İKİ TEMEL MESELE 1 – POLİTİK ÖZGÜRLÜK YOKSUNLUĞU

|Arif Çelebi|
Türkiye’nin başlıca iki temel meselesi var.
İlki politik özgürlükten yoksunluktur. İkincisi emperyalizme bağımlı bir mali ekonomik sömürge olmasıdır.
Bu iki temel sorun düzen içi reformlarla çözülebilir mi?
Zaman ve mekân hesaba katılmadan bu soruya genel geçer bir yanıt verilemez.
Mekân: Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu
Zaman: emperyalist küreselleşme, kapitalizmin varoluşsal krizi
Biraz daha derinleşmek için kavramsal çerçeveyi ortaya koyalım.
Politik özgürlük, bir sistem tanımıdır; söz, eylem, örgütlenme, seçme ve seçilme hakkının güvence altına alınmasıdır. Kimi demokratik hak ve özgürlüklerin varlığı kendi başına politik özgürlüğün sağlandığı anlamına gelmez. Örneğin faşizmin yürürlükte olduğu, Kürt ulusunun sömürgeci boyunduruk altında tutulduğu, Alevi inancının inkâr edildiği Türkiye’de demokratik hak ve özgürlükler, hangi düzeyde elde edilmiş olursa olsun güvence altında değildir. Kürtlerin ulusal, Alevilerin inançsal statü talebi gerçekleşmeden söz, eylem, örgütlenme hakkı nasıl güvence altında olabilir? Faşizm yıkılmadan politik özgürlük kazanılamaz. Faşizm nasıl bir politik sistemse politik özgürlük de öyledir, biri varsa diğeri yoktur.
Demokratik devrim olmadan da politik özgürlük kazanılamaz mı?
Elbette kazanılabilir. Yunanistan en yakınımızdaki örnektir. ’60’lardaki Albaylar Cuntası’nın faşist diktatörlüğü 70’lerde burjuva yoldan yıkıldı ve politik özgürlük yeniden elde edildi. Benzeri birçok örnekten söz edilebilir.
Türkiye’de neden böyle olmasın?
Politik özgürlüğün demokratik devrim olmadan burjuva yoldan kazanıldığı ülkelerin ortak özelliği burjuvazinin büyük bölümünün de faşizmin yıkılmasında çıkarı olmasıdır.
Türkiye’de faşizmi üreten en temel kaynak Kuzey Kürdistan’ın sömürgeci boyunduruk altında tutulması ve Kürdistan’ın uluslararası bir sömürge olması gerçeğidir. Mesele yalnızca bundan da ibaret değil. Türkiye devleti, tek dil-ırk-din-mezhep üzerine inşa edildi, bu kaçınılmaz olarak bu tekçiliği esas alan “tek düşünce”yi oluşturdu. Dolayısıyla Türkiye’de politik özgürlükten yoksunluk dönemsel yani konjonktürel değil, kuruluşsal yani varoluşsal niteliktedir. Politik özgürlüğün kazanılması TC devletinin ortadan kaldırılması ile neredeyse eş anlamlıdır. Böyle olduğu için Türk burjuvazisi dönemsel olarak kimi demokratik hak ve özgürlüklerden yana olsa da hiçbir zaman bunu TC’nin varoluşsal temellerini darbeleyecek düzeyde genişletmekten yana olmamıştır.
Türkiye öyle bir mekandır ki, başkaldıranlar devrimden değil de reformdan yana olsalar dahi burjuvazinin yanıtı her durumda karşı-devrim olmaktadır. Örneğin Kuzey Kürtlerinin en büyük politik gücü PKK’nin Demokratik Özerklik programı sınırlı bir ulusal statü içeren reform talebidir. Fakat söz konusu Türkiye olunca en sınırlı ulusal statü talebi dahi TC’nin varoluşsal temellerine bir saldırı olarak karşılanmakta ve karşıdevrim makinası hızla devreye sokulmaktadır.
O halde şuna bir mim koyalım: Türkiye’de faşizm koşullarında mücadelenin düzeyine bağlı olarak demokratik hak ve özgürlükler genişletilebilir fakat politik özgürlüğün kazanılması için faşizmin lağvedilmesi gerekir.
Bu durumda “politik özgürlüklerin kazanılması için sandık başına” denildiğinde ezilenlere yanlış bilinç taşınır. Yanlışın ilki “politik özgürlükler” tanımıdır. Bunu böyle kullanırsanız “politik özgürlüğü” bir sistem olarak değil de “sınırlı hak ve özgürlükler” olarak kavramış olursunuz. Dolayısıyla bu sizi ikinci yanlışa sürükler, özgürlük sorununun düpedüz bir politik özgürlük sorunu olduğu ve bunun da faşizm ve sömürgeciliğin alt edilmesi sorunu olduğu gerçeğini karartırsınız.
Yine de unutmayalım, burası Türkiye, bir politik kriz coğrafyası.
