EMPERYALİST KÜRESELLEŞME VE DEVRİMCİ YOL ARAYIŞI

|Toprak Akarsu|

Marksist teorinin gelişimi bağlamında emperyalist küreselleşme üzerine yazma görevi bizi “tarihe” götürdü. 95 yılının ilk yarısına yayılan ateşten mücadele günlerinde Birlik Devrimi elle tutulur bir gerçeklik olarak somutlaşırkan henüz kavramı inşa edilmiş değildi. Ama marksist leninist komünistler devrimci hareketin teoriyle ilişkilenişini de eleştirel devrimci sorgulamadan geçiriyor, kendi pozisyonlarını belirginleştiriyorlardı. 95 sonbaharında yayın hayatına giren Proleter Doğrultu ilk sayısında devrimci komünistlerin teoriyle ilişkilenişini şöyle tanımlıyordu:

“Komünistler, marksizm-leninizmin temel ilkelerini savunma konusunda ‘dogmatik’ olmayı sürdürmelidirler. Bunda en küçük bir tereddüt veya zaaf gösterilemez. Ancak temel ilkelere uygun düşen yolda yürüyüşte, bastıkları toprakların ve dünyanın verili koşullarına uygun bir teorik çalışma ve teorik inşa konusunda kitabi veya dogmatik olmamalıdırlar. Bu zeminde yapılması gereken marksist metodu, diyalektik materyalizmi ustaca kullanmayı başarmak, yaratıcı, geliştirici, siyasal mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt veren görüşler oluşturmaktır.” (PD s.1 Sf.5)

Bu öngörü ve tanımlama, komünist öncünün teoriyle ilişkilenişini yönettiği gibi onun teorik gelişimi de bu öngörü ve tanımlamayala uyumlu oldu. Kürt ulusal sorunuyla bağlı görevlerden tutalım mücadele ve örgüt biçimlerine, kadın özgürlük mücadelesinden tutalım enternasyonalizme, cepheleşme sorunlarından tutalım bölge devrimi ve partinin örgütsel yapısı vb sorun ve konularına değin, sınıflar mücadelesinin son yirmi yıllık döneminin önde gelen görevlerinin gündemleştirdiği teorik sorunlar, komünist öncününün entellektüel çalışmalarında yankısını buldu. Teorik çalışmayı siyasi mücadelenin ihtiyaçlarına bağlayan görüş açısı elbette ki, “emperyalist küreselleşme”yi teorik çalışmalara konu yapacak, sorunlaştıracak, devrimci sonuçlar çıkartacaktı. Özetel komünist öncünün bugün emperyalist küreselleşme konusunda müstesna bir konuma ulaşması kendi tarihi tarafından koşullanmıştır.

Teorik bakımdan ele alındığında, bugün tekelci kapitalizmin yeni aşaması emperyalist küreselleşme koşulları altında varolduğuna göre, ister devrimci ister reformist isterse de reformculukla devrimcilik arasında bocalıyor olsunlar, emekçi sol hareketi meydana getiren yapıların içerisinde hareket ettikleri, hücum edip yıkmaya ya da dönüştürmeye çalıştıkları emperyalist küreselleşme gerçekliğini analiz etmeleri, teorisini kurmaları, program ve stratejieri bakımından sonuçlar çıkartmaları varoluşsal bir zorunluluktur. “Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamayacağı” hakikatı nedeniyle bu böyledir.

Emekçi sol harekette emperyalizmden çok söz edilmektedir. Ama yine de “günümüz emperyalizmi” dediğimiz, “emperyalist küreselleşme” üzerine anlamlı tartışma ve polemiklere çok zor tanık olabilirsiniz. Emperyalist küreselleşmeye dair öyle bütünlüklü ve kapsamlı bir incelemeye rastlamanız da süpriz olur. Emperyalizme karşı mücadele ve bağımsızlık “sorununu” stratejilerinin merkezine koyan yapılar emperyalizme karşı mücadeleden herkesten çok söz etmekteler, ancak emperyalist küreselleşme gerçekliğini anlamlandırmadıkları, tekelci kapitalizmin emperyalist küreselleşme düzey ve evresinin yapısal gerçekliğine gözlerini kapattıkları için de her an milliyetçiliğe yuvarlanma tehlikesiyle karşı karşıyalar.

