ERDOĞAN’IN DÜZENİ, DÜZENİN ERDOĞAN’I

Politik İslamcı faşist diktatörlük, 24 Haziran seçim senaryosuyla elde ettiği sonuçlara dayanarak Başkanlık biçimine geçişi Anayasal olarak da resmileştirmiş oldu. Şimdi, bu durumun devletsel/siyasal hukukunun alt yapısıyla ilgili düzenlemeler yapılıyor seri biçimde: Tek adam hukuku kurumsallaştırılıyor.
Peki, bütün bunlar “hukuk içinde kalınarak mı, yoksa hukuk dışına çıkılarak mı” yapıldı ve yapılıyor? Başka bir ifadeyle; iktidar, yasal bir meşruiyete dayanıyor mu, dayanmıyor mu? Soruyu bir aşama daha yükselterek de, durumu çözümlemeyi derinleştirebiliriz: İktidarın meşruiyeti meselesinde, salt hukuksal kavramlarla, hukuksal bir bakış açısından ya da dünya görüşünden hareket ederek gerçeğe varabilir miyiz?
Hukuksal açıdan önsel belirleyici bir gerçeklik ve durum olarak, şimdiki biçimi ve öncesiyle rejimin yasal kurumlaşmasının esas olarak 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin hukukuna ve onun anayasal cismi ve ruhuna dayandığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, o günden bu güne anayasa ve bağlı yasalar üzerinden gerçekleştirilen değişimlerin, hukuksal açıdan mevcut rejimin niteliksel değişimine toplumsal/demokratik anlamda yol açacak bir sonuç üretmediği -bilakis pek çok açılardan olumsuz anlamda ağırlaştırdığını- tespit edebiliriz. Nitekim, 16 yıllık AKP iktidarı boyunca gerçekleştirilen bu türden değişimlerin -ki bunlar “ileri demokrasi”nin adımları, rejim üzerinden asker vesayetinin kaldırılması, vb. gerekçelere dayanılarak propaganda edilmişti- gelip sonuçta Erdoğan sivil diktatörlüğünün yolunun döşenmesinin ve anayasal tek adamlığın kurumsallaşmasının hukuksal dayanakları ve kaldıraçları işlevi görmesiyle de sabitlenmiştir. Haliyle, bu temel gerçeklik zemininde, 16 yıl boyunca yapılan değişiklikleri, bir önceki hukuksal (anayasal/yasal) zeminle kıyaslamalar yaparak ya da açığa çıkan hukuksal “iç çelişkiler” üzerinden rejimin niteliğine ilişkin değişim çıkarımları üretmenin, gerçeklikle uyumlu bir kavrayış olmadığı gibi, siyasal bir yanılsamaya işaret ettiğini de belirtmek gerekir.
Kuşkusuz, AKP tüm iktidarlaşma süreci boyunca hukuksal anlamda bu türden çok sayıda ve bir dizisi de kritik önemde “iç çelişki” yaratan değişim adımları atmıştır. Siyasal ve toplumsal yaşamda, burjuva egemen sınıflar ve güçler arasındaki güç dengeleri, iktidar savaşı ve hesaplaşmaları bakımından olsun, ama özellikle de toplumsal mücadele güçlerinin amaç ve hedeflerinin seyrini, verili durumlarını etkileyen önemli sonuçlar bakımından olsun, üstünden atlanılıp geçilecek, önemsiz görülecek şeyler değildi bunlar. Genel düzlemde öyle de algılanmadı ve yaşanmadı zaten. Bunu, bu dönem içinde, adalet ve hak sorunun belki de tüm cumhuriyet tarihi boyunca emekçi halk kitleleri ve ezilenler nezdinde en geniş kesimlerin gündelik yaşamlarına yansıyan talepler, eylemler ve hatta isyanlar biçiminde kesintisiz açığa çıkmasından test edebiliriz. İronik biçimde, bu durum, egemen sınıf kesimlerinden güç kaybeden, siyasi ve ekonomik bakımdan tasfiyeye uğrayanların bile kendi konumlarından “hak ve adalet” derdine, arayışına düşmüş olmasıyla da karakterize oldu. “Hukuk”, herkesin derdi haline geldi! Ama sonuç değişmedi!
