bu sabit sermaye yatırımı ile işgücünün olabildiğince ucuz, üretim ve sermaye çevriminin en hızlı olabileceği düzen bugünkü koşullarda budur.

Sayılan bütün faktörler, sermayeyi daha yüksek bir işbölümüne ve merkez üssünün dışına doğru hareket etmeye zorlar, uluslararası örgütlenme eğilimini güçlendirirken, karşı eğilimler oldukça sınırlı etkiye sahiptir: yatırım yapılan alanlarda işgücü fiyatı ve bunu belirleyen siyasal koşullar, para sermaye hareketlerindeki büyük dalgalanmalar ve mali ve ekonomik krizler gibi.

Uluslararası Ve Dünya Tekellerinin Dünya Ekonomisine Hakimiyeti

19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyılın ilk yarısında gelişen uluslararası tekeller bugün genel karakter kazanmış ve dünya ekonomisinde belirleyici konuma gelmiştir. Bunların en büyükleri, dünya tekellerine dönüşmüş ve dünya ekonomisine hakim durumdadır. Daha küçük tekellerin ve tekel-dışı ekonomik işletmelerin ana gövdesi de, uluslararası tekellere ve dünya tekellerine tedarik sağlayıcı birimler haline gelmiştir.

Dünya tekelleri, sınai, ticari ve finansal faaliyetlerini dünya çapında yürüten, dünya ekonomisi ve bütünleşik dünya pazarı üzerinde hakim olan, uluslararası ekonomik ve siyasi kurumları yöneten, en büyük uluslararası tekellerdir. Dünya tekelleri henüz belli bir ulusal devletin damgasını taşımaya devam ederler ancak, birleşme ve yutmalar yoluyla sermayenin merkezileşmesi süreçleri de uluslararası düzleme taşındığından, çokuluslu mülkiyet sahipliği ve uluslararası kapitalist birliklerin oluşumu belirginleşmiş durumdadır (örneğin, İngiltere-Hollanda ortaklığı Royal Dutch-Shell). Bunlar, tekeller arası rekabette ve egemenlik mücadelesinde sırtlarını son tahlilde belli bir ulus devlete yaslamışlardır. Ancak bu son tahlilde böyledir. Bölgesel entegrasyonların ilerleyişi, her bir entegrasyon içinde bir veya birden fazla emperyalist devletin hakimiyeti, uluslararası nitelikteki ekonomik, siyasal ve toplumsal çelişkiler ve çarpışmalardaki pozisyonların bu tipten ittifaklar içinde yürütülüşünün genel karakter kazanması, dünya tekellerinin çokuluslu niteliğinden bağımsız değildir. Bu durum aynı zamanda, sınırlı sayıdaki emperyalist devletin bütünleşik dünya pazarı ve dünya kapitalist ekonomisi üzerindeki hakimiyetinin güçlenmesi, emperyalist devletlerle mali-ekonomik sömürgeler arası eşitsizliğin derinleşmesi anlamına da gelmektedir. Ulusal duvarlar sermaye hareketinin önünde engel olmaktan çıkarken, işçi sınıfı ve ezilenler bakımından toplumsal eşitsizliğin derinleşmesinin kalın surları olarak yükselmektedirler.

2013 yılı verilerine göre en büyük 500 tekelin yıllık cirosu, Gayrisafi Dünya Hasılasının yüzde 40’ına eşittir. Bunlar içerisinden en büyük 100 tekelse, GDH’nın yüzde 18.8’ine tekabül eden 14.04 trilyon dolarlık değer üretiminin sahibidirler.[3]

Belli başlı kapitalist ülkelerin Gayrisafi Yurt İçi Hasılaları ile, en büyük dünya tekellerinin yıllık ciroları arasında bir kıyaslama, bu tekellerin dünya ekonomisindeki yeri hakkında aydınlatıcıdır.[4]

Buna göre en büyük 50 ekonomi içinde 8 şirket, 42 ülke bulunmaktadır.[5] İlk 100 ekonomi içinde ise 40 şirket ve 60 ülke bulunmaktadır.

Sadece Royal Dutch/Shell tekelinin yıllık cirosu, 822.1 milyar dolar ile 19. sırada bulunan Türkiye GSYİH’nın yüzde 58’ine tekabül ediyor.