Hal böyle olmakla birlikte emperyalist küreselleşme gerçekliği karşısında emekçi sol hareketin bütünüyle ilgisiz olduğu da söylenemez. Emekçi sol hareketin çok değişik kesimlerinde emperyalist küreselleşmenin karakteristik bazı özellikleri tecrit halde, ayrı ayrı ifade edilir kimi durmda vurgulanır da. Örneğin dünya tekellerinin günümüz emperyalizminin temeli olduğu gerçeğini bir çok yapı, çevere kabul etmektedir. Ya da emekçi sol harekette, üretimin dünya çapında örgütlendiğini, işgücünün uluslararası düzeyde toplumsallaştığının ayırdında olan, kabul eden yapılar vardır. Günümüzde mali sermayenin sınai sermayeye üstünlük sağladığını ve keza spekülatif sermaye hareketinin mali sermayenin karakteristik bir özelliği haline geldiğini ya da kapitalist üretim biçiminin tüm çelişkilerinin uluslararasılaştığını, dünya çapında sorunlar haline geldiğini vb. ayrı ayrı gören çevrelerden sözedilebilir.

Evet ağaçlar görülebiliyor, emperyalist küreselleşmeyi kendisi yapan kimi nitelikler ayrı ayrı olgular olarak belirtilebiliyor, ama bunların emperyalist küreselleşme bütününün oluşturucu, yapısal bileşenleri olduğu ve esasen de bu bütün dışında, tecrit halde, ayrı ayrı varolamayacakları ve anlaşılamayacakları, bu bütünün, tekelci kapitalizmin emperyalist küreselleşme evresi olduğu gerçekliği kavranamıyor.

Durum aşağı yukarı böyledir, yani ağaçalar görülüyor! Ya orman, göze batan bu ağaçların oluşturucu bileşenleri oldukları orman neden görülemiyor? Neden ormandan söz edilmiyor? Nasıl oluyor da ormanı görmek, ağaçları görmekten daha zor olabiliyor? Buna geleceğiz, ancak öncelikle Marksist Leninist komünistlerin “ormana” dair görüş açısını bakalım.  Tekelci kapitalizmin emperyalist küreselleşme evresi şöyle tanımlanıyor:

Uluslararası tekellerin ve bunların en büyükleri olan dünya tekellerinin üretim, ticaret ve sermaye ihracında, bütünleşik dünya pazarı üzerinde tam hakimiyet kurmasıyla karakterize olan, üretim sürecinin de küreselleştiği, spekülatif sermayenin toplam sermaye hareketi içinde belirgin konum kazandığı, uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin dünya pazarı üzerinde şiddetli bir rekabete giriştikleri ve bu rekabet temelinde dünyayı yeniden paylaşma mücadelesine giriştikleri, yeni sömürgeciliğin, daha ağır bir boyunduruk biçimi mali ekonomik sömürgeciliğe dönüştürüldüğü bugün, bu ayırt edici özellikleriyle dünya kapitalizmi emperyalizmin bir evresine, emperyalist küreselleşme evresine ulaşmıştır.

Tekelci kapitalizmin emperyalist küreselleşme aşamasının ayırıcı özelliklerini kapsayan bu tanım bize bütünlüklü bir şey söylüyor. “Orman”, yani yeni nitelik düzey netleştiği içindir ki, artık ağaçları anlamak da, aslına uygun açıklamak da mümkündür. Marksist Leninist komünistlerin kendisi bakımından “ormanı görmeme” durumuna son verdiğini, gerçekliğe saygı adına emperyalist küreselleşmeyi devrimci teori, program ve stratejinin sorunu haline getirerek büyük bir teorik girişkenlik sergilediğini kaydetmeliyiz. Diğer yandan bunun yine de gecikerek gerçekleştirilmiş devrimci bir hamle olduğu gerçeğini de belirtelim. Marksist Leninist komünist hareketin gelişimini takip edenler, emperyalist küreselleşme gerçekliğinin, onun gündemine yeni girmediğini, çok önceden bizzat “emperyalist küreselleşme” tanımıyla bir tavır konduğunu ve dahası, bu sorunu çözmek üzere resmen ele aldıkları andan kararlaştırılıncaya değin önemli bir zamanın istemeyerek kaybedildiğini de bilmektedirler.

Yukarıdaki sorulara dönersek, bunlar bizi emekçi sol hareketin teori ile ilişkilenişi sorununa teorik görevleri karşısındaki durumunu incelemeye, götürür. Devrimci tarihin 65-70 ve 75-80 dönemlerinin en çarpıcı niteliklerinden birisi, her iki dönemin emekçi sol hareketi yapılandıran teorik, siyasi (program, strateji ve taktik) ve örgütsel sorunlar temelindeki sayısız inceleme, yazılı ya da değişik kitle toplantıları formundaki yüz yüze tartışmaların, polemiklerin yarattığı canlı dinamik iklim, “devrimci atmosfer”dir. Her iki dönemin emekçi sol hareketinin teoriye yaklaşımlarındaki başkaca zayıflıklar ne olursa olsun süren bir tarihsel dönemin içerisine doğan öznelerin veya özne adaylarının dönemin koşulları altında güçlü düşünsel ve pratik devrimci yol arayışlarının dışavurumudur bunlar (Burada parentez içerisinde hemen ekleyelim, “o halde tersi de doğrudur, teoriye ilgi eksikliği devrimci iddia kaybını, her şeyden önce, ‘devrimci yol arayışı’ ve ‘önderlik iddiası’ erezyonunu” yansıtır).

