EMPERYALİST KÜRESELLEŞME VE ULUS DEVLET

|Ziya Ulusoy |

Ulus Devlet Kapitalizmin Ürünü

Serbest rekabetçi kapitalizm dönemi, burjuvazinin Batı Avrupa’da ulus devletleri kurduğu süreç oldu.

Ekonomik bakımdan güçlenip “hakim” hale gelen burjuvazi, politik iktidarı ele geçirerek egemenliğini pekiştirmek istiyordu. İçeride eski düzenin egemen sınıfı feodal aristokrasiyle mücadele içinde bunu sağlamaya çalıştı. Keza rakip burjuvazilere karşı da kendi pazarının efendisi, rakipsiz egemen gücü olmak için mücadele ediyordu.

Denebilir ki, ulus devlet, tarihsel olarak yükselen yeni sömürücü sınıf olarak burjuvazinin bu iki boyutlu mücadelesinden doğdu. Burjuvazi, tarihsel olarak oluşmuş teritoryal egemenlik ile “ulus” kavramını buluşturdu. “Ulus”, teritoryal egemenlik alanının sınırlarını çizerek meşrulaştırıcısı olurken, ulusun egemen sınıfı olarak burjuvazi de, kendini, ulusun önderi, ulusun haklarının savunucusu, koruyucusu ilan ediyordu. Ekonomik egemenliğini siyasi egemenlikle taçlandıran burjuvazi, gücü yettiğince ele geçirdiği, bir ya da birden çok ulusal topluluğun yaşadığı toprak parçasını egemenlik alanı ilan etti, sınır ve gümrük koyarak kendi ulusal pazarı haline getirdi, dili ortaklaştırıp, ulusal dil ve kültürel birlik oluşturarak; ulusu oluşturan yurtttaşlar (yurttaşlık) hukuku temelinde bir ortak vatan yarattı. Amacı bu vatanı (burada pazarı diye de okuyabilirsiniz) rakibi dış-diğer uluslardan burjuvazilere karşı korumaya alarak kendi hakimiyetini güçlendirmek, sınıf olarak gelişmesinin en elverişli koşullarını elde etmekti.

“Ulus devlet” tarih sahnesine çıkan burjuva sınıfın gelişim programıydı. Batı Avrupa’dan dünyaya yayıldı. Tarih, ulusal hareketlerin evriminin 1. dönemini işaretliyordu.

Burjuvazi, sınıfsal amaçları doğrultusunda aynı zamanda ulusal birliğin başlıca ögelerini inşa etmeye de önderlik etti. Ulus devlet çapında, ekonomik ilişkiyi zaten kendi iktisadi çıkarlarının doğası içinde geliştiriyordu. Yukarıdan da devlet iktidarı aracılığıyla ekonomik ilişkinin gelişmesinin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırıyordu.

İktisadi ilişki temeli üzerinde ulusal dil birliği ve ortak ruhi şekillenme devlet eliyle hızlandırılıyordu. Böylece burjuvazi, ulusun öncü gücü olarak ortaya çıkma ve diğer sınıfları buna ikna etmenin ideolojik kültürel koşullarını geliştiriyordu.

Burjuvazi feodal egemenliği bu amaç doğrultusunda yıkarken, bayrağına başta köylüler olmak üzere bütün halk sınıflarının ortak ulusal çıkarlarını yazdı. Buna uygun sloganları yükseltti: “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik”!

Çünkü burjuvazi, ancak bu sınıfların desteğini alarak feodal aristokrasinin iktidarını yıkabilirdi.

Lafta ne derse desin, gerçekte burjuvazi için özgürlük, mülkiyet özgürlüğüydü ve burjuva mülkiyete kutsal dokunulmazlık kazandırmaktı. Eşitlik, kişi ve zümrelerin özel feodal, dini ayrıcalıklarına son verilmesi, yurttaşların devlet karşısında eşitliğiydi.

Sonuç olarak burjuvazinin egemenlik aracı olarak ulus devlet, feodal aristokrasinin egemenliğinin ve feodal ilişkilerin tasfiyesiyle kapitalizmin ve üretici güçlerin gelişmesinin önünü açtı, kapitalizmin gelişimine büyük bir itilim sağladı.

Parlamenter cumhuriyet (ya da onun bir biçimi olan anayasal monarşi), ulus devletin başlıca biçimi oldu.

Parlamentoda somutlaşan temsiliyet ilkesi, genel oy hakkı, eşit yurttaşlık gibi biçimler, burjuvazinin sınıf egemenliğine toplumsal meşruiyet üretti, burjuva sınıf devletini ulusal biçim altında halk kitlesine benimsetebilmesine, desteğini alabilmesine hizmet etti. Bu biçimleri burjuvazi tarihsel olarak ortaya çıktıkları site devletlerden aldı. Demokrasinin burjuva tarihsel koşullardaki biçimi olarak uyguladı. Halk kitlelerini kendi sınıf devletine bağlamanın aracı yaptı. Ancak vurgulayalım ki, burjuva ulus devlet altında, genel oy hakkı, köylülerin toprak ve özgürlüğe kavuşması, burjuva devrimlerde ve sonrasında ancak halk sınıflarının inisiyatif alması ve ileri gitmeleriyle gerçekleşti.

