İKTİDAR, İSYAN, ÖZGÜRLÜK

 | İnan Özgür 

Varoluş Durumu Olarak Özgürlük

Yaygın kullanılan bir tanımlamaya göre, özgürlük, bireyin engellenmeden ya da sınırlandırılmadan istediğini seçebilmesi ve yapabilmesidir. İlk bakışta doğruymuş gibi görünen bu tanımlama, aslında, bize özgürlük hakkında neredeyse hiçbir şey söylemez. Zira özgürlük, eğer kavram yanılsama yaratan içeriksiz bir kabuk olmayacaksa, ancak insanın doğayla ve toplumla ilişkileri temelinde, iktisadi ve siyasi koşullarıyla birlikte anlamlandırılabilir.

Yabancılaşmış insan özgür değildir. Özel mülkiyet ve para ise yabancılaşmayla özdeştir. Kapitalizm insanları iki temel sınıfa ayırmıştır: toplumun azınlığını oluşturan burjuvazi ve toplumun çoğunluğunu oluşturan proletarya. Ücretli işçiye dönüşmüş üretici insan, emeğinin araçları ve ürünleri tamamen kendisinden ayrışmış ve sermayeleşmiş olduğundan, kendi emeğinin araçlarına ve ürünlerine yabancılaşmıştır. Ürün, üreticinin karşısına, artık adeta ona düşman bir güç olarak çıkmaktadır.

Marx bunu şöyle vurgular: “Emeğin ürettiği nesne, onun ürünü, yabancı bir varlık olarak, üreticiden bağımsız bir erk olarak, ona karşı koyar. Emek ürünü, bir nesne içinde saptanmış, bir nesne içinde somutlaşmış emektir, emeğin nesnelleşmesidir. Emeğin edimleşmesi, onun nesnelleştirilmesidir. İktisat aşamasında emeğin bu edimleşmesi, işçi için kendi gerçekliğinin yitirilmesi olarak, nesnelleşme nesnenin yitirilmesi ya da nesneye kölelik olarak, sahiplenme yabancılaşma, yoksunlaşma olarak görülür.”[1] Ve devam eder: “eğer emek ürünü yabancılaşma ise, üretimin kendisinin de eylem durumundaki yabancılaşma, etkinliğin yabancılaşması, yabancılaşmanın etkinliği olması gerekir. Emek nesnesinin yabancılaşması, emeğin etkinliğinin kendi içinde yabancılaşmanın, yoksunlaşmanın özetinden başka bir şey değildir.”[2]

Ürettiği ürüne yabancılaşan insan, kendi emeğine ve gitgide kendi kendisine, emeğiyle dönüşüme uğrattığı doğaya ve emeğiyle aralarında toplumsallaştığı insanlara yabancılaşır. Meta, para ve sermaye insanın karşısında kişilikleşir, insansa bunların karşısında şeyleşir. İşçi bir yandan kendi işgücü metasının özgür sahibidir, yani işgücünü sermayeye satıp satmamakta özgürdür, ama görünüşteki bu özgürlüğün ötesinde ve ilişkinin özünde, işgücünü satmak dışında yaşamını sürdürme imkanı olmadığından, sermayenin kölesidir ve özgürlükten yoksundur. İşçi, sermayeyle ilişkisinde, bir sömürü nesnesine dönüşür. Ne kadar zenginlik yaratırsa, o kadar yoksunlaşır ve yoksullaşır. Metalar dünyası değerlenir, insanlar dünyası değersizleşir.