Geride kalan 100’ü aşkın ülkenin GSYİH’ları, listeye giren 40 şirketin tek birinin yıllık cirosu kadar değildir.

Dünya üzerinde 37 milyon şirket, 43.060 uluslararası tekele bağlı olarak parça üretimi yapmakta, bunlar ise içlerinden 1318’inin ihtiyaçları temelinde üretim gerçekleştirmektedir. 1318 büyük tekel içindense sadece 147’si, tüm bu şirketlerin toplam varlığının yüzde 40’ını elinde tutmakta ve bütün üretim zincirinin merkezinde bulunmaktadır.[6]

Uluslararası tekeller, dünya üretiminin en az yüzde 20’sini, dünya ticaretinin yüzde 70’ini kontrol etmektedir. Bütün üretimleri bu tekellere parça tedarikine endeksli yüzbinlerce işletme, bu rakama dahil değildir.

Dünya tekellerinin egemenliği, büyük bir mülksüzleştirme ve yoksullaştırma demektir.

En zengin yüzde 1’in dünya zenginliğindeki payı 2009’da yüzde 44’ten 2014’te yüzde 48’e çıktı. Bu kesimin ortalama her yetişkin üyesine düşen ortalama zenginlik 2014’te 2,7 milyon dolardı. Bu oranın 2016’da yüzde 50 sınırını aşacağı öngörülüyor.

Öyle ki, dünya üzerindeki en zengin 85 kişinin zenginliği, en yoksul yüzde 50’yi oluşturan 3,5 milyar insanın toplam zenginliğine eşittir! Sermayenin yoğunlama ve merkezileşme hızı açısından, 2010’da bu rakamın 388 kişi olduğunu hatırlatalım.

Geri kalan yüzde 52’lik dilim içinde yüzde 46’lık pay ise en zengin yüzde 20’ye gidiyor. Dünya nüfusunun yüzde 80’i ise, zenginliklerin toplam yüzde 5.5’unu paylaşıyor.

Emperyalist devlet ve mali-ekonomik sömürgeler arası dağılım bakımından da saflaşma belirgin. Örneğin, Afrika, dünya nüfusunun yüzde 12.5’ine, dünya enerji tüketimininse yüzde 3’üne sahip. ABD’nin dünya enerji tüketimindeki payı ise yüzde 19’dur.[7]

Bütünleşmiş Dünya Pazarının Oluşumu

Emperyalizmin ilk evresinde dünya ekonomisi, tek tek ulusal pazarların toplamından oluşuyordu. Sermayenin merkezileşmesi bu pazarlar içinde ve tek tek bu pazarların ele geçirilmesi yoluyla gerçekleşiyordu. Emperyalist devletlerin rekabetinin merkezinde, hakim olunan ulusal pazarların, kendi ulus devlet sınırlarını genişletme veya sömürgeleri ele geçirme yoluyla genişletilmesi (ancak yine ulusal pazarlar biçiminde örgütlenmesi) duruyordu.

Bugün tek tek ulusal pazarlar dünya tekellerinin egemenliğinde bütünleşmiş, bütünleşik dünya pazarı oluşmuş, sermaye hareketleri, sermayenin merkezileşmesi süreçleri bu bütünleşik dünya pazarı üzerinde ve çok daha yüksek bir hızla gerçekleşir hale gelmiştir. Tekeller arası rekabet, giderek daha az sayıdaki dünya tekeli arasında şiddetlenmekte, bu dünya tekellerinin belli bir ulus devletin ve çoklukla ekonomik entegrasyonların ekonomik siyasal gücünü arkalayarak bütünleşik dünya pazarı üzerindeki hakimiyetini genişletmesi ekseninde gelişmektedir.

Devlet aygıtları, uluslararası mali, ekonomik ve siyasal örgütlenmeler (IMF, DB, BM), yeni uluslararası anlaşmalarla baştan başa yeniden düzenlenen uluslararası burjuva hukuk, askeri kurumlar ve yatırımlar aracılığıyla, emperyalist devletlerin birbiri arasındaki, emperyalist devletlerle mali ekonomik sömürgeler arasındaki, tekellerin birbirleri arasındaki, tekellerle doğrudan devletler arasındaki ve burjuva devletler ve tekeller ile işçi sınıfı ve ezilenler arasındaki tüm toplumsal ilişkiler, bütünleşik dünya pazarı koşullarında ve dünya tekelci burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillenmekte ve örgütlenmektedir.

