EMPERYALİST KÜRESELLEŞME KOŞULLARINDA İŞÇİ SINIFI VE EZİLENLER

| Sema Duru Boran |

Mülksüzleşme Ve Proletaryanın Nicel Gelişimi

Emperyalist küreselleşme, işçi sınıfı ve emekçiler cephesinden, işçi sınıfının kronik kitlesel işssizlik kuşatmasına alınması, kazanımlarının gaspedilerek iş ve yaşam koşullarının kötüleştirilmesi, örgütlenmesinin zayıflatılması, işçiler arasında burjuva rekabet kültürünün geliştirilmesi, küçük ve orta köylülerin kitlesel mülksüzleşmesi, kır nüfusunun kent nüfusu karşısında yüksek bir ivmeyle gerileyişi, kent küçük burjuvazisinin yıkımı, işçi sınıfı saflarının genişlemesi, kentlerde zengin-yoksul karşıtlığının büyümesi ve şiddetlenmesi demektir.

Kırda mülksüzleşme, proletaryanın nicel gelişiminin ana kaynaklarından biridir. Tarımın kapitalist dönüşümü, emperyalist küreselleşme evresinde hızlanmıştır. 1970’ten 2010’a, dünya nüfusu 3 milyar 685 milyon’dan 6 milyar 924 milyon’a çıkarak, yaklaşık 2 kat artmıştır. Aynı dönemde kır nüfusu 2 milyar 329 milyondan 3 milyar 347 milyona yükselerek, yaklaşık 1,5 kat artarken, kent nüfusu 1 milyar 340 milyondan 3 milyar 522 milyona çıkarak 2,5 kattan fazla çoğalmıştır. Bir başka ifadeyle 1970’te dünya nüfusunun yüzde 63.47’sini oluşturan kır nüfusu, 2010’da yüzde 48.52’ye gerilerken, kent nüfusu yüzde 36.53’ten yüzde 51. 48’e çıkmıştır.

Yine, 2000 ve 2010 yılları arasında tarımda çalışanların toplam sayısı, yüzde 37.9’dan, yüzde 30.6’ya düşmüştür. Bu oran OECD ülkeleri için yüzde 5.2’ye, ABD ve Almanya için yüzde 1.6’ya, İngiltere için yüzde 1.2’ye dek gerilemiştir.

Kırın kapitalist dönüşümü ve emekçi köylülüğün yıkım süreci, onun geniş kitlelerinin mülksüzleşerek kentlere akın etmesine, proletaryanın saflarına akmasına yol açarken, aynı zamanda, emekçi köylülüğü bu mülksüzleşme sürecine karşı direniş içinde doğrudan emperyalist kapitalist dünya düzeniyle, büyük kapitalist şirketlerle ve bir çok durumda dünya tekelleriyle karşı karşıya getirir. Tohumdan gübreye dek tarımsal üretimi sürdürmek için gerekli ürünlerin tamamımın tekellere bağımlılık ilişkisine dahil olması bunun bir yönüdür. Enerji temini, doğaya zararlı maden çıkarma ve işleme, biyoyakıt vb amaçlarla tarım alanlarının başka ürünlerin üretimi için kullanılamaz hale getirilişi gibi sayısız biçimde doğanın ve yaşam alanlarının tahribi, bir diğer sorundur. Son on yılların büyük köylü isyanlarının hemen hemen tamamı, bu iki neden ekseninde gelişmiştir.

Bu olgular, kır yoksullarını bir yandan eritip dolaysızca proletarya saflarına akıtırken, diğer kesimleri de sermaye düzeniyle karşı karşıya getirerek çıkarlarını proletaryanın çıkarlarına bağlamalarının zeminini güçlendirir. Nicelik bakımından zayıflayan, kır toplumsal yaşamının emperyalist kapitalist düzene bağlanmasının ürünü olarak siyasal bakımdan da bağımsız bir programla mücadele etmesinin nesnel koşulları zayıflayan kır küçük burjuvazisi ve kır yoksulları, proletaryanın önderliğinde bir mücadelenin müttefiki olmaya her dönemkinden çok daha yatkın hale gelmiştir.

Benzer ölçekte bir mülksüzleşme süreci kentlerde de yaşanır. Sermayenin merkezileşmesi ve giderek daha az sayıda elde toplanması, kentlerde de küçük, hatta orta ölçekli işletmelerin yıkımı yoluyla gerçekleşir. Kitlesel iflaslar özellikle kriz dönemlerinde daha da yoğundur. Sayısız küçük işletme, büyük tekellerin uzantıları haline gelir, üretimleri ona bağımlı durumdadır.