Tüm kapitalist toplumun üzerinde siyasal kamu gücü gibi duran devlet, her şeyden önce, egemen sınıfın sömürülen ve ezilen sınıflar üzerindeki siyasal iktidar mekanizmasıdır, sermayenin üretici insandan artıdeğer sızdırmasının koşullarını güvencede tutan siyasal aygıtıdır. Yöneten-yönetilen çelişkisini bu toplumsal temel üzerinde cisimleştiren devletin yabancılaşmış varlığı, özgürlüğün yokluğuyla eşanlamlıdır. Engels’in deyişiyle, “özgürlükten söz edilmesi olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak ortadan kalkmış olacaktır.”[3]

Burjuva devrimlerle iç içe gelişen modern özgürlük ilkesi, kölelik ve serflik gibi kapitalizm-öncesi tabiyet biçimlerini kaldırıp atmaya ve eşit yurttaşlık haklarının yolunu açmaya denk düştüğü ölçüde, tarihsel bakımdan ileriye doğru atılmış bir adımdır. Fakat sömürü ve eşitsizliği, baskı ve egemenliği, yabancılaşma ve bağımlılığı yeniden üreten burjuva toplumun ekonomik-politik yapısının sınırları içinde anlamlandırıldığı ölçüde, gitgide çürüyen bu toplumun ebedileştirilmesine hizmet eden bir mistifikasyon unsuruna dönüşür.

Burjuva özgürlük anlayışını formüle eden J.J. Rousseau’nun anlatımıyla, her insan özgür doğar, ama diğer insanlarla birlikte yaşadığı toplum düzeni uğruna bu doğal özgürlükten vazgeçer. Bu, yurttaş-insanın toplumsal anlaşmayla oluşan genel iradeye tabi olarak özgürlük içinde yaşaması demektir. Rousseau’ya göre, genel irade yasayı yapar, bütün yurttaşlar genel iradeye uyar, böylece özgürlük korunur. Rousseau’nun katılımcılıkla sınırlarını genişletmek istediği temsili burjuva demokrasisi de zaten bu ilkeye dayanır.

Fransız devriminin eseri olan 1793 anayasasında, özgürlük, “bireye ait olan ve başkalarına zarar vermeden her şeyi yapabilme erki” olarak tanımlanır. Özgürlük, bireysel haklar düzleminde ele alınır, öncelikle de herkesin mülk edinme hakkı olarak somutlaştırılır. Burjuva anlayışa kalırsa, insanlar arasındaki eşitsizlik özgür olmamayı beraberinde getirmez, zira eşitsizlik esasen yeteneklerle ilgilidir ve insanlığın doğal durumudur. Oysa özgürlük, başta mülk edinebilme hakkı olmak üzere, her yurttaş için geçerli hakların toplamı sayılmalıdır.

Bu burjuva özgürlük anlayışı, diğer insanlardan ayrışmış, kendisiyle sınırlanmış bireylere dayalıdır. Fakat tarihsel-toplumsal süreçte insan, varlığını sürdürmek ve ihtiyaçlarını gidermek amacıyla doğayı dönüştürme faaliyetinde bulunur ve bunu diğer insanlarla kurduğu ilişkiler dahilinde yapar. Dolayısıyla, bireyde karşılık bulan insanlık hali, bir ilişkiler bütünlüğü olarak, bireyin hem kendisiyle hem de diğer insanlarla ve doğayla ilişkilerinin organik toplamı olarak meydana gelir. Bundan dolayıdır ki, “Her birey ancak topluluk içinde yeteneklerini her yönde ve tam anlamıyla geliştirme olanağına sahiptir. O halde kişisel özgürlük ancak, topluluk içinde mümkün olabilir.”[4] Birey için özgürlük, bireyin odağında olduğu toplumsal ilişkiler bütünlüğünün dışında, aslında anlamlandırılabilir ve gerçekleştirilebilir değildir.

Liberal hümanist zihnin en ileri özgürlük düşüncesi bile, sınıfsal eşitsizlikler ve karşıtlaşmış çıkarlar temelinde yükselen ve kaçınılmazlıkla yabancılaşma üreten bir toplumu değişmez veri aldığından, son kertede, insanın özgürleşmesine değil bencilleşmesine götürür. Burjuva sınıfın egemenliğini sürdürmeye bağlanmış özgürlük anlayışı ile sınıfların ortadan kaldırılmasına bağlanmış özgürlük anlayışı birbirine tamamen zıttır. Birincisi çoktan ideolojik bir yanılsama formuna bürünmüştür, cehenneme dönüşmüş toplumsal dünyadan bireysel dünyanın sanal cennetine kaçıştır, ikincisiyse bu yanılsamanın yadsınışı, insanlığın başlıca tarihsel bilmecesinin çözümü, bireysel özgürlüğün gerçek tasavvurudur.