Ulus devlet burjuva devletti. “Devlet denilen bu ‘güç’”, sömürücü diğerleri gibi, başlıca olarak, elleri altında bulunan hapishanelere, özel silahlı adam müfrezelerine vb dayanır vb…” (Lenin)

Daha burjuva devrimlerin içindeyken, özgürlük isteyen, toplumsal mülkiyet ve hak eşitliği talep eden, kadın özgürlük mücadelesinin öncüsü kadınları idamla, hapisle cezalandırdı.

Özellikle aşağıdan gelen tehlike yükseldikçe, işçi sınıfı ve diğer ezilenlere karşı kitle katliamlarına başvurdu. En tipik örneklerinden biridir, Fransa’da burjuva devrimini yeniden daha ileri taşıyan 1848 ayaklanmalarında bağımsız sınıf çıkarlarını dile getiren ayaklanmacı işçileri kitlesel olarak katletmekten geri durmadı.

Emperyalizm Döneminde Ulus Devlet

“Kapitalizm, gelişmesi sırasında, ulusal sorun konusunda iki tarihsel eğilim gösterir. Birincisi, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin uyanışıdır, her türlü ulusal baskıya karşı savaşım, ulusal devletlerin yaratılmasıdır.. İkincisi, uluslar arasında her türlü ilişkilerin gelişmesi ve çoğalmasıdır, ulusal çitlerin yıkılması ve sermayenin, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vb. enternasyonal birliğinin yaratılmasıdır. Bu iki eğilim, kapitalizmin evrensel yasasını oluşturur. Kapitalist gelişmenin başlangıcında birinci eğilim egemendir, ikinci eğilim olgunlaşmış olan ve sosyalist bir topluma dönüşmeye doğru yol alan kapitalizmin niteliğidir.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s. 22, Sol Yayınları, 6. Baskı)

Sermayenini yoğunlaşması ve merkezileşmesi tekele yol açtı. Tekellerin egemen hale gelmesiyle kapitalizm sistem olarak tekelci kapitalizme dönüştü, gelişiminin, tekelci kapitalizm, emperyalizm aşamasına yükseldi. Bütün “ulusal ekonomileri” bir zincirin halkaları gibi birbirine bağladı. Emperyalist dünya sistemi oluştu.

Serbest rekabetçi dönemde, burjuva ulus devlet, burjuva sınıfın ortak çıkarlarının bekçisiydi. Tekelci kapitalizm, emperyalizm aşamasında ise burjuva ulus devlet, tekelci kapitalizmin yükselen egemen sınıfı tekelci burjuvazinin iktidar ve çıkarlarının koruyucusu, tekelci burjuvazinin sınıf egemenliği aracına dönüştü.

Burjuva devlet, tekellerin ve tekelci burjuvazinin emperyalist yayılmacı ulus devletiydi artık.

Her bir emperyalist devlet, o emperyalist ulus içinde üretimi gerçekleştiren tekel grupları, mali sermaye grupları vb. tekelci burjuvazinin yayılmacı ve dünya çapında hakimiyet peşinde koşan egemenlik aracıdır. Sömürgecilik bu hakimiyetin önde gelen biçimiydi. Emperyalist sömürgeci büyük devletler, geçmişin feodal askeri imparatorluklarının siyasi hakimiyetini yıkarak yerlerini aldıkları gibi, seleflerinde daha sınırlı olan sömürgeciliği dünya çapında bir olgu haline getirmişlerdir. Sömürgeciliğin dünya çapında bir olgu haline gelmesi, kapitalist emperyalizmin temel özelliklerinden birisidir.

Dünya halklarının ezici çoğunluğu bir avuç sömürgeci devletin ekonomik-politik-askeri hakimiyeti altındaydı. Nüfus ve toprak bakımından dünyanın büyük bölümünü oluşturan sömürge uluslar kendilerini yönetme ve kaderlerini tayin etme hakkından yoksundu, devletsizdi.

Yarı sömürge ulusların görünüşte kendi bağımsız ulus devletleri vardı. Fakat ekonomik ve askeri bakımdan emperyalist mali sermaye gruplarına ve devletlerine bağımlıydılar.

Geçmişin askeri feodal emperyalist büyük devletleri de emperyalist egemenlik ilişkisinin şekillendirici bağımlılığına tabi hale geldiler. Öyle ki, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkıldı, ulusal soruna burjuva çözüm olarak yeni çokuluslu ve tek uluslu devletler kuruldu.

Osmanlı ve Rus imparatorlukları da yıkıldı. Rus Çarlığı devrimle yıkıldı. SB (Sovyetler Birliği) ve bazı burjuva ulus devletler kuruldu.

Yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altındaki ülkeler, emperyalist devletlerin sömürgeci boyunduruğuna girdiler.

Emperyalizm ve proletarya devrimleri çağında, ulusal hareketin evrimi 2. dönemini yaşadı. Emperyalist sömürgeciliğe karşı sömürge ulusların kurtuluş devrimleri Ekim’in açtığı yolda yükseldiler.

Antifaşist devrimlerin büyük zaferi bunu çok daha hızlandırdı. Sömürgecilik çöküşe gitti.

Emperyalizm bunu yeni sömürgeci sistemi geliştirerek karşıladı.

Emperyalizmin yeni sömürgeci egemenliği, “bağımsız” ulus devletlerin mali, ekonomik askeri bakımdan emperyalist devletlerin yeni türden bağımlılığı altında tutulduğu bir dünya sistemiydi.