Rejim krizini atlatmak için AKP-MHP-BBP faşist bloku başkanlık sistemine sarıldı. Yeni sistemde bakanları atama ve görevden alma yetkisi devlet başkanına veriliyor. Üst düzey kamu görevlerini atama ve görevden alma yetkisi de Başkan’a ait. Kararnamelerle ülkeyi yönetmek, TSK’yı savaşa sokma kararı almak da Başkan’ın yetkileri arasında. Başkanlık sistemi geçmişten beri işbirlikçi tekelci burjuvazinin arzusu olageldi. Ne ki yetkinin bu kadar yoğunlukla tek insanda merkezileşmesi burjuvazinin bir kesimini de tedirgin ediyor çünkü bu tip bir merkezîleşme yönetimi kolaylaştırırken burjuvazinin dolaylı da olsa denetimini zorlaştırabilir, diktatör “merkez kaç” yönde hareket edebilir. Burjuva kalemşorların yeni sistemle ilgili temel eleştirilerinin “denetim-denge mekanizmalarının yetersizliği” ekseninde olmasının nedeni budur, demokrasicilikleri değil.
Egemen sınıf blokunun bu bölünmesi politik özgürlüğün kazanılması için bir olanak yaratabilir mi? Başkanlık sistemine karşı oluşan burjuva blokla faşizme karşı oluşan halkçı blok politik özgürlüğün kazanılması için güç birliği oluşturabilir mi?
24 Haziran baskın seçimlerin Demokratik Halkçı Cephe içindeki kimi kesimlerde bu yönde hayaller beslediği görülüyor.
Burjuvazinin bölünmesi faşizmle demokrasi arasındaki saflaşma değildir. Demokrasi politik özgürlüğün diğer adıdır. Başkanlık sistemine karşı olan burjuva blokun politik özgürlüğün kazanılmasına dair herhangi bir programı yoktur. Örneğin bu bloktan Kürt ulusal sorununun çözümü, faşizmin lağvedilmesi beklenebilir mi?
Fakat yine de bu çatlamadan devrimci amaçlarla yararlanılamaz mı?
Elbette. Bu durum faşizmi yıkmak ve politik özgürlüğü kazanmak için manevra alanını genişletiyor; iki gerici cephe karşısında bir “üçüncü cephe” olarak halklarımızın umudunu büyütmenin imkanını artırıyor. Burada önemli olan bağımsız politik bir güç olarak yükselmeyi esas almaktır. Çatlaktan yararlanmak adına başkanlık sistemine muhalefet eden burjuva blokun kuyruğuna takılmak ise bir taktik değil bir intihar biçimidir. Zaten burjuva blok daha baştan halkçı bloku dışlayarak tutumunu net biçimde ortaya koymuştur.
Başkanlık sisteminin reddedilmesi konusunda burjuva blokla halkçı blok nesnel olarak yan yana düştü. Başkanlık sisteminin reddedilmesi hem muhalif burjuva blok hem de halkçı blok için önemlidir. Demokratik Halkçı Cephe Erdoğan liderliğindeki blokun kaybetmesi için tüm gücünü seferber etmelidir. Çünkü diktatörün böyle bir seçim yenilgisi devrimci durumun devrimci bir yükselişe evriltilmesinin imkanlarını çoğaltır. Seçimler bu yöndeki muharebenin bir basamağıdır.
Erdoğan diktatörlüğü kazansa da bu, muharebenin yeni bir aşamasından başka bir anlam taşımaz.
“Erdoğan yıkılsın, yeter artık” fikri ve duygusu halklarımızın bir kesiminde baskın halde. Bu anlaşılır bir durum. 16 yıllık iktidarın halkın bir bölümünde derin bir öfke yaratması doğal. Sorun bu fikrin, öfke duygusunun yönetilmesi, örgütlenmesi. Halkın bilinci basitçe “Erdoğan diktatörlüğü yıkılsın”la sınırlı olabilir. Eğer bu bilinç doğru bir yöne kanalize edilmezse burjuvazinin bir kanadına karşı diğer kanadı halkın umudu haline gelebilir. Seçimleri Erdoğan diktatörlüğü kazanırsa bu kez tersten özellikle Türk halk kesimleri arasında umutsuzluk bir politik çürüme halini alabilir.
Kendine, gücüne, örgütlülüğüne, önderlerine güvenen bir halk gerçeği ortaya çıkarmak, politik özgürlüğü kazanmayı ajitasyon ve propagandanın merkezine oturtmak demokratik halkçı cephenin temel rotası olmalıdır. Başkalık sistemine karşı aşağıdan yukarıya tüm halkın örgütlendiği Halk Meclisleri sistemini savunmak ve mümkün olan her yerde pratikleştirmek esas alınmalıdır.
İktidardaki politik islamcı faşist blokun mevcut sisteme alternatifi, gerçekte meclisi yürürlükten kaldırarak başkanlık sistemi adı altında hiçbir engele takılmaksızın halka saldırmak, dışarıda işgalci savaşlara girişmek, Kürt ulusal mücadelesini bütün Kürdistan’da ezmektir.
Başkalık sistemine muhalif burjuva-gerici-faşist blok ise hiçbir soruna çözüm olamayan çürümüş ve kokuşmuş sistemi devam ettirme arayışındadır.
Demokratik Halkçı Cephe ise politik özgürlüğün kazanıldığı halk meclisleri sistemi alternatifi ile halklarımızın yanında olmalıdır. Seçim taktiğine bu stratejik amaç yön vermelidir.
Kaynak: ETHA