Bu durum, 12 Eylül’ü baz alırsak, mevcut hukuksal zeminin güvenceye aldığı temel iki şeyin, AKP’nin yaptığı hukuksal değişimlerle de uyumlu olan iki şeyin olduğunu gösterir. Birincisi; klasik tabirle, mevcut mülkiyet/üretim ilişkilerinin doğduğu ve üretildiği toplumsal ilişkilerin, yani kapitalist-burjuva toplumsal ilişkilerin, tekelci ekonomik yapı ve işleyişin korunması. İkincisi; geleneksel tabirle, rejimin sosyal ve siyasal temelli yapısal kriz dinamiklerinin (Kürt uluslaşmasının, Alevilerin kimlik/hak talebinin ve emeğin örgütlenmesinin) ve bunların toplumsal/siyasal mücadele kuvvetlerinin baskı ve kontrol altında tutulması. Dolayısıyla, rejimin Türkçü-İslamcı resmi ideolojisinde AKP iktidarı eliyle İslamlaştırma/dinselleştirme yönünde tahkim edilen denge değişimi, hem toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinde hem de hukuksal üst yapının buna uygun revizyonunda görünür değişimler ve etkiler yaratacak sonuçlar üretmeye devam edecekse de, hukuksal sistemin ve zeminin tarihsel misyonunu değiştirmeyecektir. O halde, aynı anlama gelmek üzere toplumsal kurtuluş davasının; demokrasi, özgürlük ve devrim ilişkisinin ve mücadelesinin çözüme bağlayacağı esaslar da değişmeyecektir.
Aslında bu noktada, işte “salt hukuksal” zeminde kalarak, ya da “hukuksal bakış açısı”yla davranarak durumu çözümleme anlayışının ve çabasının sınırları da görülmüş oluyor. Erdoğan, hukuka dayanarak, hukuk kurarak iktidarlaşmadı, hukukla da ayakta kalmayacak. Onun beslendiği ve kullandığı hukuk, dar anlamda onun ve temsil ettiği çevrelerin siyasal ve ekonomik çıkarlarını da potansiyel olarak içeren ve kapsayan, ancak Türk sömürgeciliğinin çok daha derin tarihsel köklerine dayanan ve sermaye sınıfının çok daha kolektif egemen çıkarlarını temsil eden ve koruyan bir yapılanmanın, üst yapısal dışa vurumu ve soyutlamasıdır. Ve bu yapılanma, her düzlemde (ekonomik, siyasal ve toplumsal) esasen zora dayanır, zor aygıtlarının varlığını ve etkinliğini şart koşar. Kapitalist üretim-burjuva toplumsal ilişkiler sistemi/sistemleri ile devlet/siyasal rejim/rejimleri arasındaki biçimleniş ilişkilerinin zorunlu belirleyici doğasında, zor, vazgeçilemez temeldir. Bu ilişkinin uyumunu, o toplumsal formasyonun gelişim evrimini biçimlendiren sınıfsallaşma yapısı, ilişkileri ve mücadelesi, sahip olduğu tarihsel-kültürel gelenekler, bağlı olduğu uluslararası sistem ilişkilerin konjonktürel dönüşümlerin etkisi, vb. bir dizi faktörce belirlenir.
Devletler hukukunun siyasi literatürünce Türkiye Cumhuriyeti olarak adlandırılan toplumsal formasyonun kuruluş ve gelişim evriminin özgün karakteri, onun hiç bir zaman, kapitalizmin, klasik burjuva demokrasisine bağlı siyasal devlet kurumlaşmaları ve mekanizmalarına dayalı olarak (burjuva parlementer demokrasi) biçimlenmediğini gösterir. Yerine neyin, nelerin geçtiği, tarihsel olarak sabit: Kemalist tek şeflik’ten Erdoğan’cı tek adamlığa kadar uzanan, arada peş peşe darbelerle evrimleşen askeri, yarı askeri diktatörlükler. Hukuk sistemi/hukuksal ilişkiler ise hem temelde bu evrimin egemen ekonomik gereklerine kendini uydurması anlamında hem de devletsel üst yapıda bir siyasal güç aygıtı olması anlamında bu ekonomik gereklerin gelişimini biçimlendiren ve koruyan etken olarak sürece kendini uydurmuştur.
