ESP’li Özlem Gümüştaş: İşgal politikasına karşı tutmamız gereken bir barış eli var

Eş Genel Başkanımız Özlem Gümüştaş, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde yeniden ağırlaştırılan tecrit, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) üçüncü yol stratejisini ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik “Pençe” operasyonlarına ilişkin soruları Jin News’e yanıtladı.

DERSİM – Son süreçte yaşanan gelişmeleri değerlendiren ESP Eş Genel Başkanı Özlem Gümüştaş, hükümetin yürüttüğü sınır ötesi operasyonlara dikkat çekerek, “Diyarbakır’dan geçtiğimiz haftalarda bir barış eli uzatıldı. Bu barış çağrısını çok net okumamız gerekiyor. İşgalci savaş politikasına karşı çok güçlü tutmamız gereken bir barış politikası, bir barış eli var” dedi.

Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin (ESP) Eş Genel Başkanı Özlem Gümüştaş, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde yeniden ağırlaştırılan tecrit, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) üçüncü yol stratejisini ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik “Pençe” operasyonlarına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

* Yaklaşık 7 ay süren açlık grevleri sonrası İmralı kapıları aralandı. Avukatlar 8 yıl aradan sonra İmralı Adası’na giderek müvekkilleriyle görüşme sağladı. Bu görüşmeler ışığında yaşanan süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

İmralı kapılarını yeniden açtıran ve belli bir dönem boyunca kamuoyu ile Öcalan’ın siyasi mesajlarını da paylaşmasına yol açan sürecin esas dayanağı hapishanelerde süren açlık grevleriydi. Bu direnişi tutsaklar kararlı bir şekilde sürdürdü, hiçbir geri adım atma marjı göstermedi. Bu direniş sonunda hükümet İmralı kapılarını açmak ve tecridi belli bir oranda kırmak durumunda kaldı. İmralı kapılarının açılmasını tecridin belirli oranda geriletilmesi olarak görüyoruz. Çünkü Öcalan’ın diğer tutsaklarla sohbet edebiliyor, kamuoyunda yaşanan gelişmeleri takip edebiliyor ve yorumlayabiliyor olduğunu anlamış olduk. İmralı tecridinin tamamen ortadan kaldırıldığını söylememiz için Sayın Abdullah Öcalan şahsında Kürt Özgürlük Hareketi’ne uygulanan bu özel sistemin tamamen ortadan kalkması gerekmektedir. Bu nasıl sağlanabilir; her tutsağın hakkı olan aile ve avukatlarıyla görüşme hakkının verilmesi ve aynı zamanda devletin dönem dönem muhataplaştığı biçimin daha açık ve aleni tarzda yürütülmesi gerekir.
“Tecridi kırmak sadece bir İmralı ve tutsaklık düzeyinde bir mücadele konusu değil. Türkiye demokrasisinin bir sorunu ve konusu. Biraz da bizimle ilintili bir durum. Doğal olarak hala İmralı tecridinin kırılması gibi bir gündemimiz mevcut koşullarda hala önümüzde duruyor.”
İmralı’da yürütülen tecrit hükümet tarafından siyasi oyuna dönüştürüldü. Hükümet 23 Haziran seçimlerinde İmralı kapılarına dayandı ve Sayın Öcalan’ın kritik olan İstanbul seçimlerinde doğrudan bir taraf olarak kullanmak adına siyasi hesaplar da yaptı. O dönem AKP-MHP bloğu bu tecridin kaldırılmasına dönük yasal bazı düzenlemelerin uygulanmasına dönük siyasi söylemlerde bulundu. Yine Adalet Bakanı da Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesi gereğini ifade etti. Fakat seçimlerin hemen sonrasında bilinen biçimde avukat, vasi ve görüşçü yasağı sürdürüldü. Doğal olarak tecrit kırılmış ya da gerilemiş değil ama kapıların biraz aralandığı dönemde Türkiye demokrasisi ve özgürlükleri adına da bir çıkar yol oluşabileceği duygusu yeniden çok güçlü bir şekilde oluştu. Tecridi kırmak sadece bir İmralı ve tutsaklık düzeyinde bir mücadele konusu değil. Türkiye demokrasisinin bir sorunu ve konusu. Biraz da bizimle ilintili bir durum. Doğal olarak hala İmralı tecridinin kırılması gibi bir gündemimiz mevcut koşullarda hala önümüzde duruyor.