Marx, özgürlüğü, sadece isteklerin, eylemlerin veya hakların toplamı olarak değil, koşullarını insanın kendi ellerine aldığı bir varoluş tarzı olarak kavrar. İstekler, eylemler ve haklar insanın kendi arzularını, yeteneklerini ve yaratıcı potansiyellerini gerçekleştirebilmesinin olanaklarıdır.

Bu gerçekleştirme ise, sömüren-sömürülen, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen çelişkilerinin insanın toplumsal varlığına vurduğu pranganın kırılmasıyla olur. Gerçek özgürlük için insanal yabancılaşmanın aşılması, yani sınıflara bölünmüşlüğün, insanlar arasında fetişleşmiş meta ve para dolayımından kurulan ilişkilerin, arzu ve ihtiyaçların piyasaya bağlanmışlığının, maddi zorunluluk ve yoksunlukların, insanın insan üzerindeki iktidarının son bulması gerekir. Bu da, toplumsal üretici güçlerin belirli bir gelişkinliğini ve toplumsal üretim ilişkilerinin yenilenmişliğini şart koşar. Özgürlük soyut ve söylemsel değil, somut ve maddidir; toplumsal, ekonomik ve politik düzlemlerde özgürlük olarak karşılık bulur.

İnsan, tarihsel sürecin hem öznesi hem de nesnesidir; bir yandan koşullar insanı oluşturur, diğer yandan insan koşulları. Ve koşulları oluşturan özne-insan, aynı zamanda, toplumsal ilişkileriyle beraber kendisini de oluşturur. İnsanın dünyayı ve kendisini değiştirme pratiği, onun bilincinin maddi kaynağıdır. Ama bu, henüz kendiliğinden bilinçtir. Ne zaman ki tarihsel-toplumsal hareketin nesnelliği öznel bilinç öğesine dönüşmeye başlar, o zaman kendiliğinden bilincin yerini kendisi için bilinç alır.

Marx ve Engels, özgürlük zorunluluğun kavranmasıdır dediklerinde, insanlığın tarihsel ve toplumsal zorunluluklarca belirlenen nesnel ilişkiler bütünlüğündeki hareketin bilincine varmayı, böylece gelişen bilinçle bu harekete iradi yön verme imkanlarını elde etmeyi kastederler. Yani özgürlüğe giden yol, insanların keyfi seçimlerinden ve bireysel arayışlarından değil, bilincine vardıkları tarihsel-toplumsal harekete kolektif müdahalelerinden geçer. Bilinçli insanların toplumsal değiştirici eylemi, bir başka ifadeyle, kapitalist toplumdaki antagonizmanın kendi sınıfsallığına da son verecek kutbunu oluşturan proletarya öncülüğündeki devrimci girişim, kendine yabancılaşma ile kendini gerçekleştirme ya da zorunluluk ile özgürlük arasındaki çelişkinin çözüm anahtarıdır.

Komünizm, burjuva özgürlük ideologlarının iddia ettiklerinin aksine, bireyselliğin toplumsallığa feda edilişi değildir. İnsan bilinci ve iradesinin ekonominin kör güçlerini yenilgiye uğratmasıyla, tek yanlılığı getiren işbölümüne ve uzmanlaşmaya bağımlılığın, zihin emeği ile beden emeği ve kent ile kır arasındaki karşıtlıkların, toplumsal cinsiyet çelişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla, insanın üretici güçlerinin tümden üretim araçlarına aktarılması ve ihtiyaçlar için çalışmanın son bulmasıyla, politik nitelikteki kamusal zorlamanın yitip gitmesi ve sınır çitlerinin yıkılmasıyla ulaşılacak toplumsallaşmanın en gelişkin düzeyi, aynı zamanda bireyselleşmenin en tam gerçekleşmesi demektir. İnsan, arzularını, yeteneklerini ve yaratıcı potansiyellerini tamamen kendi bilinci ve iradesiyle gerçekleştirmesinin en eksiksiz bireysel ve toplumsal koşullarına sahip olur. Artık özgürlük, tam anlamıyla bireyselliktir. Yepyeni bir benlik, yabancılaşmamış bütünlüklü bir karakter, kolektif bir insan olma durumudur.