Bu gerçeklik bize, toplumsal muhalefet adına hukuk mücadelesinden vazgeçilmesi gerektiğini söylemez elbette. Ancak bu bize, demokrasi ve devrim adına iddiaya sahip, toplumsal değişim ve kurtuluşu amaç edinen politik kuvvetlerin, bu amaçlarına uygun bir hukuk mücadelesi yürüteceklerse, alternatif hukuk yaklaşımlarıyla toplumun karşısına çıkacaklarsa, hukukun eleştirisini hukukun kategorileri dışına çıkarak, ekonomik düzen ve toplumsal ilişkilerin eleştirisinden başlatarak yapmak gerektiğini söyler. Ya da tersten hukukun kategorileri içinden eleştiriyi ekonomik düzen ve toplumsal ilişkilere doğru taşırmak gerek. Yani; işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin, adalet, eşitlik, özgürlük gibi ekonomik, toplumsal ve siyasal mücadeleler tarihinde en kapsayıcı talep ve kavramları kabul edebileceğimiz bu hedeflerin, daha hukuksal dil, tanım ve kategorilere dönüştürülmeden önce, tarihsel ve pratik olarak sömürücü (ve dolayısıyla kapitalist de) üretim ilişkileri içindeki insan-insan (sınıf-sınıf), insan-devlet/iktidar ilişkilerindeki nesnel çelişki ve eşitsizliklere karşı bir itirazın pratik dili olduğunu unutmamak gerek.
Devrimci hukuksal mücadele, teorik ve pratik haliyle, her somut durumda ve bağlamda hukukla üretim ilişkileri/siyasal iktidar baskısı arasındaki ilişkiyi ezilenlerin görüş açısı ve çıkarları temelinde ortaya koyma, yanılsamayı teşhir etme ve ortadan kaldırmaya hizmet çabasıdır. Burjuva hukukun (ve onun toplumsal gerçekliğe, toplumsallığa en yabancılaşmış biçimiyle faşist hukukun) sisteminde ve dilinde güya bireyleri hukuk karşısında birbirine karşı hak eşitliğine sahip olarak gösteren soyut kavramların, toplumsal ilişkilerdeki mülkiyet eşitsizliğin, özel mülkiyetçiliğin kaynaklarını gizleyen, egemen sınıf ve iktidar güçlerinin çıkarlarının dili olduğunu göstermektir devrimci hukuk mücadelesi.
O zaman, baştaki sorumuzun yanıtı da belirginleşmiş oluyor; Erdoğan düzeninin meşruiyeti, salt hukuk içinde kalınarak, hukuksal bakışla sınırlanarak reddedilemez. Çünkü daha temel gerçek şudur: düzenin Erdoğan’ı var! Dolayısıyla, gerçek bir reddediş, bu hukuka karşı, bu hukuka rağmen, bu hukukun düzenini hedefleyen toplumsal/siyasal eylemin ve hareketlerin, en ucu toplumsal bir devrimin taşlarını döşeyen ve başaran büyük emekçi örgütlenmesi ve kalkışmalarının eseri olabilir. Çünkü hareketin toplamı ve örgütlenmiş birleşik hafızasıdır ki, düzenden kopuşa doğru kendi ruhunu örgütlerken, kendi eşitlik ve adalet değerlerini, ilişkilerini ve toplumsal alternatif yapılarını da kendi gibi olanlar arasında örgütleyecektir. Halk yaratıcılığı, dünya ezilenlerinin tarihinin vaz geçilmez öğretmeni ve hazinesi olarak yaşamaya ve yaşatmaya devam ediyor.
Temmuz ayı boyunca da sosyalistler, Erdoğan düzeninin hukukunda mahkemelere çıkarıldılar ve çıkarılacaklar. Savunmalarının haberlerini gazetemizin bu sayısında da okuyacaksınız. Onlarla bir kez daha gurur duyduk ki, tam da devrimci hukuk mücadelesinin nirengi noktasından, mevcut ekonomik ve siyasi düzenin reddi ufkundan, düzen hukukunu mahkum eden baş eğmez bir duruşun temsilcisi olduklarını gösterdiler. Devrimci ve sosyalist adalet değerlerini faşizmin mahkemelerinde bayraklaştırdılar, halklarımıza duyurdular.
Kaynak: ETHA