II. emperyalist paylaşım savaşının bitiminden sonra emperyalist dünyada yeni sömürgecilik egemen hale geldi.

Yeni sömürge ülkeler siyasi bakımdan “bağımsız” burjuva ulus devletlere sahiptiler. Ancak vurguladığımız gibi mali ekonomik askeri bakımdan emperyalist devletlere yeni türden bir bağımlılık içine girmişlerdi. Bu yeni türden bağımlılık kuşkusuz klasik sömürgecilikten ve yarı sömürgecilikten farklıydı. Sömürgelerden farklı olarak siyasi bağımsızlıkları vardı, yarı sömürgelerdeki feodal hakimiyetten farklı olarak kapitalist gelişme programını uygulayan burjuva sınıfın egemenliği oluşmuştu. Yeni sömürgecilik süreç içinde ortaya çıktı. O dönemde emperyalist sisteme tam bağlanmadan belli bir dönem burjuva ulusal kalkınmacı yoldan ilerlemenin görece olanağı vardı. Sosyalist kamp (daha sonra revizyonist blok) ile emperyalist dünya arasındaki güç dengesi koşullarında ortaya çıkan “bağlantısızlar” hareketinde olduğu gibi iki kamp gerçeği siyasi manevra olanağı da yaratıyordu. Ne var ki ister ”bağlantısızlık” isterse ”ulusal kalkınmacılık” adına yola çıkanlar olsun emperyalizimden tam bağımsız değillerdi. Yine de emperyalist dünya sisteminden bir ölçüde uzak durmaya çalışıyorlardı ve bunun nesnel koşulları vardı. Ama kapitalist gelişme yolunda ilerleyen bu ülkelerin emperyalizmle yeni sömürgeci bütünleşmeye girmeleri kaçınılmazdı.

Dünya kapitalist ekonomisinde bütünleşmenin bir nevi hazırlandığı bu dönemde, maddi koşullar, ulus devletin dar sınırlarıyla 20. yüzyılın ilk yarısına göre daha çok çelişkili hale gelmişti. Fakat, mülkiyetin özel olması, maddi temelle çelişki halinde emperyalist ve yeni sömürge ulus devletler biçimindeki dünya siyasi sistemini sürdürüyordu.

Komünist Enternasyonal 1928 programının vurguladığı gibi, emperyalizm döneminde “üretici güçler… emperyalist devletlerin sınırlarını aşacak ölçüde gelişmiş(ti) ve ekonominin, dünyayı bütünüyle kapsayan uluslararası çapta örgütlenmesini zorunlu kıl”ıyordu. (Komünist Enternasyonal, Belgeler, s.136, Belge Yayınları.)

Bu durum özellikle yeni sömürgecilik döneminde çok daha zorunluydu.

Emperyalist Küreselleşmede Ulus Devlet

“Burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle, her ülkenin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayiin ayakları altından üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hâlâ da her gün yıkılıyorlar. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir ölüm-kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından, artık yerli hammaddeleri değil, en ücra bölgelerden getirilen hammaddeleri işleyen sanayiler, ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar.(…)Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü ilişkilerinin, çok yönlü karşılıklı bağımlılığının aldığını görüyoruz.“ (Marks-Engels, Komünist Parti Manifestosu, s.25-26, Sol Yayınları, 1. Baskı)

Marks ve Engels, hammadde alımı ve meta ihracı bakımından kapitalist sanayinin geri dönmezcesine nasıl uluslararasılaştığını, 1847 gibi erken zamanda ortaya koydular. Adeta kapitalist uluslararasılaşmanın bugününü dünden görebildiler. Emperyalist küreselleşme döneminde kapitalizmin uluslararasılaşması en ileri noktasına vardı.

Emperyalist küreselleşme döneminde, üretimin yüksek düzeyde uluslararasılaşması ve ekonomik bütünleşme, ulus devletin maddi temelini ortadan kaldırıyor. Üretim ve dolaşım, artıdeğerin üretilmesi ve gerçekleştirilmesi sürecinin esasının belli sınırlar içinde gerçekleştirilmesinin koşulları ortadan kalkıyor, kapitalist çevrim, ulus-devletin temellerinden biri olan toprak bütünlüğü ihtiyacından bağımsızlaşıyor.

Ekonomik bütünleşme süreci ve yüksek düzeydeki uluslararasılaşma, gerçekte ulusal sınırlarla bağdaşmaz, tüm ulusal ekonomilerin karşılıklı “bağımlılığı”na dayalı bütünleşik dünya ekonomik sistemini oluşturur. Uluslararasılaşan toplumsal üretimi birlikte planlayacak, üretici güçlerin gelişmesi önündeki engelleri kaldıracak “enternasyonal devlet” biçimlerini gerektirir.