*Üçüncü yıl stratejinizin temelinde ne yatmaktadır? Önemi nedir? Abdullah Öcalan’ın avukatları ile gerçekleşen son görüşmede HDP’nin ‘Üçüncü Yol’ stratejisinde ısrar etmesi gerekliliğine dair önerisini ne şekilde değerlendiriyorsunuz?

Sayın Öcalan’ın 3’üncü yolu gösterdiği görüşmesi ve mektubu İstanbul seçimleri ve güncel durum için çok yorumlandı. Mektubunda tarafsızlık boyutu çok öne çıkarıldı, fakat Öcalan orada çok önemli bir şey söylüyor; Anın, dönemin, durumun güncel ihtiyaçlarının dışında bir demokrasi ve özgürlük mücadelesinden bahsediyor. Örneğin seçimler gibi anlık ve sizin taktiksel bakımdan ilgilenmeniz gereken konular için bir politik hat örebilirsiniz bu ayrı ama Türkiye’de demokrasi mücadelesi ve özgürlüğün kazanılması sorunu başka bir yolu gerektiriyor ve anlık düşüşün ötesinde başka bir var oluşu gerektiriyor.

Bunlar Öcalan’ın aslında ilk ifadeleri ya da vurguları değil. HDK ve HDP’yi de oluşturan zemin aslında aynı zemine dayanıyor. Öcalan tarafından formüle edilen görüş de eskiden beri buna dayanıyor. Türkiye’de halkların sürekli sıkıştırılmaya çalışıldığı iki tercih varola geldi. Biri siyasi iktidar biri de onun karşısında konumlanan merkez sağ yapısı. Hiçbir zaman Türkiye emekçi sol hareketi bunlar karşısında birleşik bir duruş örgütleyemediği için ayrı bir kanaldan ilerleyemedi. Şimdi bizim bu iki tercih karşısında ayrı bir duruş ve yol açmaya ihtiyacımız var. Biz aslında bu yolu 2012-13’lerde inşa ettik ve bu yolu henüz kurmaya başladığımız dönemde Türkiye’de başlayan Gezi isyanı ezilenlerin, emekçi halkların bu yola ne kadar ihtiyacı olduğunu gösterdi. O zaman da Sayın Öcalan’ın çözüm sürecini başlatan bir mektubu kamuoyu ile paylaşılmıştı ve kısmi bir çatışmasızlık ortamı oluşmuştu. Bu oluşan politik iklimde halklar aslında yan yana gelebileceklerini, gerçek özgürlük ve demokrasi sorununun kimlik sorunu olmadığını görmüştü. HDK ve HDP bu mücadele azmini bir programa aynı zamanda bir siyaset tarzına dönüştüren bir form oldu. Bu da Türkiye’de yüzde 10 barajını yıkmak ve parti gövdesi olmak gibi bir gerçeğe dönüştü.
“Birleşik cephe kitleye daha kararlı sözler söylemeli”
Şimdi yeniden bu gerçeğin kuşanılmasına ihtiyaç var. Bugün aslında o cephe daha geniş. AKP iktidarı herkese düşman olmakta çok ileriye gittiği kadar herkesi kendine düşman etmekte de çok başarılı. Şu anda gerçek bir AKP karşıtlığı ve bu kitlenin siyasi kodları birbirinden farklı. Demokrasi arayışı bu çok büyük kitleyi bir noktada birleştiriyor ve bugün aslında hem bizim birleşik cephemizin hem de demokrasi güçlerinin bu kitleye daha kararlı sözler söylemesi ve önünde siyasi bir tercih, irade olarak kendini ortaya koyması gerekiyor. 3’üncü yol tartışmalarını biz böyle okuyoruz. Böyle bir cephenin inşası olarak görerek kendimize de rol biçiyoruz. Bu hareketin bu meseleye en başta Kürt sorunu etrafında demokratik bir çözüm, İmralı tecridinin kırılmasından, siyasi tutsakların özgürlüğüne Kürt halkının Anayasal taleplerinin karşılanmasından eşit yurttaşlığa varan bir çözüm formülasyonu ile adım atması gerektiğini düşünüyoruz.