Artıdeğerin gerçekleştirilmesi, ücret, fiyat ve karın oluşumu bu bütünleşik dünya pazarı üzerinde şekillenmektedir. Ortalama kar yasası tek tek ulusal pazarlar üzerinde değil, bütünleşik dünya pazarı üzerinde işler. Devlet aygıtlarının ve burjuva uluslararası hukukun yeniden düzenlenmesiyle, devlet aygıtlarının fiyatların oluşumuna vergi, gümrük, sosyal harcamalar, fiyat düzenlemeleri, para yönetimi vb yollarla müdahale olanakları daralır. Zaten meta ihracı, serbest rekabetçi dönemde de vardır, meta ihracının belli pazarlara girememesi, ambargo altında olması, karakteristik değildir, ya geçici, ya özgün ve sınırlıdır. Emperyalizm dönemi boyunca gelişen, ama emperyalist küreselleşme evresinde karakteristik özelliğe dönüşen, meta fiyatlarının ve karın oluşumunun, gümrük, vergi vb önlemlerle ayrı ayrı ulusal havuzlarda gerçekleşme biçiminin tasfiyesidir. Meta dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılmasının anlamı budur.

Ancak diğer tüm metaların dolaşımı önündeki ulusal engeller kaldırılırken, işgücü metasının dolaşımı önündeki ulusal engellerin yüksekliği, ortalama fiyatları değerlerinin çok üstüne doğru, ortalama ücretleri ise çok altına doğru saptırır. İşgücü, sermayenin engelsiz dolaşımına, büyük göç dalgalarıyla kendisinin de pazarda engelsiz dolaşımını sağlama refleksiyle yanıt verse de, ulusal ve bölgesel çitler daha da katılaşarak işçi ve ezilenlerin önünde dikildiği için, işgücü sermayeye göre çok zor dolaşır ve işgücü fiyatı, diğer meta fiyatlarının ve karın oluştuğu gibi bütünleşik dünya pazarı ortalamasından oluşmaz. Akdeniz’e gömülen mülteci bedenleri, bu çarpışmanın eseridir.

Üstelik, işgücü fiyatının -ücretin- bütünleşik dünya pazarı ortalamasından değil de, kendi dolaşabildiği alanda -esasen ulusal çerçevede- oluşması, meta fiyatlarının aksine dünyanın farklı ülkelerinde ücret farklarının çok büyük olmasına yol açar.

Dahası, serbest bölgelerin oluşumu ve işgücünün bu havuzlarda birikerek, uluslararası hukuk ve uluslararası kurumlarca doğrudan denetimi, dünya tekelci burjuvazisine daha da avantajlı sömürü koşulları sunmaktadır. Tekelci egemenliğin boyutları, ücret, fiyat ve karın oluşumunun genel işleyişindeki avantajlarının yanısıra, meta fiyatlarını ortalama değerin üstüne doğru kırma ayrıcalıklarını büyütürken, işgücü metası fiyatını da ortalama değerin altına doğru kırma ayrıcalıklarını büyütür.

Tüm bunlara, emperyalist küreselleşme evresinde, emeğin üretkenliğinin artış düzeyinin, kronik kitlesel işsizliği koşullaması eklenir. Kronik kitlesel işsizlik, işgücünün rekabet olanaklarını da olağanüstü daraltır. Esnek, taşeron, güvencesiz çalışma ve örgütsüzlük, işsizlik korkusuyla ücretin aşağı sapmasını ivmelendirir. Bu koşullar altında dünya tekelci burjuvazisi bütünleşik dünya pazarı koşullarında son derece ucuz işgücüne erişim imkanları elde eder.

Üretimin uluslararası örgütlenmesine ve bu üretim zincirleri içerisinde artıdeğerin sayısız kapitalist tarafından paylaşılmasına rağmen, karın büyük miktarının ana tekelde kalması yoluyla sermayenin merkezileşmesi, bu şekilde gerçekleşir.