Özgürlük bir varoluş durumuysa, özgürleşme de bir eyleyiş sürecidir. Yani özgürleşme, zorunluluğunun bilincine varmaktan başlayan, özgürlüksüzleştiren toplumsal ilişkilere ve iktidara karşı eylemle süren, özgürlüğün kazanılmasına varan bir akıştır.

İktidar Ve Özgürleşme

Özgürleşme süreci, özgürlük için mücadeleye girmekle özdeştir. Kapitalist toplumda özgürleşmenin belirleyici eşiğiyse, burjuvazinin iktidarına karşı çıkıştır.

Çağdaş sınıflı toplumda iktidar çok katmanlı ve çok düzlemlidir. Ekonomik, politik ve ideolojik alanların hepsinde gerçekleşen bir bütünlük olarak kavranabilir. Hem baskıyla ama hem de rızayla ayakta durur. Geniş anlamıyla sermaye iktidarı, yalnızca devletin hükümet, parlamento, parti, polis, ordu, mahkeme, hapishane gibi temel siyasi kurumlarında değil, hatta bunlara ilaveten, yalnızca vergi dairesi, nüfus müdürlüğü, diyanet işleri gibi daha “kamusal” görünümlü devlet kurumlarında da değil, aynı zamanda, okuldan camiye, belediyeden aileye, alışveriş merkezinden medyaya, borsadan şirkete, sendikadan sinemaya kadar sayısız resmi veya “sivil” kurumların toplumda bir ağ gibi yayılmışlığında ifadesini bulur. Bu bakımdan iktidar bir ilişkiselliktir. Zorlama ve iknanın, tahakküm ve hegemonyanın, dışlama ve eklemlemenin çelişkili birliğidir.

Burjuva toplumsal iktidar, toplumu oluşturan bireyleri bu ilişkisellik dahilinde nesneleştirir. Burjuvazinin genel sınıfsal çıkarı, tüm toplumun çıkarıymışçasına sunularak, üretim ve piyasa ilişkileri, devlet faaliyetleri, siyasal ve sosyal alanlar, kültürel ve düşünsel etkileşimler içinde, bireylerin zihinlerine kazınır. Fakat bu ilişkisellik, salt tek yanlı bir veri yüklemesine benzemez. İktidarın nesneleştirdiği bireyde, aynı zamanda, iktidarın süreğenliğini üreten bir tür yanılsamalı öznellik de yaratılır. Bireyin bu düzende hakları ve özgürlüğüyle özneleşmesi, paradoksal olarak, gerçekte kendisini nesneleştiren burjuva iktidara tabi oluşundandır. Nesneleşmiş insan, her günkü pratiğinde, düşünceleri ve davranışlarında, inançları ve tercihlerinde, iktidarın meşruiyetini ve değişmezliğini kabul eden, hatta iktidarın uygulanışına destek veren bir varoluş tarzına bürünür.

Toplumsal yaşamı kuşatan, beyinleri ve bedenleri kontrol etmek isteyen iktidar, egemen sınıf olan burjuvazinin iktisadi, siyasi ve toplumsal çıkarlarıyla özdeş normlar belirler. Siyasi eğilimler, cinsel yönelimler, kültürel edimler, ahlak anlayışları, yaşam tarzı tercihleri, gündelik davranışlar, topluma ideolojik ve politik olarak empoze edilen bu normlara göre şekillendirilir. Yönetilen, kendisini bireysel özgürlüğüyle tanımladığını sanır, ama aslında iktidarın ideolojisi ve politikasıyla nesneleştirilmiş, varoluş tarzı adeta normlarca kurulmuştur. Toplumun kategorizasyona uğratılışıdır bu. Normlara uyum sağlayanlar normal kabul edilir, normlarla uyumsuzluk gösterenler ise anormal diye damgalanır. Böylece, damgalananın baskı altına alınması, tecrit edilmesi ya da ortadan kaldırılması, hem iktidarın meşru görevi olarak sunulur, hem de normlar üzerinden düzene uyumlulaştırılmış olanlarca meşru karşılanır.