*İktidar bloğu görüşmeler sonrası sınır dışı operasyon başlatarak savaş politikalarını başka bir evreye taşıdı. Hükümetin bu politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İkili bir okuma yapılıyor ve bu ikili okumayı çok tehlikeli görüyorum. Birincisi AKP’nin İstanbul seçimlerini kaybettiğini kabullenişi bir diğeri ise Öcalan’la yapılan görüşmeleri geçmiş zamanda yapıldığı gibi bir demokratik çözüm ve mücadele süreci başlatıyor olması. Bu ikili yanlış okuma üzerine şekillenen AKP’den bir çözüm bekleme hali var. 23 Haziran’dan sonra politikada bir belirsizlik ve sessizlik hali AKP’ye böyle bir inisiyatif kazandırıyor. Bu ikili okumadan çıkmamız gerekiyor. Çünkü AKP 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde aldığı siyasi yenilgiyi kabul edecek bir iktidar yapısına ve siyasi çizgiye sahip bir iktidar değil. AKP hem iç dengelerindeki çatışmalar bakımında hem iktidarı paylaştığı faşist MHP ile ilişkisi bakımından hem de iç ve dış politikada sürdürdüğü ve artık sürekli hale getirdiği savaş politikaları bakımından. AKP Suriye’ye ve Rojava’ya dönük geliştirdiği savaş politikası ile yarı yarıya çeteleşmiş de bir parti. Örneğin Rojava’dan geri püskürtülen İŞİD çetelerinin, politik İslamcı faşist çetelerin nasıl konumlanacağı, o bölgesel düzlemde nasıl bir rol oynayacağından bağımsız da AKP bir iç ve dış politika inşa edemez. Doğal olarak AKP bir demokrasi çözümüne yönelebilecek marjı kalmış bir hareket değil.
“AKP’den bir çıkış yolu beklemek ham hayalden öteye geçmez”
Sayın Öcalan kendisi ile görüşme yapılırken kamuoyuna bu görüşmeler için ‘Bunu bir çözüm süreci olarak görmeyin’ ifadelerini de kullandı. Eğer bu görüşmeler bir çözüm süreci olarak görülür ve İmralı ile AKP arasındaki görüşmeye bırakılırsa o zaman kendi kendimize bu işin doğal döngüsü içerisinde kazanabileceğimiz bir başarı yok. Bugün tam tersine savaşmayı ve çözümsüzlüğü üretmekten başka hiçbir yolu kalmamış AKP-MHP iktidarına karşı cepheyi genişletmek, daha inisiyatifli ve özgüvenli bir politika ile öne çıkma ve gerçek bir halk örgütlenmesine dayalı halkçı bir politika üretmemiz gerekmektedir. Yolu sokaktan, siyasetten, halktan geçen bir politikaya ihtiyacımız var. Eğer bunu yapabilirsek ezilenler, emekçiler denklemin bir tarafına çok güçlü bir şekilde oturabilirler ve bu süreci başka bir inisiyatifle başka bir yere çekebilirler. AKP’den ya da AKP içerisinden çıkabilecek başka bir partinin AKP’yi yaracağı, böleceği, hükümeti düşüreceği ve başka bir öncülük pozisyonu ile bu memleketin demokrasi krizine hiç değilse bir çözüm süreci ile yanıt olabileceği beklentileri yanlıştır. AKP tüm çizgisiyle beraber dağılmaya yüz tutmuş bir hareket ve bu kadar parçalanmışlık içerisinden emekçilerden doğru bir çıkış yolu üretmesini beklemek ham hayalden öteye geçecek bir şey değil.