Devrimin temel sorunları söz konusu olduğunda bugün emekçi sol hareketin durumu, işaret ettiğimiz dönemlerden çok farklı görünüyor. Temel sorunlar üzerine inceleme ve polemikler, devrimci teoriyi geliştirme çabaları ne kadar az ve ne kadar çorak! Emekçi sol hareketin bu durumu görmezden gelinebilecek, ihmal edilebilecek bir gerçeklik değil. Kesinkes burada çok temel bir sorunla karşı karşıyayız.

Neden, emekçi sol hareketin teorik dinamizmi, devrimci yol arayışı bu denli düşük? Yukarıda parentez içerisindeki açıklamada sorunun ilk bir yanıtını, “devrimci iddia kaybı” gerçeğinde bulduğuna işaret edildi. Şimdi emekçi sol hareketin durumuna biraz daha yakından bakalım.

89/90 dönemeci süregelen kapitalist restorasyon, çözülüş ve çöküş süreciyle 20. yüzyıl sosyalizminin yenilgisinin kesinleşme anıdır. Diğer yanda zamandaş biçimde tekelci kapitalizmin yeni düzenine, emperyalist küreselleşme evresine geçiş olgunlaşmaktadır. Devrimci program ve sınıflar mücadelesinin dünya çapında hayati sorunları yeniden şekillenmeketedir. En başta bu devasa gelişmelerin tetiklediği depremlerin sarsıntıları sosyalizm, marksizm vb. iddialı kimi yapıları, 89/90 olaylarını takiben ve bunların ideolojik şokları altında (tbkp, tkep vb) ideolojik şaşkınlık, yıkım ve tasfiyeye sürüklerken emekçi solu meydana getiren yapıların geniş bir kesiminde süregelen eski pozisyonlarını olduğu gibi tekrarlayarak sürdürme biçiminde yeni bir “muhafazakarlık ve dogmatizme” yol açmıştır. Oluşan geçiş döneminin -ideolojik yıkımın belirleyici olduğu başlangıç aşamasında, ama yalnızca başlangıç aşamasında- bu yeni “muhafazakarlık ve dogmatizm” moral ve politik bakımdan kısmen devrimci bir rol oynamışsa da, sonrasında teoriye, günümüz dünyasının temel gerçeklerinin diyalektik materyalist açıklanmasına, program ve strateji bakımından sonuçlar çıkartılmasına karşı ilgisizliğe dönüşmüş ya da ilgisizliği koşullamıştır. Önceki dönemin teori, program ve stratejilerinde ısrar ya da teori, program ve stratejinin, yeni iktisadi, toplumsal ve siyasal koşulları yanıtlayacak tarzda yenilenememesi-teorik tıkanma, siyasi bakımdan kendini tekrar ve tıkanmayı koşullamıştır.

“Neden ormanın görülemediği sorusu” burada, ‘teorinin bir göz bağı haline gelmesi, teorik körlük hali nedeniyle’ hakikatinde yanıtını buluyor. Daha derin tarihsel nedenleri uluslararası komünist hareketin 20.yüzyılın ikinci yarısındaki yapılanmasında ve bu yapılanma ile nasıl ilişkilenildiğinde aranmalıdır.

Emekçi sol hareketi oluşturan yapıların hemen tamamı sosyalizm ve devrim iddialarını dillendiriyorlar, kendilerini temsil etmek iddiasında oldukları toplumsal sınıflar adına sorumlu görüyorlar. İddialarına az çok bağlı olan yapılar, emperyalist küreselleşme gereçekliğinin analizinden, onun teorisinin kuruluşundan, program ve stratejiye yansımalarını ele almaktan, aydınlatmaktan sakınamazlar, kaçınamazlar.

12 Eylül askeri faşist darbesi sonrası 1980’li yılların sonlarına doğru ve 90’lı yılların başında emekçi sol harekette temel sorunların incelenmesi, tartışılması vb açısından kısmı bir canlanma ve yeni arayışlar oluşmuştur. Ancak 65-70 veya 75-80 dönemine benzer veya kıyaslanabilir bir inceleme, tartışma dinamizmi ve arayış, devrimci bir atmosfer gelişmemiştir. 1989 olaylarının (SSCB’nin çözülüş ve çöküşü, Varşova paktının dağılması vb.) hemen ardından, daha çok emekçi sol hareketin devrimci kanadında sıcağı sıcağına herkesin önceden belirlenmiş ideolojik pozisyonlarının penceresinden tavır alışları temelinde kısmen gelişme istidadı gösteren tartışmalar, üretken ve geliştirici olamamış, zaten çok da uzun bir sürece yayılmamıştır. Sosyalizm mücadelesi tarihinin yeni bir dönemine girilmiş, ama sosyalizm iddialı yapılar yeni tarihsel bir döneme girildiğini anlamayı ve anlamlandırmayı başaramamışlar, diğer bir anlatımla eskide direnmişler, haliyle bu dönemin sorunlarını anlamak ve çözümlemek için pek az çaba harcamışlar, pek az dinamizm gösterebilmişlerdir.