Artıdeğerin, karın gerçekleştirilmesi aşamasında, zincirde yer alan her bir sermayedara belli bir pay bırakmak kaydıyla emek-yoğun tedarikçilerden ekstra kar yoluyla teknoloji-yoğun büyük tekellere doğru akışını güvenceleyen uluslararası üretim örgütlenmesinin temeli budur.

Para Sermaye Hareketlerinin Uluslarasılaşması Ve Spekülatif Sermayenin Gelişimi

Spekülatif sermaye hareketinin mali sermayenin karakteristik özelliği haline gelişi, emperyalist küreselleşme döneminin bir diğer ayırt edici özelliğidir.

Mali sermayenin para hareketlerinin uluslararasılaşması, 1950-1970’ler döneminde, ABD emperyalizmi öncülüğünde dünya kapitalizminin yeniden yapılandırılması sürecinde hızlandı. Marshall yardımlarında sembolleşen borçlandırma, banka şubeleri açma, sigorta şirketlerinin gelişimi ve giderek banka sermayesiyle kaynaşması, bunun somut biçimleri oldu.

70’li yıllardaysa, kar oranlarındaki düşme eğilimini dengelemek üzere para sermaye hareketleri önündeki ulusal duvarlar, IMF’nin denetimi altında emperyalist devletlerden başlayarak dünya çapında burjuva devletlerin kararlarıyla kaldırıldı. Bretton-Woods para sisteminin tasfiyesi, bu gelişmenin merkezinde duruyordu. Dünya tekelleri arasında uluslararası düzeyde gelişen rekabet, büyük bankaların ve devletlerin ulusal çapta üstlendikleri düzenleyici rolün, uluslararası çapta yeniden düzenlenmesini, bu işlevlerin uluslararası mali-ekonomik kurumlar, uluslararası finans tekelleri ve uluslararası para sermaye hareketinin baş düzenleyicisi olarak borsa tarafından üstlenilmesini getirdi. Böylece uluslararası sermaye hareketlerine büyük bir hız kazandıran büyük bir uluslararası finansal sermaye ağı yaratıldı. Para sermayenin belli başlı tüm biçimlerini barındıran büyük finans tekelleri ortaya çıktı. Büyük sanayi tekelleri mali bölümlerini genişletti. Böylece çok büyük finansal ve sınai tekeller, aynı ailelerin ellerinde toplandı. Mali sermaye, sınai sermaye üzerinde kesin egemenliğe ulaştı. Giderek daha fazla miktarda sermaye, spekülasyon hareketlerine kaydı.

Daha önceki dönemde, üretimden kaçış eğilimi olsa da, bu genel karakter kazanmamıştı ve krediler, borçlar vb finansal hareketler, artıdeğer üretmemekle birlikte, artıdeğer üretilmesini kolaylaştırarak (sanayi yatırımları kolaylaştırarak) bunun karşılığında artıdeğerden pay alıyordu. Üretimle ilişkiliydi.

Emperyalist küreselleşme evresinde, spekülatif sermaye belirgin bir konum kazanmış, spekülasyondan gelen karın yüzde 90’ının, genişletilmiş yeniden üretime değil, yeniden spekülatif hareketlere yönelmesi verisinde görüldüğü gibi, üretim sürecinden kopmuş ve esasen, üretim sürecinde elde edilen artıdeğerin para biçimine dönüşmüş halini soymaya girişmiştir.

Sermayenin spekülasyona yönelimindeki artış, genişletilmiş yeniden üretimi yavaşlatmaktadır.

Aşırı Sermaye Fazlasının Kronikleşmesi

Sermayenin merkezileşme ve yoğunlaşma derecesi ve hızı emperyalist küreselleşme evresinde o denli artmıştır ki, aşırı sermaye fazlası, emperyalizmin ilk dönemine kıyaslanamayacak ölçüde büyür. Bu sermayenin giderek artan bir bölümü, sanayi üretimine dönmez. Yeniden, daha yüksek kar oranları vaad eden spekülatif hareketlere, rakip üreticilerin ya da daha küçük üreticilerin ürettiklerini yeniden paylaşmaya yönelir. Bu ise yine, üretime dönmeyecek olan bir sermaye miktarının merkezileşerek az sayıda elde toplanmasıyla sonuçlanır.