*Mevcut hükümet yürüttüğü bu savaş politikasıyla neyi amaçlıyor? Buna karşı üçüncü yoldan gösterilecek refleks ne şekilde olacak?

Aslında AKP’nin zaman zaman arasını daralttığı zaman zaman da genişlettiği Esat rejimi ya da Suriye’nin iç politikası ya da uluslararası koalisyon güçlerinin Türkiye’nin de sınırına tekabül eden bölgedeki konumlanışı meselesindeki tüm söylemlerinin aslında çıktığı tek bir nokta var. AKP’nin sınır ötesi operasyonlarla yıllardır mücadele ettiği tek kuvvet Kürtler. Güney’deki federe devlet yapısından, Şengal’den, Suriye’den, Rakka’sından, Heseke’sine ne noktadan bakarsanız bakın AKP’nin dış politikasında sadece Kürtlerle savaştığını görürsünüz. AKP burnunun dibindeki demokratik halkçı temelde şekillenen ve bu coğrafyada ezilenlerin için gerçek bir üçüncü çizgiyi oluşturan, bir umuda dönüşen devrimi boğmak ve yerle bir etmek istiyor. Aslında tüm politikası bundan ibarettir. Bunun yanında Kürt halkının Rojava ile birlikte kendi mücadelesini başka bir zemine taşımış olması aynı zamanda Şengal’deki özerk yapı Kürt ulusal birliği bakımından da başka imkanlar yaratıyor. Bu siyasi imkanlar Rojhilat’ın da siyasi dengelerini başka etkiliyor ve aslında bugün bölgenin demokratikleşmesinde Kürtler gerçek bir siyasi konumlanış ve muhataplık içerisindeler. AKP bir bütün bununla da savaşıyor. AKP’nin içerdeki siyasi hamlelerinin de çok özgün boyutunu dış siyasetinin ise bütün boyutunu Kürtlerle savaş oluşturuyor. O yüzden zaman zaman Rusya ile zaman zaman Amerika ile pazarlık içerisine giriyor.
“Bu savaş yalnızca AKP’nin Kürtlerle savaşı değil. Bu savaş emekçi halkın vergileri ve yoksulluğu ile yürütülüyor. Bu savaş kapsamında AKP’nin emperyalist güçlerle girdiği tüm ittifaklar ya da krizler Türkiye halkları için gerçek bir savaş riskli yaratıyor.”
Bu durumu Türkiye cephesinden şöyle okumak gerekir; Bu savaş yalnızca AKP’nin Kürtlerle savaşı değil. Bu savaş emekçi halkın vergileri ve yoksulluğu ile yürütülüyor. Bu savaş kapsamında AKP’nin emperyalist güçlerle girdiği tüm ittifaklar ya da krizler Türkiye halkları için gerçek bir savaş riski yaratıyor. O yüzden bugün sadece Türkiye’nin dağlarında, ovalarında süren savaş için AKP’ye karşı olmalıyız. Aynı zamanda AKP’nin dış politikası Türkiye halklarına yeni bir savaşı yaşattığı için burada da savaş karşıtı bir duruş içerisinde olmamız gerekiyor. Bu bayrağı en önden Kürtler omuzluyor. Diyarbakır’dan geçtiğimiz haftalarda bir barış eli uzatıldı. Bu barış çağrısını çok net okumamız gerekiyor. Türkiye devletinin yayılmacı, işgalci ve Türkiye topraklarını çetelerle doldurduğu için sürekli bir güvenlik riski üreten savaş politikasına karşı çok güçlü tutmamız gereken bir barış politikası, bir barış eli var.

KAYNAK: JİN NEWS/ Rengin Azizoğlu