Her devrimci parti, kuşkusuz devrimci bir yol arayışıdır. Bu özsel-varoluşsal gerçeklik kendini onların teorik ve pratik çabalarında gösterir. Düşünsel-entellektüel çalışma ve üretimlerinde, fiziki-maddi eylemlerinde bu devrimci yol arayışı zaafa uğradığında “iddialarına” ve “ideallerine”, “amaçlarına bağlılıkları” da zayıflar. Bu gerçeklik söz konusu partilerin “anlamlı” ve “gerekli olma” durumunun zaafa uğraması, dahası varlık hakkının tarih tarafından sorgulanır hale gelmesidir. Yeni tarihsel döneme uyum sağlama, yenilenme, yeniden yapılanma yeteneği düşük yapıların bir varlık yokluk sorunu yaşamaları kaçınılmazdır. Nitekim son 10-15 yıllık dönemde emekçi sol hareketin kimi bileşenlerinin siyasi akımlara özgü bir ölüm süreci yaşamakta olduğu git gide belirginlik kazanmaktadır. Diğer yandan yeni tarihi koşullara yanıt olma yeteneği yüksek olan eğilimler, yapılar ise yeni dönem içerisinde öne çıkmaktadırlar. Dönemin yapısına uygun bir oportünizmin (aklımızda her iki kanadıyla patentli tkp var!) şekillenişi de bunlara dahildir.

Devrimci teori nasıl gelişmektedir?

Marksist teorinin Marks ve Engels tarafından kuruluşundan günümüze, bütün ülkelerde devrim ve sosyalizm iddialı partilerin (akımlar, çevre ve örgütler dahil) yaşadıkları dönemin, içerisinde hareket ettikleri iktisadi ve toplumsal koşulların, sınıflar mücadelesinin en hayati devrimci sorunlarının düşünsel ve pratik olarak yanıtlanması çabalarıyla devrimci teorinin gelişiminin temel itici gücü olmuşlardır. Yanı sıra Marksist akademisyenlerin çabalarını da eklemeliyiz.

Lenin bir çok kez ve değişik nedenlerle marksist teori ve hareketin yenilenmesi sorunu üzerinde durmuş marksist öğretinin devrimci niteliğini vurgulamıştır: “Engels, kendisi ve ünlü dostu hakkında şöyle derdi; Bizim doktrinimiz bir doğma değil, bir eylem kılavuzudur. Bu klasik formül marksizmin sık sık gözden uzak tutulan bir yönünü etkili ve çarpıcı bir biçimde vurgular. Engels’in sözüne kulak asmadığımız takdirde, marksizmi şekilsiz ve kırık dökük bir mumya haline sokmuş, canlı ruhunu boşaltmış, teorik temellerini yıkmış oluruz. Oysa, marksizmin teorik temelleri diyalektik ve her şeyi kapsamına alan çelişkilerle dolu bir hareket anlamında tarih teorisidir. Bunu gözden uzak tuttuğumuz taktirde, marksizmin çağın pratik sorunlarıyla, o her yeni dönemeçte değişebilen güncel sorunlarıyla ilişkilerini koparmış, hiç değilse gevşetmiş oluruz.” (V. İ. Lenin, Karl Marks Ve Doktrini, S. 126 )

Marksizm, sosyalizm, devrim adına konuşan ve hareket eden yapılar, günümüz dünyasının iktisadi, sosyal ve siyasal çehresini belirleyen “emperyalist küreselleşme” gerçeklikleri üzerinde durmayarak, kuşkusuz marksizmin “çağın pratik sorunlarıyla ilişkisini kopartmış” oluyorlar. Ya da “çağın” gerisinde kalıyorlar. Zaten “emperyalizm”den çok söz edip emperyalist küreselleşmeyi yok saymak, görmezden gelmek marksizmi mumyalaştırmaktan başka bir şey değildir. Bunun antiemperyalist mücadelenin devrimci içeriğinin boşalması, milliyetçilik vb. biçimde yozlaşmasını koşullandırması da şaşırtıcı değildir.