Ancak emperyalist kapitalist ekonominin ulus-devlet sınırlarında örgütlenmesinin maddi zemininin ortadan kalkıyor oluşu, kapitalizm koşulları altında ulus-devletin ortadan kalkmasının koşullarını oluşturmaz. Tersine, üretimin toplumsal niteliğinin ulaşmış olduğu bu nitelik eşiği, mülkiyetin özel karakteri nedeniyle ulus devletin varlığını, değişik biçimler altında zorunlu kılar. Kapitalizmin temel çelişkisi, ulus devletin evrimi üzerinde işlemeye devam eder. Emperyalist kapitalist düzen, üretici güçlerin, bu toplumsallaşma düzeyinin elverdiği şekilde gelişmesinin önünde engel olarak dikilir. Mülkiyetin özel karakteri nedeniyle maddi temelleri ortadan kalkan ulus devleti sürdürme zorunluluğu, çelişkileri daha da keskinleştirir, sosyalist üretimin maddi temelinin bu toplumsallaşma düzeyi altında son derece olgunlaşması kadar, sosyalizme götürecek siyasal devrim koşullarını, sömürücü sınıflar ve sömürülenler, ezenler ve ezilenler arasındaki çelişkileri derinleştirir, orta burjuvazi ve diğer ara sınıfların bağımsız siyasal programlarının (ulusal bağımsızlık – ulusal kalkınmacılık başta olmak üzere) nesnel zeminini eritir. Ulus devletler erimediği gibi, devletler arasındaki emperyalist rekabet daha da şiddetlenir, tekellerin ve tekelci devletlerin birbiri arasındaki ve tekelci burjuvaziyle ezilen ve sömürülenler arasındaki savaşım şiddetlenir. Bölgesel entegrasyonlar, kapitalizmin temel çelişkisinden kaynaklanan bu şiddetli tıkanmadan çıkış için genel bir eğilim halini alır.

Başka bir deyişle, ulus devletsiz bir kapitalizm imkansızdır. Artıdeğer fabrikada üretilir ama pazarda gerçekleşir. İşçilerin sömürüsüyle elde edilen artıdeğerin, burjuvazi arasında nasıl paylaşılarak kara dönüşeceği, pazarda gerçekleşecek olan yeni bir soygunu zorunlu kılar. Bu zorunluluk, henüz meta üretiminin varlığında içerilir: Değişim için üretim, daha ilk andan, üretim anarşisini potansiyel halinde barındırır. Meta üretiminin genel karakter kazandığı kapitalizmde bu üretim anarşisinin elementer düzenleyicisi olan rekabet yasası, üretilmiş artıdeğerin kar olarak gerçekleşmesini düzenler. Kapitalizmin temel işleyiş yasaları, bir kapitalist için bir diğer kapitalistin varlığını, bunların değişik biçimlerde birleşirken, değişik bileşimlerle de kutuplaşmalarını zorunlu kılar. Artıdeğerin üretilmesi, çok farklı biçimlerde gerçekleşmesi, sermaye akışının bir anlamı olması için farklı ekonomik yapılar ve bunları koruyan devletler olmak zorundadır. Nasıl, sayısız nicelikte bir burjuva tedarikçiler yapısına, orta ve küçük burjuva üreticilere dayanmayan bir tekeller arası rekabet düzeni düşünülemezse, ulus devletler ve ulus devlet hiyerarşisinin olmadığı bir siyasal örgütlenme olmadan da emperyalist kapitalist düzen düşünülemez.

Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşme düzeyi, üretici güçlerin gelişim ve üretimin toplumsallaşma düzeyi, dünyanın siyasi olarak bölünmesini gerektirmeyecek bir niteliğe ulaşır, ekonomik bütünleşmeyi sağlar ve siyasal bütünleşme eğilimini üretirken, özel mülkiyet yeniden ve yeniden bölünmeyi zorunlu kılar.

Bütünleşme artarken, dengesizlik – eşitsizlik de artar.

Emperyalist devletler, dünya tekelleri gruplarının, rekabet halindeki bu temsilci ve koruyucuları; bu maddi temeli, her biri kendi emperyalist hakimiyeti için ve mali/ekonomik ve askeri güç kullanarak, diğer ülke ekonomilerini kendi egemenliği altında bütünleştirme yönünde değerlendirirler, değerlendiriyorlar.

Sermayenin ve mülkiyetin özel nitelikte kalması, uluslararası tekeller ve en büyükleri olan dünya tekelleri ve gruplarının, doğdukları ülkelerin emperyalist ulus devletlerini -korumaktan öte- dünya çapında politik ve askeri açıdan güçlendirmelerini kaçınılmaz kılıyor. Dünya tekelleri yalnızca pazar, sermaye ihraç ve hammadde alanlarını korumak için değil, sermayenin serbest dolaşımını garantilemek için, artık artıdeğeri gerçekleştirdikleri alanı, o alanlarada mülkiyetlerini güvence altında tutmak için burjuva ulus devletlere ihtiyaç duymaya devam ediyor. Bunlar bir yana eşitsizliğin muazzam düzeyde arttığı koşullarda işçilerin ve ezilenlerin başkaldırılarını bastırmak için burjuvazinin çok daha güçlü bir ”güvenlik ve kontrol devleti”ne gereksinim duyacağı açık.

Bugün emperyalist ulus devletler, emperyalizmin başlangıç dönemine göre çok daha fazla dünya ekonomisi temeli üzerinde rekabet etmenin ve emperyalist dünya hakimiyetinin politik-askeri devasa aygıtları olmak zorundadırlar. Hatta öyle ki geçen yüzyılın başında küçük emperyalist devletler, emperyalist ittifak gruplaşmalarının yanında emperyalist yeniden paylaşım savaşlarında rol oynayabiliyor ve sömürgeler ile pazarlarda kendi hakimiyetlerini kurma imkanı bulabiliyorlardı.