Sonuç, kentlerde de küçük mülk sahibi sınıfların yıkımı ve proleterleşmesi ile, yaşam koşulları işçilerin durumundan farklı olmayan bireysel emekçilerin ve küçük işletme sahiplerinin işçi sınıfına yakınlaşmasıdır.

Sanayi proletaryası

Emeğin üretkenliği geliştikçe, sanayi işçilerinin sayısı düşme eğilimindedir. Yeni üretim teknolojisi ve araçları, gelişmiş makineler, geçmişte yirmi işçinin yaptığı işi tek bir işçinin yapmasının koşullarını sağlar. Buna bağlı olarak kol emeğinin önemi zayıflarken kafa emeğinin önemi de artar. Toplumlar tarihi boyunca bu böyle olmuş, emek üretkenliğinin artış hızının büyük bir ivme kazandığı kapitalist toplumda ise daha da belirginleşmiştir. Emperyalist küreselleşme evresinde birikmiş sermayenin genişletilmiş yeniden üretime yöneliminin zayıflaması da sanayi işçilerinin sayısında düşüş eğilimini güçlendirir.

Bununla birlikte, artış hızındaki düşüşe rağmen, sanayi proletaryası sayısal ve oransal nicelik olarak büyümüştür.

Kapitalist üretimin temel amacı olan azami karı güvencelemek üzere, daha yüksek kar kütlesi için üretim hacminin artırılması eğilimi, maddi malların üretiminin çeşitlenmesine ve sanayi işçilerinin sayısının da artmasına yol açar.

Dün, dünya pazarının tek tek kapitalist pazarların toplamından oluştuğu koşullar altında, emperyalist dünya düzeninin başını çeken Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin verileri genel olanın kristalize olmuş örnekleri niteliği taşıyorlardı. Ancak dünya pazarının bütünleştiği, sermaye, meta ve üretimin gerçekleştirilmesi (işgücü katılımı) süreçlerinin tamamının uluslararasılaştığı, uluslararası işbölümünün, sermayenin işgücü başta olmak üzere elverişli bulduğu alanlara hızlıca kayabileceği şekilde düzenlendiği koşullar altında, değerlendirmeleri uluslararası koşulların bütünlüğüne ve çok yönlülüğüne dayandırmak gerekiyor. Dün, emperyalist ülkeler dünyanın sanayi merkezleri, yeni sömürgeler dünyanın kırları durumundaydı. Bugün mali-ekonomik sömürgeler giderek sanayi üslerine dönüşürken emperyalist ülkelerse mali merkezler haline geliyor.

Hemen hemen bütün gelişmiş kapitalist ülkelerde sanayi işçilerinin sayısında mutlak veya oransal düşüş varken, dünya toplamında sanayide çalışanların sayısı mutlak ve oransal olarak artıyor.

Örneğin, ABD’de, sanayide çalışanların tüm çalışanlara oranı 2000’den 2010’a yüzde 23.2’den, yüzde 16.7’ye, OECD toplamında yüzde 26.9’dan yüzde 22.4’e düşmüş, buna karşın, aynı yıllarda, Çin’de yüzde 22.5’ten yüzde 28.7’ye, Hindistan’da yüzde 16’dan yüzde 22.4’e, Doğu Asya ve Pasifik ülkeleri toplamında yüzde 21.9’dan yüzde 26.3’e, dünya ölçeğinde ise yüzde 21.6’dan yüzde 24.2’ye yükselmiştir.

ILO verilerine göre, dünya toplamında sanayide çalışanların sayısı 1991’de 490.343.000’dan 2013’te 714.704.000’a çıktı. Çalışan nüfus ise 2.258.247.000’dan 3.102.558e çıkmıştır. (Veriler, çalışanlar toplamını ve kayıtsızların ancak bir kısmını kapsıyor.)

Dahası, azami karın güvencelenmesinin bir yolu, daha yüksek kar kütlesi için üretim hacminin genişlemesiyse, diğeri, daha yüksek kar oranı için mutlak ve nispi artıdeğerin yükseltilmesi eğilimidir. Bu, teknolojinin gelişimini frenleyen bir eğilimdir. İnsanlık bugün, herkesin çok daha kısa süre çalışmasıyla ihtiyaç duyulan maddi malların aynı miktarda üretimini sağlayabileceği düzeyde bilimsel-teknolojik yetkinliğe ulaşmıştır. Ancak sermaye, kar oranlarını yüksek tutmak için, işgücünü en vahşi koşullarda sömürebileceği tarzda üretime yöneliyor. Sanayi üretiminin ağırlığı, teknoloji yoğun emperyalist merkezlerden, son derece uzun çalışma saatleri ve son derece ucuz işgücü koşullarına sahip emek-yoğun bölgelere kayıyor. Bu da sanayi proleterlerinin azalma eğilimini tersinden etkiliyor.