Demektir ki, burjuva iktidarın toplumsal bünyeyi disipline edici ve kontrol altında tutucu işlevi, sadece silahlı güçler, yasalar, resmi kayıtlar, gözetleme teknikleri, zor kullanma edimi ve tehdidinde değil, bütün bunların yanı sıra, kendi gerçeklik algısını kurgulaması ve söylemleriyle topluma yaymasında görülür. Onun söylemleri, yegane gerçeklik olarak, toplumu meydana getiren bireylerin beyinlerine işlenir. Bireyin benliği üzerindeki nesneleştirici egemenlik, iktidarın benimsettiği gerçeklik algısıyla onda içselleştirilir.

Toplum, burjuva iktidarın sınıf çıkarına göre yaydığı söylemlerle, özgürlük-güvenlik ikileminin geriliminde tutulur. Siyasi iktidar, bireylerin özgürlüğü ve güvenliği arasındaki dengenin sağlayıcısı misyonunu yüklenir. Tehlike söylemleri olmaksızın, bu özgürlük-güvenlik oyunu elbette sahnelenemez. Yerine göre “terör” veya “dış mihrak”, yerine göreyse “ahlaksızlık” veya “allahsızlık”, bu tehlike kurgusunun içini dolduran, toplum için düşman yaratan nosyonlar olur. Bütün olarak egemen sınıfın veya somut olarak siyasi iktidarın varlığını ve sürekliliğini tehdit edebilecek unsurların böyle kodlanışı, bu unsurları tüm toplumun düşmanı olarak sunmayı, bu sayede emekçileri ve ezilenleri gerici temelde saflaştırmayı ve iktidara yedeklemeyi sağlar. Toplumun birliği, huzuru ve refahının, toplumsal güvenliğin koruyucusu rolündeki burjuva devlet, topluma düşman ilan ettiği unsurları yok etmek için yaptığı siyasi ve fiziki saldırılara, çıkardığı özgürlük düşmanı yasalara, dahası giriştiği yasadışılığa, böylece toplum nezdinde meşruiyet giysisi giydirir, hatta yönetilenlerin bir bölümünün aktif desteğini de devşirir.

Burjuva iktidar, toplumsal bütünlüğü yönetebilmek için, bir yandan toplumu ulus veya bazen ümmet halinde bir birlik olarak tanımlar, diğer yandan bu birlikten dışlanan “öteki”ler yaratır. Milliyetçi, dinsel ve cinsiyetçi ideolojik argümanlar burada son derece fonksiyonel kullanılır. “Öteki”leştirilen siyahtır, kadındır, göçmendir, komünisttir ya da ateisttir. İktidar, “öteki”yi ıslah ederek veya ortadan kaldırarak, toplumun bütünlüğünü yeniden ve yeniden tesis etme kutsal görevini yerine getirir. Emeğin sömürgen sermaye boyunduruğunda tutuluşu, sınıf mücadelesinin zor araçlarıyla bastırılmasının yanında, işçi sınıfında böyle iç bölüntüler yaratılması yoluyla da gerçekleştirilir. Siyah ya da göçmen işçiler, beyaz ya da yerli işçiler gözünde rakipleştirilir. Kadın emeği ve bedeni üzerindeki erkek tasarrufunun toplumsallaşmışlığı, erkek işçinin kadın işçinin karşısına dikilmesini getirir. İşçiler arasında milliyetçi ve mezhepçi saflaşmalar bizzat burjuva iktidar tarafından kışkırtılır.