Emperyalist küreselleşme döneminde dünya tekellerinin ve gruplarının büyük askeri politik devasa devlet aygıtları yanında, küçük emperyalist devletler ancak bunların gruplaşmaları içinde/ yanında “bağımsız” rol oynamaksızın yer alabiliyorlar. Emperyalist çıkarlarını dünya çapında kovalayacakları, dünya egemenliğine “bağımsız”ca katılacakları bir rol oynayamıyorlar.

Emperyalist küreselleşme döneminde, emperyalist devletler, temsil ettikleri dünya tekelleri ve gruplarının, azami karları için, bütünleşmiş dünya ekonomisinde üzerine binip ve önüne katıp koşturdukları demir ve ateşten devasa makinalarıdırlar.

Diğer yandan, geçmişte sömürgelerden sağladığı yüksek karlarla ve sosyalizm mücadelesi karşısında, işçi sınıfına sosyal haklar ödününü veren emperyalist devlet, bugün bu ödünü geri almaktadır. Tüm olanaklarını emrinde olduğu dünya tekellerinin, bütünleşmiş dünya ekonomisinde kıran kırana süren rekabetinde üstünlük elde etmesinin mali-ekonomik-askeri ihtiyaçlarına seferber etmektedir. Çünkü gerileyen dünya tekeli, gerilemekle kalmıyor rakibinin gücü karşısında çöküyor. Bu nedenle, emperyalist ülke yöneticilerinin işçilere, “taleplerinizi karşılarsak rekabet imkanı kalmaz” demeleri yanlış değil. Üretimin ve ticaretin dünyasal gerçekleştiği koşullarda, maliyet fiyatlarının da dünyasal ölçekte oluşması kaçınılmazdır. Dünyanın herhangi bir yerinde daha ucuz işgücünü kullanan bir tekel diğerine üstünlük sağlayabilir. Bu nedenle işgücünün ucuzlatılması ve sosyal hakların tasfiyesi dünya çapında bir olgu haline gelmiştir.

Mali-Ekonomik Sömürgeleştirme Ve Ulus Devlet

Ekim devriminin açtığı yoldan yükselen antiemperyalist demokratik ve ulusal kurtuluşçu devrimler, dünya çapında sömürgeciliğin çöküşüne yol açtı. Emperyalist sistem, bu koşullarda, yeni sömürgecilik ilişkilerine mecbur kaldı.

Sermaye ve üretimin yüksek derecede uluslararasılaşması, eşzamanlı olarak, Sovyetler Birliği merkezli revizyonist blokun yıkılmasıyla ve dünya devrimi sürecinin en dip noktaya gerilemesiyle oluşan koşullar, emperyalist küreselleşme dönemine denk gelen mali-ekonomik sömürgeleştirmeyi getirdi.

Mali-ekonomik sömürgecilik, yeni sömürge devletlerin, yeniden yapılandırılarak, ellerindeki ekonomik karar yetkisinin (uluslararası burjuva hukuka uyma zorunluluğu temelinde) önemli ölçüde daraltılması, dünya tekellerinin sınıfsal çıkarlarının etkin aracına dönüştürülmesi, merkez bankalarının özerkleştirme yolundan uluslararası mali sermaye ve yerli sermaye oligarşisinin denetimine girmesi; siyasi bakımdan yerel gerici çıkarları yönündeki özerkliğinin sınırlanması ile şekillendi.

Yeni sömürge burjuva devletler; mali ekonomik sömürgeleşmenin, köleci politik bağımlılığın, aracı haline gelerek ulusal niteliklerini yitirmeye devam etmektedirler.

Buna aykırı davranarak özgün gerici çıkarlarını korumada direten (Miloseviç, Saddam, Esad, Kaddafi ) devletler, sömürgeci savaşlarla tasfiye ediliyorlar.

Emperyalist devletler, Venezuella (Chavez), Kuzey Kore, Küba, Bolivya liderliklerindeki, kimisi halkçı demokrat, kimisi ulusalcı devletleri, savaş tehditi, askeri darbelerle yıkma yöntemleriyle, teslim almaya, emperyalist dünya egemenliğiyle bütünleştirmeye çalışıyor.

Yenisömürge sermaye oligarşileri ve burjuvazilerinin başat çıkarı, dünya tekelleriyle bütünleşmekten yanadır. Çünkü, dünya pazarında gerçekleşen artıdeğerden pay alarak- ülke ekonomisindeki payının oranı düşse de nicelik olarak- sermayelerini büyütmek istiyorlar. Dünya tekellerinin doğrudan yatırımlarını çekerek, fason üreticisi, ticari ortağı vb olarak aldıkları paylarla sermayelerini büyütmektedirler. Ülke ekonomisindeki hakimiyet payları azalsa da, sermaye kütlesini artırma çıkarı onları, dünya tekelleri ve emperyalist devletlerin hakimiyetini savunma ve korumada kraldan çok kralcı işbirlikçiler yapmaktadır.

Bu nedenle bu ülkeler burjuva devletleri, ekonomik mali sömürgeleşmenin aracı ve küresel dünya kapitalizminin çevredeki dayanağı/siyasi-askeri bekçisi işlevini daha çok üstlenmektedirler.