Yeni sömürgelerin mali ekonomik sömürgelere dönüştürülme süreci, bu akışın başlıca güvencesidir. Böylece emperyalist merkezlerde bilim, teknoloji, kafa emekçiliği ağırlıklı üretim alanları birikirken, mali-ekonomik sömürgelerde bu gelişme görece yavaştır.

Proletaryanın Kapsamının Genişlemesi

Proletarya, kapsadığı ücretli emekçilerin çerçevesi bakımından da genişlemektedir.

Emperyalist küreselleşme evresinde, eğitimden sağlığa, temizlikten eğlence sektörüyle kaynaşan çeşitli sanat dallarına dek sayısız alan sermaye yatırım alanına dönüşmüş durumdadır. Artıdeğer üretimi, maddi mallar üretiminin çok daha ötesine genişlemiş durumdadır. Dün, burjuva devletlerin ideolojik ya da siyasi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla devlet gelirlerinden harcama yapılarak yürütülen pek çok iş, keza, kişisel tüketim için ev içi bireysel emek-ev içi tüketim zemininde karşılanan ya da gelirden harcama karşılığı başkalarına yaptırılarak kişisel tüketim için kullanılan çeşitli türden hizmetler, bugün artı-değer üretimine dolaylı ya da dolaysız katılan kapitalist işletmeler aracılığıyla yürütülmektedir. Bu alanlarda çalışan bir çok emekçi de, kapitalist patronun artıdeğerden pay almasına aracılık eder durumdadır. İşgücünün kullanım değeri, hizmeti üretmek değil, sermayedarın, bu işgücünü sağlamak için ödediğinden daha fazla değeri ele geçirmesine hizmet etmektir. Buna bağlı olarak doktorluktan eğitmenliğe, dansçılıktan avukatlığa, yazarlıktan mühendisliğe bir çok işkolu nitelik değiştirmiştir.

Toplumun üretkenlik düzeyi geliştikçe, maddi mallar üretiminin ve maddi malların toplum yaşamının sürdürülmesindeki nispi yerinin önemi azalır, ruhsal-düşünsel gelişim ihtiyaçları öne geçer. Maddi malların üretimi bakımından üretkenlik yükseldikçe, kafa emeğinin ağırlığı artarken kol emeğinin ağırlığı azalır. Toplumun ihtiyaç duyduğu tüketim öğeleri, “kullanım değerleri” hem maddi, hem ruhsal-düşünsel bileşenleriyle birlikte çeşitlenir, zenginleşir. Hizmetler sektörü olarak tanımlanan işkollarının ağırlık kazanmasının bir etkeni, toplumların gelişiminin bu doğal sonucudur ve emperyalist küreselleşme evresinde bu eğilim de hızlanmıştır. (Örneğin, gelişmekte olan ülkelerde yoksullar gelirin yüzde 60-80’ini gıdaya ayırırken, ABD’liler yüzde 10’undan azını gıdaya ayırmaktadır.)

Ayrıca, sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, üretimin daha ileri düzeyde toplumsallaşması, özel mülkiyetinse daha ileri düzeyde az sayıda mülk sahibinin elinde toplanması demektir. Daha ileri düzeyde toplumsallaşma, üretimin daha fazla kolektivize olması, toplumsal işbölümünün daha da karmaşıklaşması, çeşitlenmesi, tek bir meta üretiminin çok daha fazla aşamaya/işkoluna yayılması/bölünmesi ve sayısız yeni üretim dalının ortaya çıkması, üretim dallarının (madencilik, dijital teknoloji, makine mühendisliği, ulaşım, tarımsal ürünlerin işlenmesi, bilgisayar programcılığı gibi) birbirine daha fazla bağlanması, tek bir metanın üretim çevriminde dahi iç içe geçmesi anlamına gelir. Emperyalist küreselleşme evresinde üretim sürecinin gerçekleşmesinin de uluslararası nitelik kazanmasıyla, bu işbölümü uluslararası düzeyde de daha fazla çeşitlenir ve derinleşir.