Marksist teoriyi değişen iktisadi ve toplumsal koşullara uygulamayı bilmek gerekir, zaten teori de böyle gelişir. Lenin bunun anlaşılmadığı durumlarda yoldaşlarıyla sert mücadelelere girmekte duraksamaz. Şu örnek bizim için de son derece öğreticidir; Lenin, Çarlık düzenini yıkan 1917 Şubat Devrimi’nin akabinde oluşan yeni koşullar altında “eski bolşevikleri” sert bir şekilde eleştirir, marksist teorinin görevini mükemel biçimde tanımlar:

Bir marksistin, her teori gibi daha çok esas olan, genel olan, yaşamın karmaşıklığını yaklaşık olarak gösterebilen dünün teorisine sımsıkı takılıp kalmaması, yaşayan gerçeği, kesin ve somut olguları hesaba katması gerekir, bu söz götürmez gerçeği iyice çözümlemesi gerekir.

‘Gri teoridir, dostum, ama yeşil yaşamın sonsuz ağacıdır.’ ”

İyi de denecektir, siz “hangi devrimden bahsediyorsunuz?” Kuşkusuz burada teorik görevler ve teorinin üretilmesi bağlamında emekçi sol hareketin durumunu tartışıyoruz. Ancak bu tartışmanın “devrim bağlamı” da var. 90’lı yıllarda Kürt ulusal devriminin anlaşılamayışı, marksist leninist komünistlerin emekçi sol harekete yönelttiği “devrimi anlayamayan devrimcilik” eleştirisi güncelliğini koruyor. Devrimi anlayamayan devrimcilik bugün kendini Rojava Devrimi gerçekliğini reddederek güncelleyerek sürdürüyor. Despotik işbirlikçi Esat rejiminde antiemperyalizm bulabilyorlar da, Rojava’da devrimi göremiyorlar!

Biz Lenin öğrencileri olarak, “yaşayan gerçeği, kesin ve somut olguları” emperyalist küreselleşmeyi hesaba katmak, zorundayız.

Devam edelim Lenin’in aynı eserinde ileride şu satırları okuruz:

Marksizm, bizi sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar. Biz Bolşevikler, bu kurala, bilimsel temellere dayanan bir siyaset bakımından kesenkes zorunlu olan bu kurala, her zaman bağlı kalmak zorundayız.

Marks ve Engels, ezbere öğrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktidasi ve siyasal durumuyla zorunlu olarak değişen genel hedefleri gösterebilen “formüller”le haklı olarak alay ederek, her zaman, ‘bizim öğretimiz bir doğma değil, ama bir eylem klavuzudur’ demişlerdir” ( V. İ. Ldnin, Nisan Tezleri Ve Ekim Devrimi).

Teoriye ilgi düşüklüğü, teori sorunlarında dinamizm ve özgüven yoksunluğu hemen hemen belli başlı teorik sorunlarda kendini göstermektedir. Evet bir yanda liberal, tasfiyeci savrulma, marksizmden uzaklaşma, “kaçış” gerçeği vardır, fakat diğer yanda da bir nevi teori muhafızlığı, teoriyi dondurma, marksizmin günün sorunlarıyla bağını koparma, onu mumyalaştırma eğilimi güçlü biçimde sürmektedir. Emekçi sol hareketin bu gerçekliği kendisini yalnızca emperyalist küreselleşmenin analizinden kaçınılmasında, devrimci teori, program ve stratejinin sorunu haline getirilememesinde göstermiyor. Kürt ulusal sorunundan tutalım cepheleşmeye; kadın özgürlük mücadelesinden marksist partinin örgütsel yapısına, enternasyonalizm, bölge devrimi dahil diğer sorunlarda da aynı gerçekliği görebiliyoruz. Fakat dünyanın çehresini yeniden şekillendiren emperyalist küreselleşme sorununun bütünsel ve dönemsel şekillendirici kapsam ve niteliğinin baskın özelliğini önemle vurgulamak zorundayız.

Sosyalizm mücadelesinin yeni tarihsel döneminin girişi de olan geçiş döneminde sömürgeciliğe yönelen Kürt ulusal demokratik mücadelesi, ulusal devrimci başkaldırı sınıf mücadelesinin ana, belirleyici sorunu olagelmiştir. Politik özgürlük yalnızca Kürt ulusunun değil, işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin en yaşamsal ihtiyaç ve talebidir. Fakat işçi sınıfı başta 12 eylül faşist darbesinin yarattığı sınıf bilinci kırılması ve örgütsüzleştirme terörüyle, sonra da bunu izleyen 20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin restorasyon, çözülüş ve çöküşünün yarattığı yenilginin ağır ideolojik yükü olmak üzere bir çok nedenin toplam sonucu olarak politik özgürlük mücadelesinin başına geçememiş, öncü-önder sınıf rolünü üstlenip, oynayamamış, denilebilir ki, 89 Bahar atılımı ve Zonguldak madenci direnişinden sonra Kürt ulusunun başkaldırısı politik özgürlük mücadelesinin tam merkezinde olagelmiştir. Her şeyden önce ezenler ile ezilenler arasındaki mücadelenin başat konusu, “Kürt ulusal sorunu” ve “Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi” olduğu içindir ki, sosyalizm ve devrimcilik iddialı yapıların teorik çalışma konularının başında gelmesi gerekirdi.* Bundan kuşku yoktur, fakat bunun böyle olmadığı da çok açık bir gerçekliktir.