Günümüzde “ulus devlet” dünya tekellerinin ve emperyalist hakimiyetin dayanağı ve siyasi/askeri aracıdır, koruyucusudur.

Bu ülkeler burjuvazileri içinde özgün gerici çıkarlarında özerkçe davranan klikler ve eski biçimi sürdürmekte ısrar eden hükümetler, emperyalistler tarafından bu nedenle tasfiye edilmeye çalışılmaktadır.

Bu durum yenisömürge devletlerin, ulusal özelliklerini emperyalist küreselleşme döneminde bütünüyle yitirmekte olduklarını, ama ulus devlet olarak emperyalist sistem içinde, ülkesinde ve bölgesel çapta askeri-polisiye bakımdan güçlendirildiklerini göstermektedir. Bunun somut kanıtlarından biri, artan askeri ve polis güçleri ve “savunma” ve “güvenlik” bütçeleridir. Emperyalist küreselleşme, eşitsiz gelişme daha şiddetlendiği ve emperyalist rekabet keskinleştiği için, ulus devlet sistemini tasfiye etmeyi değil, korumayı koşullandırır. Küresel emperyalist sistem, değişik gelişme düzeyinde ve farklı ulusal, kültürel özelliklere sahip kapitalist ülkeleri, buralara özgü kapitalist ulus devletler aracılığıyla, bu devletleri askeri-polisiye bakımdan güçlendirerek kendisini koruyabilir.

Yalnızca emperyalist ulus devletleri değil mali-ekonomik sömürge ulus devletleri korumak ve askeri-polisiye bakımdan güçlendirmek, küresel emperyalist dönemin gerçeğidir ve şu başlıca nedenlerle yapılmaktadır:

Dünya tekellerinin bütünleşen dünya pazarındaki hakimiyetini/çıkarlarını korumak. Dünya tekelleriyle kaynaşan yerel sermaye oligarşileri ve burjuvazilerinin egemenliğini güvenceye almak. Dünya emperyalist güç odaklarının küresel emperyalist dönemde şiddetlenen rekabetinde ek askeri güç sağlamak. Dünya tekellerinin her ülkedeki mali/ekonomik sömürgeleştirmesinin güvenliğini sağlamak. İşgücü piyasasının farklılığını korumak, küresel emperyalist sistemin ve dünya tekellerinin öngördüğü saldırgan ekonomik politikaları uygulatmak. İşçi sınıfı ve ezilenlerin başkaldırılarını bastırmak.

Bölgesel Emperyalist Birlikler Ve Ulus Devlet

Günümüzde ekonomik bölgesel emperyalist birlikler çarpıcı biçimde geliştiriliyor. Bunlara önderlik eden emperyalist devletler, bu birlikleri, dünya egemenliği mücadelesinde rakiplerine üstünlük sağlamanın, küresel emperyalist aşamada şiddetlenen rekabette mali, ekonomik, askeri tramplen tahtası haline getirmeye çalışıyorlar.

AB, NAFTA, ASEAN, Asya Kalkınma Bankası kuruluşuyla ŞİÖ, buna örnektir.

Alman ve Fransız, ABD, Çin ve Rusya bu birliklerin egemeni ve liderleridir. Diğer ifadeyle dünya tekellerinin çıkarları bu ülkeler tarafından temsil edilen grupları, bu birliklerin egemenidirler.

En ileri örneği olarak AB, Alman ve Fransız dünya tekelleri ve gruplarının, yalnızca tramplen tahtası/yaşam alanı, bütünleşmenin ilerlediği alan değildir. Aynı zamanda bu tekel gruplarının mali ekonomik ilhakı inşa ettikleri, siyasi yönetimi ise büyük oranda bölgesel birliğin emperyalist büyük güçlerinin yönlendirdiği alandır. Bu ulus devlet açısından değişikliğe yolaçmakta, ulusal özelliklerin esasen tasfiyesini doğurmaktadır.

2008’de başlayan dünya ekonomik/mali krizi koşullarında bu gerçek bazı somut verileriyle açığa çıktı. Yunanistan ve İtalya’ya, Avrupa Konseyi ve Avrupa Merkez Bankası’nın memurlarını teknokrat başbakanlar olarak ataması, uygulanacak ekonomik/mali politikaları dikte etmesi bu gerçeğin bazı somut kanıtlarıdır.

Bölgesel ekonomik entegrasyonların daha ileri siyasi entegrasyonlar biçiminde ilerlemesi de olanak dahilindedir. AB siyasal bakımlardan da bir ölçüde entegrasyonun öğelerini bugünden içermektedir. Öte yandan, bu birliklerin kendi içinde de belli bir (örn. NAFTA) ya da birden fazla (örn. AB) kapitalist grubun/ulus devletin diğerleri üzerinde hegemonya alanı olması, ve bunun da sert hegemonya mücadeleleri içinde gelişmesi, siyasal entegrasyonların gelişimini fazlasıyla yavaş ve sancılı hale sokmaktadır. Ancak her durumda, ekonomik entegrasyonlardan bazılarının siyasal entegrasyonlar halinde ilerlemesi ya da savaş/kriz unsurlarının yoğun biriktiği bölgelerde yeni çokuluslu burjuva devlet çözümlerinin ortaya çıkması yolundan biçim değiştirse dahi, ulus devletin kapitalizm için zorunluluğu, değişmez bir veridir.