Kapitalizmde işçiler de toplumsal bir nitelik kazanır. Kapitalist üretimin bugünkü gelişkinlik düzeyinde ise, işçinin kolektif niteliği, fabrika sınırlarını aşarak, uluslararası nitelik kazanmıştır. Bu nedenle bir çok işkolunda çalışanların sınıfsal konumu, tek tek işçiler olarak durumlarının incelenmesiyle değil, bir bütün olarak üretim çevriminde ve giderek de, kapitalist dünya ekonomisinde işgücü katkısıyla tuttukları yere göre tanımlanır. Bu zeminde bugün, değişik işkollarından ücretlilerin sınıfsal konumlarının tanımlanmasında “kolektif işçi”den yola çıkmak, düne göre daha da önemlidir.

Pek çok araştırmacı, diyelim ki öğretmenlerin yüzde kaçının proleter, yüzde kaçının küçük burjuva memur konumunda olduğunu, ulaşım alanında çalışan ücretlilerden kaçının işçi, kaçının başka katmanlardan tanımlanabileceğini, hizmetler sektörünün hangi kısmının hangi sınıfa dahil edileceğini teknik olarak saptamaya vakfolurken sorunun özünü gözden kaçırıyor. Tersinden, tüm bu sektörlerdeki bütün ücretlilerin kabaca işçi sınıfını oluşturduğu tezi de toplumsal dinamiklerin, saflaşma ekseninin doğru bir tablosunu sunmuyor. Temel sorusu, “yedekleri kim kazanacak?” olan strateji sorununda ellerini kollarını bağlamak anlamına geliyor. Bunlar, işçi sınıfının durumuna, devrimin örgütlenmesi hedefiyle değil, akademik bir ilgiyle yaklaşmanın ifadesidir.

Esas olan, kolektif işçi olarak öğretmenlerin sermaye düzenindeki konumudur. Bir öğretmenin yaşamı boyunca, bir dönem devlet işletmesinde çalışırken maaşı devlet gelirinden karşılanan küçük burjuva memur, bir başka dönemse, özel işletmede çalışırken işçi olması, sınıftan sınıfa, renkten renge girmesi ciddi bir toplumsal analizin varacağı sonuç değildir. Önemli olan, eğitim alanında özgün, tekil değil genel olanın, giderek her türden “eğitim”in bir hizmet metasına dönüşmüş olması, sermaye yatırımına konu olması, öğretmenlerin de ana gövdesinin, yaşamını sürdürmek için işgücünü satmak zorunda olan, bu yolla sermayedarın artıdeğerden pay alarak sermayesini büyütmesine yol açan işçiler durumunda olmasıdır. Bu bir kez genel karakter kazandıktan sonra, kapitalistin evinde kişisel tüketim için harcanan gelir karşılığı özel eğitim hizmeti sunan öğretmenin de metasının fiyatı, kapitalist pazarda belirlenir. Yani bir kere öğretmenler devlet bürokrasisinin parçası olmaktan çıkınca tekil işçilerin konumu değil, genel karakteri belirleyici olmaktadır, eğitim metadır ve işgücünden başka satacak şeyi olmayan öğretmen de işçi sınıfına dahildir; bugün şurada yarın burada çalışır.

Mühendisler, avukatlar, hemşireler, doktorlar, giderek büyük bir yatırım-karlılık alanına dönüşen eğlence sektörünün hızla emdiği edebiyatçılar, sanatçılar, bilim insanları ve araştırma görevlileri, değişik mesleklerden kafa emekçileri bireysel emekçiler konumundan çıkarak emek-sermaye ilişkisine dahil olmuştur.

Bu türden çalışanların kendi içinde de bir sınıfsal ayrışma meydana gelmiştir; küçük bir kesim, devlet bürokrasisinin temsilcileri, şirket yöneticileri vb biçimlerde sınıfsal çıkarlarını ve kaderlerini dünya tekelci burjuvazisinin kaderine bağlarken, ücretlilerin geneli, işçi sınıfının saflarını doldurmakta ve toplumsal tabanını genişletmektedir.

Yani, ücretli çalışanların geniş kesimleri doğrudan proleterleşirken, genel olarak da, ücretlilerin proletarya içinde tanımlanamayacak kesimleri de dahil, diğer ezilen-emekçi tabakalar ile işçi sınıfı arasındaki geçişkenlik artmış ve bu kesimlerin çıkarları da proletaryaya bağlanmıştır. Bilinçteki dönüşüm, yaşam koşullarındaki ve toplumsal ilişkideki değişimi geriden takip etse de, farkların daralma-kapanma eğilimi hızlanmıştır.