Aşırı sermaye fazlası, emperyalist küreselleşme dönemi öncesinde bunalım dönemleri geçtiğinde ve sanayi üretimi yükseldiğinde etkisini yitirirken, emperyalist küreselleşme döneminde ise, 90’lı yıllarda daha belirgin olmak üzere, kronik bir hale gelmiştir.

Aşırı sermaye fazlasının artışı ve kronikleşmesinin mutlak etmeni sermayenin yoğunlaşma hızı ve derecesiyken, nispi etmeni de sermaye fazlasının emilmesi veya kıyılması koşullarının daralmasıdır.

Hem, sermaye yoğunlaşmasının hızlanması nedeniyle, üretime dönmeyen sermaye fazlasının artışı hızlanır, hem de azalması (yıkımı veya emilimi) yavaşlar.

Aşırı sermaye fazlasının kronikleşmesini engelleyebilecek olan büyük çaplı sabit sermaye kıyımıdır. Krizler ve savaşlar, büyük çaplı iflaslar ve büyük çaplı fiziki yıkım yoluyla sabit sermaye kıyımına yol açarak aşırı üretim fazlasını dengeler. Ama günümüz koşulları, büyük çaplı iflasların da (şu anki koşullarda arzulanan sabit sermaye kıyımına yol açacak denli büyük çaplı iflaslar, en büyük tekellerden bazılarının yıkımı biçiminde gerçekleşebilir), 2. paylaşım savaşı derslerinin ardından henüz onu aşacak denli büyük çaplı savaşların da göze alınmasını imkansız kılmasa da zorlaştırmaktadır.

Burjuvazinin Siyasal Ve Toplumsal Durumu

Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde, ekonomik ve siyasal düzene hakim olan, tüm bir burjuvaziydi. Burjuva devlet örgütlenmesi de, tüm burjuvazinin devleti olarak, burjuvazinin kendi içerisindeki ve burjuvazi ile işçi sınıfı ve diğer toplumsal katmanlar arasındaki ilişkilerin, burjuvazinin genel çıkarları lehine düzenleyicisiydi.

Emperyalizmin ilk evresinde, tekelci burjuvazi kapitalist ekonomiye hakim oldu. Burjuva devlet aygıtı, tekellerin devleti haline geldi.

Emperyalist küreselleşme evresinde dünya tekelleri ve dünya tekelci burjuvazisi ortaya çıktı. Tek tek devlet aygıtları ve burjuva devletin düzenleyici işlevlerini uluslararası düzeyde üstlenen uluslararası ekonomik ve siyasal kurumlar ve yapılanma, dünya tekelci burjuvazisinin hizmetine girdi.

Her bir dönemde devlet aygıtı, hakim burjuvazinin ortak çıkarlarını temsil etse de, bunlar arasında mutlak bir çıkar ortaklığı anlamına gelmiyordu. Emperyalist küreselleşme evresinde de, dünya tekelci burjuvazisinin hakimiyeti, mutlak çıkar ortaklığı anlamına gelmediği gibi, kapitalist emperyalist rekabet bu kesim içerisinde son derece keskinleşir, uluslararası kurumlar ve tek tek devlet aygıtlarıysa, bu kesimin ortak çıkarlarının diğer sınıf ve tabakalar karşısında temsilcisi ve birbirleri arasındaki rekabetin de ekonomik-siyasal araçları biçiminde konumlanır. Dünya tekelci burjuvazisinin tek tek bileşenleri, birbirleri arasındaki rekabeti, ulus devletlerin ve az sayıda ulus devletin hakimiyeti altındaki bölgesel entegrasyonların gücünü arkalayarak, uluslararası düzenleyici burjuva kurumlar üzerindeki etki düzeylerini artırmaya çalışarak sürdürür.

Üretimin tüm aşamalarıyla uluslararasılaşması nedeniyle maddi zemini ortadan kalkan ulus devletler, bu rekabet içinde yeni biçimde işlevlenir.