Ekonomik temel üzerinde yükselen bölgesel entegrasyonların siyasal açıdan tanımı böyleyken, ideolojik bakımdan da ulus-devletçi söylemlerin yanı sıra daha geniş/bölgesel kültürel/ideolojik “değerler” söyleminin burjuva dünyada öne çıkması da bu emperyalist küreselleşme zemininin sonucudur. Ulus devletin temelleri böylesine zayıflarken, aşağıda tartışılacak olan gerici-milliyetçi tepkilerin dışında, işçi sınıfı ve emekçileri, diğer ezilen kesimleri “ulusal bayrak” altında toplamanın zemini, bölgesel fikir ve söylemlere doğru genişlemektedir. Doğuculuk/Batıcılık, medeniyetler çatışması, Müslüman karşıtlığı, hatta AKP’nin bir dönem öne çıkardığı “Yeni Osmanlıcılık” gibi, ulusal sınırları aşan, daha bölgesel nitelikte karşıtlıklar üretimi, bu temelden kaynaklanmaktadır.

Emperyalist Küreselleşme Döneminde Geriye Doğru Tepkiler

Emperyalist küreselleşmenin ulus devletlerin ulusal ve özgün gerici çıkarları yönündeki özerkliklerini tasfiyesi buna karşı bazı tepkileri de geliştirdi.

Bunların başta geleni şoven burjuva milliyetçiliğinin değişik adlarla yükseltilmesidir.

Geçmiş dönemlerde “kapitalist ulusal kalkınma” olanağının az çok varolduğu koşullara özlem, buradan hareketle, ulus devletin ulusal özelliklerinin tasfiyesine tepkiyle birleşerek gerici milliyetçiliğe yol açıyor. Bu ülkeden ülkeye değişen ideolojik biçimler alabiliyor. Örneğin, çokuluslu ülkelerde, emperyalizmin bölme fobisiyle ezilen uluslara karşı yükseltilen şovenizm bunlardan biri. Türkiye’de burjuva milliyetçi faşist alaşımın oluşması bunun bir örneği. Bu eğilim aynı zamanda ABD ve NATO’ye tepkiyi de içinde taşıyordu. ABD ve NATO’ya tepkiye rağmen “ulusalcılık” adı verilen şoven, burjuva milliyetçiliği, Kürt ve devrimci düşmanlığıyla karakterize olan gerici faşizan niteliğe sahip.

Baas milliyetçi rejimleri, Ömer El Beşir’in Arap milliyetçiliği, Molla rejiminin İran milliyetçiliği de benzer gerici tepkiye sahip. Bunlar ABD ve Batı emperyalizmiyle ilişkilerinde özerk tavra sahipken ve görece “bağımsız” politikalarına rağmen, yönettikleri halklara ve işçi sınıfına karşı açık burjuva terörist diktatörlüklerdir.

Antiemperyalizm adına ulus devlet savunuculuğu işçi sınıfı ve ezilenlere karşı apaçık gerici diktatörlük savunusudur. Bu tarz bir burjuva milliyetçiliği ve destekçiliği koyu biçimde gericileşmiş bulunuyor. Türkiye’de ulusalcılığın, burjuva cumhuriyetçiliğin, ulus devlet ve cumhuriyetin ilerici kazanımlarını korumak mottosuyla, kısaca emperyalizme karşı ulus devleti savunmak fikriyle, ama sosyalizm adına ulus devlet savunusuyla yapıldığını biliyoruz.

Bir başka biçim, panislamist hareketler. Kimi durumlarda ABD emperyalizmiyle de karşı karşıya gelmelerine rağmen, halka karşı antidemokratik, aşırı saldırgan ve terörcü diktatörlük politikasına sahip.

Bu kategorideki, burjuva milliyetçi ve dini ideolojili hareketler, emperyalist işgallere, mali-ekonomik sömürgeciliğe karşı tepkiye dayanmaya, onu temel almaya çalışıyorlar. Hatta Daiş, Nusra, El Kaide örneklerinde görüldüğü gibi, kimi zaman ABD veya egemenlik hedeflerine engel gördükleri şu veya bu devletin askeri güçleriyle çatışıyorlar. Ama bu onlara antiemperyalist, halkçı ve demokratik karakter kazandırmıyor.

Emperyalist burjuvazinin işgal ve askeri saldırganlığına karşı, mali ve ekonomik sömürgeciliğe karşı mücadele artık ezilen uluslar mücadelesi olmaktan çıkmıştır. İçeriği işçi sınıfının ve ezilenlerin toplumsal kurtuluş mücadelesine dönüşmüştür. Bu, emperyalist küreselleşmenin temel sonuçlarından biridir. Ve ayrıca artık işçiler ve ezilenlerin emperyalizme karşı mücadelesinin kurtuluş hedeflerini emperyalist küreselleşme döneminde gelişen maddi temellere uyumlu olarak ileriye doğru formüle etmek gerekir. Aksi taktirde emperyalizme karşı gerici tepkiyle paralel konuma düşülür.