Öğrenci gençlik için, paralı eğitim, mezuniyet sonrası işsizlik, staj sömürüsü, okul sonrasında eğitimli ucuz işgücü olma, ağır gelecek kaygısı genelleşmiştir. Eğitim, kaderini işçi sınıfından, yoksullardan ayırmanın, üst sınıflara yaklaşmanın olanağı olmaktan çıkmış, öğrenci gençlik hem çalışma/üretim içerisinde dolaysızca yer almanın yaygınlaşması, hem de daha farklı bir gelecek imkanının, hayallerinin daralması nedeniyle işçi sınıfıyla nesnel olarak daha da yakınlaşmıştır.

Bütün bunlar sınıfın saflarında entelektüel birikimin, siyasal ve toplumsal mücadele ve önderlik yeteneğinin gelişimini de beslemektedir.

Kronik Kitlesel İşsizlik

Büyük miktarda sermaye birikimine karşılık, ortalama kar oranının sürekli düşüyor olması, emperyalist küreselleşme evresinde mali sermayenin giderek daha fazla üretimden kopmasına, spekülatif alana akmasına yol açar. Dünya tekelleri ve uluslararası tekeller, genişletilmiş yeniden üretime, sabit sermaye yatırımlarına aktığından çok daha fazla, spekülasyon alanına yönelir.

Bu nedenle kırın ve kentin küçük mülk sahiplerindeki erime hızlanmasına, proleterleşme artmasına, toplumun giderek daha fazla bölümün, yaşamak için işgücünden başka satacak bir şeyi kalmamasına rağmen, istihdam hızı aynı oranda artmaz. Emek üretkenliğinin artışı, bunu besler.

Bu durum, işsizlik ve yoksulluğun kronikleşmesine, kronik-kitlesel işsizlik olgusunun açığa çıkmasına yol açar. Böylece, öncelikle, işçi sınıfının, proleter safların sabit bir bileşeni olarak, uzun-dönemli ve kısa dönemli işsizler kitlesi ortaya çıkar.

Sınıfın Kazanımlarının Ve Örgütlenmesinin Gerilemesi

Emperyalist küreselleşme süreci, işçi sınıfının kazanılmış bütün haklarına azgınca saldırı koşulları demektir.

Sermayenin organik bileşimindeki yükselmeye bağlı olarak, sermayenin genişletilmiş yeniden üretim sürecindeki karlılığının azalması nedeniyle, büyük sermaye, kar oranlarının düşmesini teknolojik yatırımları geliştirerek dengelemek yerine, mutlak artı-değer sömürüsünü yoğunlaştırarak dengelemek yoluna girdi. Bunun sonucunda ücretler genel seviyesi aşağıya çekildi, sosyal haklar tırpanlandı, işçi aristokrasisi eski ayrıcalıklarını yitirmeye başladı. İşgününün uzaması, reel ücretlerin düşüşü, sigorta ve her türlü iş güvencesinin yasalardan silinmesi, esnek çalışma, taşeronlaşma, sendikal örgütlenmelerin zayıflaması ve sendikal hakların gaspı dünyasal ölçekte yaygın olandır.

Kapitalist üretimin uluslararası düzeyde yeni tipte örgütlenmesi, bu durumun etmenlerinden biridir.

Kronik kitlesel işsizlik, işsizlik korkusunu ve bu korku altında en vahşi sömürü koşullarına işçilerin razı edilmesini, hatta en ağır koşullarda sömürülmek için birbiriyle rekabet etmesini koşullayan başlıca etmenlerdendir.

Emekgücünün uluslararası dolaşımının önündeki ekonomik ve siyasi engeller, belirli ülkelerde ve belirli sanayi bölgelerinde, her türlü sosyal ve sendikal haktan yoksun, en ağır sömürü koşullarında dahi çalışmak için rekabet halinde, aşırı ucuz işgücünün birikmesini, dünya tekelleri ve uluslararası tekellerin ihtiyaç duyduğu anda bu ucuz işgücüne ulaşabilir durumda olmasını koşullamaktadır.

Eski fabrikaların tasfiyesi ya da taşınması ile, emperyalist küreselleşmenin gelişim dönemine eşlik eden siyasal gericilik koşulları ve siyasi özne sorunları işçi sınıfının mücadele deneylerinin kuşaktan kuşağa aktarılmasının olanaklarını zayıflatmış, geçmiş kuşağın sendikal ve siyasal mücadele ve örgütlenme deneylerinden yoksun, çok geniş genç işçi kitleleri, düne göre bambaşka koşullarda, taşeron, güvencesiz çalışma koşulları altında değişik ülkelerde dünya tekellerinin sömürüsüne açılmıştır. Bu durum, talepleri ve özellikleri itibariyle bir önceki kuşaktan ayrışmış bir işçi gençlik mücadelesinin de kendiliğinden gelişimi koşullamıştır.