Fakat burjuva iktidarın olduğu yerde yalnızca rıza ve itaat yoktur, aynı zamanda ret ve direniş vardır. Ki bu, iktidarın en başta gelen niteliğinin, yani onun baskıcı karakterinin de nedenidir.

Bir yandan iktidarın muazzam güçlü ve durdurulamaz olduğu düşüncesi, diğer yandan tecrit ve tutsak edilme veya öldürülme korkusu, ret ve direniş pratiğinin ortaya çıkmasını frenleyebilir, ezilmeyi ve sömürülmeyi kabullenmeye, iktidara boyun eğmeye yol açabilir. Fakat bu denge durumu ilelebet sürmez. Zira zorla kabullendirmek, nesnel toplumsal ve siyasal çelişkilerin ortadan kalkmasını getirmez, onları sadece boyun eğişin nihayetinde yırtılıp atılacak örtüsü altına gizlemiş olur.

İktidarın gücü asla mutlak değildir. Kapitalizmde yönetme-yönetilme ilişkisi, baskı ve rızanın, tahakküm ve hegemonyanın çelişkili birliği olduğu içindir ki, özsel bir kırılganlık içerir. Çünkü çıkarları birbirinden farklı sınıflara ayrışarak ve çeşitli ezen-ezilen ilişkileri yaratarak gelişmiş toplumda, nesnel bakımdan var olan sınıfsal karşıtlıklar, toplumsal eşitsizlikler ve siyasal ezilmişlikler, söz konusu çelişkili birliğin kabuğunu sürekli zorlayan içsel gerilimler üretir.

Bu gerilimler, ezilen sınıf ve sınıfsal katmanların, ezilen cins ve cinsel yönelimlerin, ezilen ırk ve ulusların, ezilen mezhep ve inanışların politik hareketlerinde somutluk kazanır. Sermaye egemenliğine karşı işçiler, erkek egemenliğine karşı kadınlar iktidara isyan potansiyellerini dışa vururlar. Bir yerde sömürge ulus, diğer yerde ezilen inanç topluluğu, bir başkasında mülksüzleştirilen köylüler, geleceksizleştirilen gençler ya da dışlanan göçmenler iktidara karşı özgürlük mücadelesinin dinamikleri olarak boy gösterirler. Bütün bu toplumsal kesimlerin mücadelelerini özgürlüğün kapsayıcı ortak paydasında buluşturabilecek politik ekseniyse proletarya kurabilir.

Sermaye düzeninde, üretimin toplumsallığı ile mülkiyetin özelliği arasındaki başlıca çelişkinin çözüm gücü, toplumsal üretimi gerçekleştiren ve ama kendisi mülksüz kalan proletaryadır. Proletaryanın nesnel sınıfsal çıkarı, kendisiyle beraber tüm sınıfların varlığına son verilmesinde, kendi iktidarıyla beraber her tipte iktidar olgusunun ortadan kaldırılmasında, kendi ezilişi ve sömürülüşüyle beraber her türlü ezme ve sömürme ilişkisinin yok edilmesindedir.

Kapitalizmin mezar kazıcısı ve toplumsal özgürlüğün öznesi olarak proletarya, ancak tüm ezilenlerin ve özgürlükten yoksun tutulanların özgürleşmeleri için dövüştüğü oranda, ancak nesnel sınıfsal varlığında verili öncülük potansiyelini politik duruşunda realize edebildiği oranda, bu tarihsel misyonunu yerine getirebilir. Ya da tersinden vurgulanacak olursa, proletarya, ancak fabrikadaki işçi-patron karşıtlığının ötesine geçerse, burjuva iktidara karşı bütün ezilenlerin özgürlük talepleriyle ilişkilenirse, işte ancak o zaman, kendisi için devrimci sınıf bilinci edinebilir. Tam da Lenin’in belirttiği gibi, “Eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermede eğitilmemişlerse, ve işçiler bunlara karşı, başka herhangi bir açıdan değil de, sosyal-demokrat (komünist -bn) açıdan tepki göstermede eğitilmemişlerse, işçi sınıfı bilinci, gerçek bir siyasal bilinç olamaz.”[5]