Ekonomik mali sömürgeciliğe tepkinin ilerici bir biçimi, Chavez ve Morales’in ”halkçı yurtseverlik” program ve çizgisinde somutlaşıyor. Bu program ve çizginin demokratik halkçı nitelik taşıması ve yalnızca ”bağımsızlık” savunusuyla yetinmeyip Latin Amerika özgülünde de olsa bölgesel ilerici birlikleri hedeflemesi raslantısal değil. Bölgesel enternasyonalist yönelimi, onun, halkçı demokratik ve ileriye doğru mücadele hareketi olmasının ürünüdür. Halkçı yurtseverlik program ve çizgisi, işçiler ve ezilenlerin dayanım gücününü artırabilir, direnişini güçlendirebilir ama yine de geçicidir, kendi başına geleceği yoktur. Çünkü, emperyalist küreseleşme koşullarında kapitalist gelişme yolunda ısrarcı olan herhangi bir politikanın uluslararası tekellerden, emperyalist mali oligarşiden bağımsızlaşması, bir dönem bile olsa kopması söz konusu değildir. Yapabileceği en ileri uygulama bütçenin halk yararına kullanılmasını sağlamak, yoksulluğa karşı sosyal ve ekonomik önlemler almaya çalışmaktır. Nitekim Venezuela ya da Bolivya herhangi bir başka Latin Amerika ülkesi gibi emperyalist mali oligarşinin pençeleri arasındadır. Bu ülkelerde de sermaye, kimi kısıtlamalara karşın bu halkçı yönetimlerin güvencesi altındadır.

Diğer yandan Latin Amerika’da FARC dahil olmak üzere antiemperyalist-bağımsızlıkçı asgari ya da azami programlarla hareket eden ilerici, devrimci güçlerin Bolivarcı kıtasal birlik bayrağını yükseltme eğilimi güçleniyor. Ya da Kürt ulusal mücadelesinin bölgesel devrimci olanaklar zemininde ve bölge halklarına kapsayıcılık yönünde gelişiyor oluşu örneğinde de görülebileceği gibi, kapitalizmin önceki dönemlerinden devralınan sınırlı sayıdaki “klasik” ulusal sorunlarda da halkçı temeldeki ulusalcı hareketler, yine ulusal sınırları, elbette kendi ideolojik duruşlarınca belirlenen güçte- aşan tarzda yönelimler geliştirmesi de genel bir eğilim. Halkçı yurtseverlik, bölgesel enternasyonalizm yönelimiyle, ulusal söylemleri ve ulusal projeleri aşma eğilimi geliştiriyor. Bu da emperyalist küreselleşme koşullarının ürünü.

Emperyalist ülkeler işçi sınıfının, sosyal haklarını koruma mücadelesinde eski “milli ekonomi”ye dönüş özlemi, bu yolla eski yaşam seviyesini koruyabileceği yanılgısı, göçmen işçi düşmanlığında somutlaşan şoven, burjuva milliyetçi eğilime yolaçıyor, faşist hareketleri güçlendiriyor. ABD’de, geçmişte; İngiliz sömürgeciliğine karşı Çay boykotuna atıfla Çay Hareketi, Avrupa ülkelerinde faşist parti ve hareketlerin kitleselleşmesi bu eğilime dayanıyor. Bu eğilimin maddi temeli artık önemli ölçüde kaybolmuştur. Emperyalist metropollerde işçi sınıfının emperyalist burjuvazinin sağladığı aşırı karlardan yararlanma konumundan çıktığı bugün, emperyalist ulus devlet içine çekilmeyi amaç edinen hareketler, geriye doğru özlem ve tepkiyi ifade ediyor, gerici faşist hareketlerin kitle tabanı oluşturmasına yolaçıyor.

Sonuç olarak, emperyalist küreselleşmenin yolaçtığı maddi temel, bütünleşmiş kapitalist dünya ekonomisi, ulus devletlerle bağdaşmazlığa yolaçıyor. Dünya işçi sınıfının gelecek iktidarlarının, uluslararası toplumsallaşmış emeğin temsilcisi olarak, toplumsal mülkiyete dayanan bir ekonomiyi ve bunun enternasyonal birlikler yoluyla birlikte planlanmasını hedeflemesi, böylece ileriye doğru üretici güçleri hızla geliştirmeyi amaçlaması gerekir.

Bugün dünya tekelleri grupları ve emperyalist-ulus devletleri, bu maddi temeli kendi dünya egemenliği mücadelesi için değerlendirmektedir. Eşitsiz gelişme yasanın daha da hızlandırdığı ulusların eşitsizliğini, kendi egemenliğinin ve egemenliğindeki bölgesel bloklaşmanın aracı haline getirmekte, diğer ulusları ve burjuva ulus devletleri mali-ekonomik sömürgeciliğinin boyunduruğu altına almakta, kapitalist ulusal kalkınmayı tarihin gerisine atmaktadır.

Şimdi işçi sınıfı, diğer ezilenleri önderliği altında birleştirerek, uluslararası toplumsallaşmış emeğin ve uluslararsı bütünlemiş ekonominin maddi temelini değerlendirmesinin zamanıdır.

Geçmişten beri mücadelesi içerik olarak enternasyonalist olan proletarya, biçimde ve zorunlu olarak ulus-devlet sınırları içinde savaşıma girişirken, aynı zamanda bu mücadeleyi bölgeselleştirmek ve dünyasallaştırmak zorundadır da. Biçim olarak da enternasyonal federatif, bölgesel ve dünyasal proleter devletler birliğini, ulus devletlere alternatif olarak bayrağına yazmak sınıf bilinçli proletaryanın görevidir.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 16