Kalite çemberleri, çok sayıda taşeron patrona bağlı işçilerin farklı sözleşmelerle aynı bantta bir araya gelmeleri gibi koşullar, işçi sınıfı içinde rekabeti teşvik ederek sınıf kimliğini ve bilincini parçalamakta, yabancılaşma yaratmakta ve dayanışma ve ortak mücadelesini nesnel olarak engellemektedir.

Geleneksel sendikalar, hem mevcut örgütsel yapılarının üretimin ve işgücünün bugünkü yapılanışıyla uyumsuzluğu, hem de siyasal/sınıfsal duruşları itibariyle yeni koşullara yanıt olamamaktadır. Avrupa ve Kuzey Amerika sendikaları bakımından temel sorun, işçi sınıfının kazanımları temelinde, II. Paylaşım Savaşı sonrası soğuk savaşın ideolojik, toplumsal, askeri, ekonomik örgütlenmesinin bir parçası haline gelmeleri, “antitotalitarizm”, “Hitler-Stalin teorisi” gibi karşıdevrimci ideolojik argümanların taşıyıcısı, burjuvazi ile işçi aistokrasisi arasında bir tür uzlaşma kurulu, ve sosyal devletin sosyal yatırımlarının dağıtımında sınırlı bir rol üstlenme zemininde şekillenen bir tür “hizmet sendikacılığı” olarak, burjuva siyasetin dolaysız aracı olma konumlarıydı. Sosyal devletin ve soğuk savaş sonrası ekonomik, siyasi, toplumsal düzenlemelerin tasfiyesi, bu tür sendikaların ayaklarının altındaki zemini çekip aldı. Başkaca ülkelerdeki, sınıf uzlaşmasının aracıları olma temelinde işlevlenen işbirlikçi sendikal örgütlenmelerin de durumu farklı olmadı. İşbirlikçi sendikalar, içine girdikleri tıkanıklığı aşmak istiyorlar ve yeni tipte sendikacılık modelleri üzerine dağlarla laf üretiyorlar, ancak, bunu mevcut durumlarını koruyarak, hatta korumak için yapmak istiyorlar. Örneğin, taşeronlaşmayı geriletmek için mücadele yürütme yerine, taşeronlaşma koşullarında da durumlarını sürdürme, işten atmalara karşı direnişler örgütleme yerine, işsizleri sınırlı ölçüde örgütlenme, mevcut durum ve ayrıcalıklarını sürdürme yönelimleridir.

1970’den 2003’e sendikalı işçilerin oranı, ABD’de yüzde 23.5’ten 12.4’e, Kanada’da 31.6’dan 28.4’e, Japonya’da 35.1’den 19.7’ye, Almanya’da 32’den 22.6’ya düşmüştür.

İş süreçlerinin parçalanması, taşeronlaştırma, onlarca ayrı statüde, farklı sözleşmeyle işçi çalıştırma koşulları, eski türden bir fiziksel bir araya geliş zemini tasfiye ediyor. Büyük fabrikalarda aynı makinenin başında herbiri değişik taşerona çalışan işçiler bir araya daha derin yabancılaşma koşulları altında gelirken, fabrikalar da sayısız ülkeye ve sayısız işletmeye parçalanıyor. Öte yandan, işyerleri yeni düzeyde yeniden birleşerek, organize sanayi bölgeleri, iş havzaları biçimini alıyor. Bu koşullarda mevcut sektörel düzenlemelere ve mevcut işyeri esaslarına göre örgütlenmek ve yasal bakımdan yetkilenmek, başka bir deyişle, mevcut yasalara uyum çerçevesinde bir sendikal büyüme, imkansız hale geliyor. Mevcut sendikal hakların gasp ediliyor olması bir yana, bugünkü yasal sendikal çerçeveler gasp edilmemiş haliyle de de, yeni koşullarda sendikal mücadeleye uygun değildir.

Fiili meşru militan mücadele, işçi sınıfının, günümüzde daha da hızla siyasallaşma eğilimi gösteren ya da doğrudan siyasi mücadeleler biçiminde gelişen ekonomik sendikal mücadelelerinin gelişeceği ana eksen durumundadır. Taban inisiyatifleri, havza ve organize bölge grevleri ve bu eksende geliştirilen örgütlenme arayışları, mahalle meclisleri, ortak çalışanlar ekseninde örgütlenmiş taban sendikaları ve bunların yeni tipte örgütlenmelerini yasal güvenceye kavuşturmak için fiili meşru direnişleri, gelişen eğilimi temsil ediyor.