Ulusal sorun bağlamında emekçi solun değişik yapılarının teorik etkinliği bakımından hakkaten çarpıcı garip bir durumun olduğunu vurgulamalıyız. Kürt ulusal sorunu ve ulusal demokratik hareket söz konusu oldumu emekçi sol hareket içerisinde TKP özel bir konuma sahip olduğu için akla ilk gelen oluyor. Teatral biçimde bölünen patentli TKP, Türkiyede Marksizm benden sorulur havasında konuşamayı çok seviyor. O’nun Kürt ulusal demokratik hareketi ve Kürt ulusal sorunuyla teorik bakımdan ilişkilenişi, “ulusların kaderini tayin hakkı” konusunda Lenin’in yanıldığını ve aslında ulusların kendi kaderlerini tayinlerinin o kadar da önemli olmadığını, ihmal edilebilir olduğunu vs anlatmak ve açıklamak üzerine kurulmuştur. Burada “yeni teori” üretiminin işlevi sosyalşoven çizginin gerekçelendirilmesi, marksizm ve sosyalizm bakımından meşrulaştırılmasıdır. Kürt ulusal sorunu üzerine “marksist teori”nin işlevi ulusal sorunlardan ve Kürt ulusal özgürlük mücadelelerinden kaçmak olunca siyasal strateji ve taktiğin görevi de işçi sınıfının ulusal demokratik hareketten uzak tutulması ve ilgisizleştirilmesi görevini üstlenmek oluyor. Teoriyi “geliştirme” çabası, teorinin revizyonu olarak gerçekleşiyor. Ezilen ulusların kurtuluş mücadelesinden söz etmek yersizdir, emperyalist oyunlara gelmektir, ezilen Kürt ulusu sosyalizm tarafından kurtarılmayı beklemelidir. Aksi takdirde emperyalistlerin oyun aracı olur vs. Kürt ulusunun Türk sömürgeciliği karşısındaki mücadelesine bu sosyalşoven yabancılaşma, sömürgecilikle ve ezen ulusun burjuvazisine yakınlık üretmekten başka neye yaramıştır ki? Bunlar, marksist teorinin ezilen uluslar nezinde gözden düşürülmesi ve işçi sınıfının ezilen ulusların mücadelesine ilgisizleştirilerek öncülük ve önderlik misyonundan vazgeçirilmesi çaba ve yöneliminden başka bir şey değildir. İşçi sınıfı dahil bütün ezilen toplumsal kesimlerin öncelikli talebi propaganda, ajitasyon ve örgütlenme özgürlüğüdür/politik özgürlüktür. Politik özgürlük ve siyasal demokrasi için mücadele edemeyen işçi sınıfı kendisi için bir sınıf haline gelebilir mi!

DHKPC, teoriyle ilişkileniş bağlamında diğer bir örneği oluşturmaktadır. O “ulusların kaderini tayin hakkı” formülasyonunun tekrarı ile ulusal sorunlara ve Kürt ulusal sorununa dair teorinin tamamlandığı görüş ve inancındadır. Ona göre, nasıl olsa devrim Kürt ulusuna kaderini tayin hakkı tanıyacaktır. Hal böyle olduğu içindir ki, Kürt ulusunun şimdi kendi kaderini tayin etmek için kararlılıkla mücadele etmesi, siyasal demokrasi mücadelesinin kaldıracı değil de “Kürt milliyetçiliğidir”! Sömürgeci boyunduruk altındaki Kürt ulusu, ezen ulusun devrimi tarafından kurtarılmayı beklemelidir, gerisi “milliyetçiliktir”, “Kürt milliyetçiliğidir”! Bu da teorik revizyonizme ihtiyaç duyulmaksızın teorinin devrimci içeriğinin boşaltılması, mumyalaştırılması yoluyla elde edilen sonuçtur.

Farklı teorik kalkış noktalarına dayanıyor olmalarına karşı TKP ve DHKPC’nin siyasi tavırları bir çift su damlası gibi benzerdir. Bize çarpıcı görünen gerçek, revizyonizmin ve dogmatizmin (doktrinarizmin) aynı siyasi sonuçta birleşmesidir! Vurgulanması gereken kuşkusuz, ezen ulusun emekçi sol hareketinin biri reformist, diğeri devrimci iki eğilim ve yapısının “teori ve politikasını” ezilen ulusun sömürgeciliğe başkaldırısını “kürt milliyetçiliği” biçiminde mahkum etme sosyalşovenizmidir.