Burjuva devletler, dünya tekellerinin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılır. Bu yeniden yapılandırmanın başlıca konuları, özelleştirmeler yoluyla devlet işletmelerinin tasfiyesi, eğitimden sağlığa toplumsal yararlı işlerin sermaye yatırım alanı haline getirilmesi, devletin meta ve sermaye hareketlerinin üzerindeki denetiminin tasfiye edilmesi ya da sınırlandırılması, merkez bankalarının ve belirleyici ekonomik-mali kurumlarının özerkleştirilmesi ve dünya tekelci burjuvazisinin ve uluslararası ekonomik ve siyasi kurumların doğrudan denetimine açılmasıdır.

Emperyalist küreselleşme evresinde eşitsiz ve dengesiz gelişme derinleşir, emperyalist devletler arası rekabet keskinleşir ve bölgesel entegrasyonlar yoluyla rekabet karakteristikleşir.

Emperyalist kapitalizmin bütün temel çelişkileri keskinleşir ve uluslararası karakter kazanır.

Siyasal ve toplumsal devrimin koşulları, nitel değişimlere uğrar ve yeni nitelikler kazanır. İşçi sınıfının nicel ve nitel gelişimi, bileşimi ve örgütlenme-mücadele koşulları, diğer toplumsal sınıf ve tabakaların niteliği ve işçi sınıfının bu sınıf ve tabakalarla ilişki ve çelişkileri, ittifak olanakları konularını, dergimizin sonraki sayılarında ele alacağız.

Dipnotlar:

[1] 2013 yılı verileridir. Fortune Dergisi ve Mercedes-Benz resmi sitelerinden derlenmiştir.

[2] Veriler, Levi’s firmasının resmi sitelerinden derlenmiştir. Öte yandan, tekellere bağlı üretim yapan alt firmaların değişkenliğini de not ederek, büyük ölçüde 2013 verilerinin esas alındığını belirtelim.

[3] Forbes Dergisi Global 500 listesine göre, en büyük 500 tekelin 2013 yılı toplam cirosu 30.3 trilyon dolar, toplam kârı ise 1,5 trilyon dolardır. Bunlar içinde ilk 500’ün toplam cirosu 14.04 trilyon dolar, toplam kârı 820.7 milyar dolardır.

Dünya Bankası verilerine göre 2013 yılında Gayrisafi Dünya Hasılası’nın nominal değeri 75.59 trilyon dolardır.

[4] Fortune Dergisinin 2013 yılı için, şirketlerin yıllık cirolarını esas alarak hazırladığı Global 500 sıralaması ile aynı yılın Dünya Bankası GSYİH verileri temelinde Credit Suisse’e bağlı bir araştırma kurumunca derlenen, dünyanın en büyük ekonomileri listesi veri alınmıştır. Ancak gerek burjuva ekonomistlerin, gerekse küreselleşme karşıtlarının araştırmalarında sıkça başvurulan bu tablonun, gerçekte “en büyük ekonomiler” başlığını tam tamına karşıladığı iddia edilemez. GSYİH ile şirket ciroları normal olarak kıyaslanabilir veriler olmadığı gibi, bu türden bir hesaplama gerçekte çokça çifte veri hesabına dayanır. Yine de göreceli olarak ele alındığında uluslararası tekellerin ekonomik etkinliği bakımından fikir vericidir.

[5] Ancak gerek emperyalist devletlerle mali ekonomik sömürge devletler, gerekse emperyalist devletlerle uluslararası tekeller arasındaki ciro ve GSYİH tutarı farklılıkları devasadır. (ABD 16.76, Çin 9.24, Japonya 4.92, Almanya 3.73, Fransa 2.8 trilyon dolar GSYİH elde ettiği koşullarda listeye ilk şirket olarak yirmi yedinci sıradan giren Hollanda-İngiliz ortaklığı Royal Dutch/Shell 481.7, yirmi sekizinci sıradaki ABD menşeili Wal-Mart Stores 469.2, yirmi dokuzuncu sıradaki ABD menşeili Exxon 449.9 milyar dolar ciroya sahiptir).

[6] Veriler, 2011 yılında Zürich Üniversitesi’nin Credit Suisse için hazırladığı araştırmadan alınmıştır.

[7] Bu veriler, Oxfam’ın Ocak 2015 tarihli raporundan alınmıştır. 2016 yılı tahminleri, Credit Suisse Global Wealth Datebook 2013 ve 2014 yılı verilerine dayanarak Oxfam tarafından hesaplanmıştır.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 16