Kadın Emeği

Emperyalist merkezlerde kadın emeğinin toplumsal üretime katılımı, eşitsiz koşullarda bir çizgi halinde artmış ve niceliksel bakımdan eşitlik çizgisine yakınlaşmışken, mali ekonomik sömürgelerde de kadın ve çocuk emeği kölelik düzeyinde vahşi koşullarda en ucuz işgücü olarak kitlesel biçimde kapitalist üretime dahil olmaktadır. Öyle ki, buralarda koruyucu yasaların çıkışından önceki azgın sömürü koşullarına dönülmüştür.

Kadın bedeni sermaye yatırım alanına dönüşmüş, çocuk ticareti tekelleşmeye başlamış ve büyük boyutlara ulaşmıştır.

Burjuva düzen içi feminist reform programları kendi mantıksal sınırlarına ulaşmış, sermaye düzeninde kadın özgürleşmesinin sınırları belirginleşmiştir.

Emperyalist küreselleşme, kadın ve çocuk emeği ve bedeni üzerinde sermayenin sınırsız tasarruf hakkı anlamına da gelmektedir.

Bu koşullar altında ezilen kadın kitlelerinin özgürlük mücadelesi de işçi sınıfının kapitalist sömürü düzenine karşı mücadelesiyle daha da kaynaşma, onu derinleştirme eğilimindedir.

Proletaryanın Uluslararası Niteliğinin Güçlenmesi

Emperyalist küreselleşme evresinde üretim süreçleri tüm aşamalarıyla uluslararası nitelik kazanmıştır. Bu koşullar altında proletaryanın mücadelesinin ve örgütlenmesinin de ulusal sınırlar içinde kalması olanaksızdır. Proletaryanın enternasyonal kimliğinin zemini güçlenmiştir.

Dünya tekelleri ve uluslararası tekellerin faaliyeti, değişik ülkelerden işçileri aynı metanın üretim zinciri altında bir araya getirmektedir. Honda ya da Nokia marka ürün üretimi, tek tek hücreleri sayısız ülkeye yayılan birer dünya fabrikasında gerçekleşmektedir. Bu durum hem sınıf aidiyetinin, bilincinin, ortak mücadelesinin fiziki koşullarını zayıflatmakta, ama hem de uluslararası mücadele ve örgütlenmenin, etkileşimin koşullarını güçlendirmektedir.

Yine, iletişim teknolojisinin gelişim düzeyi, dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıfı ve ezilenlerin etkileşim koşullarını güçlendirmektedir. “Bilinç” ve “deney” yerel koşulların meselesi olmaktan çıkmakta, uluslararası zeminin etkilerine, şekillendirmesine çok güçlü biçimde açık hale gelmektedir. Bu, patron-işçi, ezen-ezilen, zengin-yoksul saflaşmalarının tümü için kendini ortaya koymaktadır.

Üretimin, sermaye ve meta dolaşımının bugünkü uluslararasılaşma düzeyi, mali ekonomik sömürgelerde kırların büyük oranda boşaltılarak tekellere açılması, ulusal sınırların ucuz işgücünü belirli havuzlarda tutmak üzere kalınlaşması, emek göçü eğilimini de artırmakta, hem göç alan merkezlerdeki işçi sınıfının çokuluslu, çok kimlikli bir nitelik kazanmasına, hem de göç veren ülke işçilerinin emperyalist metropollerdeki sınıf mücadeleleriyle ve tersinden emperyalist ülkelerdeki sınıf mücadelelerinin de göç veren ülkelerdeki siyasal ve toplumsal mücadelelerle dolaysız, yakın ilişki içerisine girmesini koşullanmaktadır. Ayrıca özellikle emperyalist metropollerde işçi ve emekçi ezilen göçmenlerin kaderini işçi sınıfına bağlamasının nesnel zemini güçlendirmektedir.

Sermayenin işçi sınıfına ve diğer ezilenlere yönelik saldırılarını bölgesel birlikler ve entegrasyonlar yoluyla yürütmesi, bölgesel mücadele koşullarını güçlendirmektedir.

Sermayenin uluslararası düzeyde merkezileşmesi, üretim sürecinin örgütlenmesinin uluslararası düzeye çıkması kaçınılmaz olarak tek tek ülke devrimlerinin bölge devrimlerine ve dünya devrimi dalgalarına dönüşmesinin koşulların olgunlaştırmakta, birçok ülkede aynı anda ya da birbirini tetikleyen zincirleme devrim olasılığını güçlendirmektedir.