Proletarya evrensel özgürlüğün öncü öznesidir. O, ezileni ve dışlananı, özgürlüğü için burjuva iktidarın karşısına dikileni, devrimci eyleminin özgürleştirici ekseninde bütünleştirme yeteneğindedir. Ama bu bütünleştirme olayı, “bir”leştirme veya aynılaştırma değildir, ezilenlerin taleplerinin özgünlüklerini özgürleşme dinamikleri olarak kavramaktır. Devrimin özgürleştirici yolu, ezilen toplumsal kesimlerin tikelliklerini tekilliğe indirgemez, tümellik içinde yeniden anlamlandırır. Yani, cinsel kimliğiyle ikincilleştirilen, ulusal haklarından yoksun bırakılan, ırkçı zorbalığa maruz kalan, inancından dolayı aşağılanan, yaşam tarzı nedeniyle baskı gören, siyaseten dışlanan toplumsal kesimlerin talepleri, politik ve nihayetinde toplumsal özgürlük mücadelesinde ortaklaştırılır. Proletarya devriminin nihai amacı olarak komünizm, sınıfsal, cinsel ve siyasal çelişkilerin ortadan kalktığı, yani insanlar arasında toplumsal olarak gelişmiş ve tanımlanmış farklılıkların bir ezme-ezilme ilişkisinden, iktidar odaklı bir kategorizasyondan kurtarıldığı, dolayısıyla ve sürdüğü kadarıyla farklılığın “farklılık” olmaktan çıktığı ve toplumun varoluşunda oluşturucu herhangi bir unsura dönüştüğü bir özgürlük alemidir.

Burjuva iktidardan kopuşun başlangıç noktası, bir başka ifadeyle devlete karşı politik mücadele sahnesine çıkış anı, aynı zamanda özgürleşme eyleminin ilk büyük adımıdır. Çünkü özgürleşme süreci, iktidarın nesneleştirici hegemonya alanından çıkmayı, iktidar kurumlarıyla somut olarak karşı karşıya gelmeyi, kolektif bir hareketin parçası olmayı gerektirir. Bu karşı karşıya gelişler, eylemselliğin politik niteliğinden dolayı, özgürlük bilincinin kıvılcımlarını ateşler. Politik mücadelenin dışında, maddi pratik gerçekliğin uzağında, pedagojik bir bilinçlenme süreci yoktur.

Fakat özgürlük arzusundaki kitlenin politik özneleşmesi, burjuva iktidarı yeniden üretme kısırdöngüsünün ötesine geçemeyen bir toplumsal muhalefet pozisyonunda durmakla değil, burjuva iktidara karşı direniş ve isyan pratiklerinde bulunmakla mümkün olur. Protestoculuk sınırlarına takılıp kalmak da, ezme-ezilme ilişkisinin salt mensup olunan topluluk sınırlılığında değişmesini istemek de bir tür toplumsal muhalefet tarzıdır. Proletaryanın özgürlük mücadelesindeki öncülüğü, onun bir toplumsal muhalefet gücü olarak konumlanmakla yetinmeyişinden, emek-sermaye antagonizmasını, belirlenmiş tüm burjuva normları ve dayatılmış tüm burjuva söylemleri tuzla buz etme yeteneğinde oluşundan ileri gelir. Proletaryanın bu devrimci öznelliği, özgürlük için burjuva iktidar karşıtı bir birleşik hareketin politik inşasına imkan tanır. Devrimci proletarya hareketinin diğer tikel özgürlük mücadelelerinden farkı, ezen-ezilen ilişkilerinin sorunlaştırılmasında ve ezenlere karşı mücadele konusu yapılmasında değildir. Bu fark, sorunlaştırmanın ve mücadelenin niteliğindedir. Yani, her somut ezme-ezilme sorununu salt kendinden ibaret ele almak ve böylelikle mücadelede düzen içi reform programına bağlanmak yerine, sorunun kaynağını sermaye iktidarının toplumsal ilişkilerinde görmekte ve mücadeleyi devrimle iktidarı yıkacak bir perspektiften yürütmektedir.