Kendilerini emperyalizme karşı mücadeledenin en duyarlı sahipleri olarak gösteren bu iki akımın emperyalist küreselleşme sorununu ciddiye almama şeklindeki benzer tutumları da dikkat çekicidir. Onların antiemperyalizmin milliyetçiliğe geçişkenliği, dönüşkenliği için de geçerlidir bu. Emperyalizmin bölgedeki en güçlü dayanaklarından Türk sömürgeciliğine karşı mücadele eden Kürt halkını ortak düşman emperyalizme karşı mücadeleye çağırma lafazanlığı vb.

Emperyalist küreselleşme gerçekliğini kabullenmeye yanaşmamak, bu gerçekliğin kavranmaması dünkü düşünüş ve söylemin sürdürülmesi ilgili çevrelerin “çağın pratik sorunlarıyla ilşkisini kopartan” anakronik bir durumdur. Öncü olabilmek için yeni durumları anlama ve yanıtlama yeteneği gerekir. Teori muhafızlığı öncülükle bağdaşmaz. Emperyalist küreselleşmenin marksist analizinden çıkan sonuçlar devrimci gelişmenin yönünü göstermektedir:

“Emperyalist küreselleşme evresinde proletaryanın safları genişlemiş, enternasyonal kimliğinin maddi zemini güçlenmiş, kol ve kafa emeğinin toplumsal konumları arasındaki fark zayıflamış, proletarya ile nüfusun proleter olmayan ezilen ve sömürülen emekçi katmanları birbirlerine daha fazla yakınlaşmış, işçi sınıfının diğer ezilenleri kendi programı etrafında birleştirme olanakları güçlenmiştir.”

Bütün bunların devrimci program ve strateji bakımından önemi tartışma götürmez. Fakat eger aksini iddia etmiyorlarsa iddia sahibi yapılar için bu gerçeklerin ihmal edilemez olduğu apaçıktır. Bu gerçekleri red mi ederler bilemiyoruz. Ama durumun kendilerinden tavır almalarını talep ettiği de orta yerde duruyor. Devam edelim:

“Devrim, emperyalist zincirin en zayıf halka ya da halkalarında patlak verebileceği gibi, emperyalist kapitalizmin günümüzde ulaştığı düzey, bölge devrimleri olanağını da yaratmıştır. Aynı durum, tek tek ülke devrimlerinin bölge devrimlerine ve dünya devrimi dalgalarına dönüşmesinin nesnel koşullarını olgunlaştırmakta, birçok ülkede birbirini tetikleyen devrimler olasılığını güçlendirmektedir. “

Marksist leninist komünistler 2000’li yılların başında bölge devrimleri olanağını programlarına aldılar. On yıl geçmeden Ortadoğu da açığa çıkan bölgesel devrimci durum, despotları iktidardan alaşağı eden politik devrimler ve bölge devriminin en ileri kazanımı, bölge haklarına devrimci seçeneği sunan Rojava Devrimi bölge devrimi öngörüsü ve yöneliminin doğruladı. Devrimci pratik devrimci teorinin sağlamasını yaptı. Emperyalist küreseleşmenin marksist analizinden çıkan diğer bazı sonuçları da buraya alalım:

“Emperyalist küreselleşme koşullarında, antiemperyalist mücadele ile antikapitalist mücadele, proletaryanın demokratik ve sosyalist görevleri daha fazla içiçe geçmiştir. Demokratik devrimlerin hızla sosyalist devrimlere dönüşmesinin maddi koşulları olgunlaşmıştır.

Üretimin dünya çapında örgütlenmesi ve üretici güçlerin dünya ölçeğinde toplumsallaşması, buna karşın üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin bir avuç dünya tekelinin elinde yoğunlaşması sınıflar arası eşitsizliği derinleştirmekte, emek-sermaye, devlet-halk çelişkilerini dünya çapında keskinleştirmektedir. Bu aynı koşullar sosyalizmin maddi teknik temelini bir başka deyişle toplumsal devrim koşullarını dünya çapında elverişli hale getirmektedir.”