Proletarya Ve Müttefikleri

Görece istikrarlı bir bağımsız kapitalist gelişimin iktisadi ve siyasi koşullarının kalmadığı, burjuvazinin işçi sınıfı ve diğer ezilenler karşısında taktik esnekliklerini yitirdiği, toplumsal uzlaşma koşullarının zayıfladığı ve burjuva reformculuğun en geri siyasal programlarının dahi uygulama alanı bulamadığı, Syriza örneğinde olduğu türden, en ufak reformların dahi emperyalist burjuvazinin, dünya tekelci burjuvazisinin en vahşi saldırganlık ve en katı ambargo tehditleriyle karşı karşıya bırakıldığı, burjuvazinin en sınırlı ödünler konusunda bile marjının alabildiğine daraldığı koşullarda, proletaryanın demokratik görevleriyle sosyalist görevleri, antikapitalist mücadeleyle antiemperyalist mücadele daha da fazla iç içe geçmiştir.

Doğanın ve yaşam alanlarının tahribi, kentte ve kırda, insanlığın varlığını tehdit eder hale gelmiş, kapitalizmin doğayla çelişkisi, toplumsal ve siyasal mücadelenin önemli eksenlerinden birine dönüşmüştür.

İşçi sınıfının nicel ve nitel gelişim düzeyi, diğer emekçi sınıfların ortadan kalktığı, tüm emekçi nüfusun proleterleştiği anlamına gelmiyor. Ancak işçi sınıfının toplumsal tabanı genişlerken, burjuvazinin toplumsal tabanıysa daralıyor. Hizmet emekçileri, meslek sahipleri “yeni veya eski orta sınıflar” olarak değil proletaryanın kutbunda saflaşıyor. Bütün bu gelişmelerle birlikte, maddi ürünleri üreten belirleyici güç olarak konumu daha da belirginleşen proletaryanın, kapitalizmin her türlü siyasi ve ekonomik baskısına, sömürü ve yağmasına karşı, bütün ezilen kesimlerin taleplerinin en tutarlı savunuculuğunu üstlenme yeteneği çok daha berrak bir görünüm kazanmaktadır. Kapitalist ekonomideki belirleyici rollerini giderek yitiren, nicelik bakımından daralıp zayıflayan, yaşam koşulları itibariyle işçi sınıfıyla kaynaşan, işçi sınıfı ile geçişkenliği artan, bağımsız devrimci programları yükseltme koşulları da, burjuva reformist projeleri uygulama koşulları da zayıfladığı için siyasal önderlik yetenekleri zayıflayan diğer emekçi sınıf ve tabakaları da kapitalizme karşı kendi siyasal programı etrafında, kendi önderliği altında birleştirme, yönetme gücü gelişmiştir. Yani nüfusun proleter olmayan ezilen ve sömürülen emekçi katmanları birbirlerine daha fazla yakınlaşmış, savaşımın proleter ve emekçi karakteri daha da belirginleşmiştir.

Gelecekten umutsuzluk, egemen sınıf dışındaki tüm sömürülen ve ezilen sınıf ve tabakaların saflarında devasa ölçülerde büyümektir. Eğitim yoluyla farklı bir yaşam kurma umudu zayıflayan öğrenci gençlik, reform sınırlarına dayanan kadın özgürlük mücadelesi, mülksüzleşmeye ve doğal çevrenin yıkımı nedeniyle yaşam koşullarının tehdit edilmesine direnen köylüler, emperyalist küreselleşme cenderesinin yoksulluk ve sefaletlerini misliyle arttırdığı bağımlı küçük devletlerin halkları, ulusal bağımsızlık programlarının zemininin daralmasına bağlı olarak bölgesel arayışları güçlenen sömürge halklar, yoksulluğa, dışlanmışlığa karşı ayaklanan göçmenler, ezilenlerin ortak mücadele eğiliminin zayıflatılması için, yoksulluk ve işsizliğin kaynağı olarak lanse edilip hedef haline getirilen ezilen mezhepler ve ulusal topluluklar, cinsel baskı piramidinin en altındaki lgbtiler, yaratıcı emekleri tekellerin ekonomik baskısı ve devletlerin siyasal baskısı arasında sıkışan aydın ve sanatçılar, bilim insanları, bireysel emeklerine dayanarak daha iyi yaşam koşulları elde etme olanakları zayıflayan meslek sahipleri, sayısız isyan ve direnişte bir araya gelmektedir.

Kaynak: Marksist Teori 17. Sayı