Bütün bunlara gözlerinizi kapatamazsınız! Emekçi solda iddia sahibi hiç bir yapı emperyalist küreselleşme gerçekliğini yok sayamaz. Emperyalist küreselleşmenin marksist analizinden çıkan sonuçlara ilgisiz kalamaz, arkasını dönemz. Çünkü, emepryalist küreselleşme gerçekliği ve onun marksist analizinden çıkan sonuçlar emekçi sol saflardaki yapıların tarihsel varlık hakkıyla ilgilidir. Yalnızca emperyalist küreselleşme gerçekliği değil aynı zamanda bu gerçekliğin marksist analizi de emekçi soldaki yapılara meydan okumaktadır:

“2007-2008’de patlayan dünya ekonomik krizi, kapitalizmin varoluşsal krizinin şiddetli bir dışavurumudur. Sermayenin üretici güçleri geliştirme yeteneğini yitirmesi, dolayısıyla tarihsel varoluş temelinin çözülmesinde karşılık bulan bu durum, burjuva üretim ilişkilerinin ekonomik, politik ve ideolojik krizini ifade eder.

Kapitalizmin varoluş krizi, sermaye üretimine dayalı toplum biçiminin daha fazla sürdürülemeyeceği bir noktaya vardığını, kapitalizmin tarihsel miadını doldurduğunu ve insanlığın sırtındaki bu kamburun proletarya önderliğindeki sosyalist devrimler yoluyla bir an önce sökülüp atılmasının zorunlu olduğunu, bunun başarılamaması halinde burjuvazinin işçi sınıfı ve ezilenleri çok daha barbar ve onur kırıcı koşullara mahkum edeceğini gösterir.” (aynı yerde)

Emperyalist küreselleşme gerçekliğinin analizinden kaçınırsanız yanlızca teorinin canlı yaşamla bağını kopartmış olmazsınız aynı zamanda varlık hakkınız içerisinde hareket ettiğiniz tarih tarafından sorgulanır hale gelir. Canlı yaşamla bağı kopan teori donuklaşır, ışığını kaybeder.

20. yüzyılın başında III Enternasyonal, emperyalizmin marksist analizine dayanarak “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin” sloganını yükseltiyordu. Günümüzde emperyalist küreselleşmenin marksisit analizine dayanan komünist öncü, “Bu koşullar altında “dünyanın bütün işçileri ve ezilenleri birleşin!” şiarının” yükseltiyor!

Devrimci yol arayışı, teori ile pratik bütünlüğünde gelişir, devrimci teorinin perspektif ve ufuk açıcı atılım dönemleri olduğu gibi, devrimci pratiğin yol açıcı anları, süreçleri vardır. Asıl olan ise devrimci yol arayışının devrimci teorinin devrimci eyleme işlemesiyle teori pratik bütünlüğü olarak ilerleyişidir. Gelişen, büyüyen devrimci önderlik iddiası dönemin belli başlı teori sorunlarında kendini göstermelidir. Kürt ulusal sorunu, enternasyonalizm, partinin örgütsel yapısı, kadın özgürlük mücadelesi, cepheleştirme, emperyalist küreselleşme, böge devrimi vb. dönemin hayati teorik sorunlarıdır. Bunlar ve diğer teori sorunlarını aydınlatma çabası, teorik çalışmanın sürekliliği olmaksızın öncü olunamaz. Öncü partinin devrimci yol arayışı teorik olduğu kadar pratiktir, eylemseldir, bütünlüklü ve süregendir.

* Siyasal stratejisini, birleşik Türkiye ve Kürdistan devriminin, Kürt halkının Türk sömürgeciliğine başkaldırısı biçiminde başladığı gerçekliğine ve devrimin zaferinin Batı’da ikinci devrimci cephenini geliştirilmesine dayandıran marksist leninist komünistlerin bu alandaki teorik duruş ve çabaları hakikaten önemlidir. 90’ların başından günümüze emekçi solda başka hiçbir örgüt marksist leninist komünistlerin gösterdiği özenli teorik ve politik çabayı göstermemiştir. Sovyetik cumhuriyetler birliği programatik duruşu, teorik ve pratik çabaları yönetmiştir. Kürdistanda süren savaşın marksist analizinden tutalım da Kürt ulusunun ve Kürdistan’ın birleşme hakkına, Kürt halkının barış talebinin devrimci politikanın sorunu haline getirilmesinden özerklik sorununa şovenizm ve sosyal şovenizmle mücadeleden kürdistan’da komünistlerin örgütlenmesi ve sosyalist yurtseverliğe, “emekçi çözüm” tanım ve yönelimiyle eşit ulusların federasyonda özgür, gönüllü birliği temelinde “ulusal birliğin” demokratik temelde devrimci yeniden kuruluşuna… Bunlara emekçi sol harekete yöneltilen “devrimi anlamayan devrimcilik” eleştirisini de ekleyelim. Bu alanda çeyrek yüzyıllık döneme yayılan ciddi ve kapsamlı bir teorik mücadele yürütülmüş, anlamlı bir etkisi de olmuştur. Devrimci bir yol arayışı teorik ve pratik olarak kesintisiz sürdürülmüştür.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 16