Günümüz emperyalist küreselleşme evresinde, sermaye toplumsal üretici güçleri daha fazla geliştirme yeteneğini yitirdikçe, buna bağlı olarak sınıfsal ve toplumsal talepler karşısında taviz ve manevra yeteneği alabildiğine aşındıkça, burjuva iktidar varoluşsal derinlikte politik ve ideolojik krize girmiştir. Bu, emekçilerin ve ezilenlerin toplumsal rızasını yeniden üretmeye imkan tanıyan reformların gittikçe silinmesi ve sermaye-emek, devlet-halk, ezen-ezilen çelişkilerinin keskinleşmesi demektir. Sonuç, burjuva hegemonyanın çatırdaması, burjuva politik temsiliyet mekanizmalarının itibarsızlaşması, iktidarın bireyi nesneleştirerek itaat üretme ritminin bozulması, burjuva egemenliğin korunmasında siyasi zorun ve tahakkümün gitgide öne geçmesi, olağanüstü halin olağanlaşması, toplumsal dışlamanın ve “öteki”leştirmenin çığırından çıkmışçasına boyutlanmasıdır. Batılı kapitalizmde dün siyahların, kadınların, öğrencilerin ve lgbti’lerin ’68 özgürlük isyanını düzen içi değişimlerle sönümlendirmeyi sağlayan karşıdevrimci reformist yol bugün tıkanmıştır.

Kapitalizmin varoluşsal krizi şartlarında toplumsal uçlaşma iki yönlü gerçekleşiyor. Bir taraftan, burjuva iktidar baskı ve zor aygıtlarını tahkim ediyor, siyaseten polis devletine dönüşüyor, yükselen ırkçı ve faşist hareketlerden besleniyor. Diğer taraftan, işçiler ve ezilenler burjuva iktidara karşı özgürlük mücadelelerinde daha kitlesel saf tutuyor. Burjuva egemenliğin gitgide siyaseten baskıcılaşması, iktisaden asalaklaşması ve toplumsal olarak gereksizleşmesi, önüne geçilemez kitlesel itirazlar doğuruyor. Arap devrimci sürecinden Yunanistan halk isyanına, İşgal Et ve Öfkeliler hareketlerinden Gezi-Haziran ayaklanmasına kadar son yılların büyük özgürlük mücadeleleri bu yeni tarihsel koşulların ürünü olan öncü sarsıntılardır.

Hasılı, proletaryanın tüm ezilen toplumsal kesimlerle burjuva iktidara karşı cepheleşmesinin, bu ezilen kimliklerin burjuva siyasal ve toplumsal iktidardan kopmalarının ve birleşik bir özgürleşme eyleminin bileşenleri haline gelmelerinin toplumsal maddi temeli son derece güçlenmiştir.

Kadının cinsel kimliğinin toplumsal ölçekte tahakküm altına alınarak erkekliğin nesnesi kılındığı, kadın bedeninin toplumsal ölçekte metalaşarak sermaye yatırım alanı haline geldiği günümüz koşullarında, kadının erkek egemenliğinden özgürleşme mücadelesi ile proletaryanın sermaye egemenliğinden özgürleşme mücadelesi hiç olmadığı kadar birbirine bağlanmıştır. Kadının patriyarkal burjuva iktidara karşı her isyanı, ikili karakter taşıyan, yani proletarya devrimi ile kadın devriminin birliğinde ifadesini bulan toplumsal devrim sürecinin bir öğesidir.

Kapitalist toplum biçiminin bu krizi, sömürge ulusları ve ezilen ulusal toplulukları, ezilen inanç topluluklarını, dışlanan göçmenleri, horlanan lgbti’leri, mülksüzleştirme yıkımına uğrayan emekçi tabakaları, daha iyi bir gelecek umudu karartılan halk gençliğini, burjuva iktidar karşısında proletaryayla kader birliğine itiyor. Emperyalizme, sömürgeciliğe, faşizme, ırksal ve dinsel baskıya karşı mücadelelerin bir ucu, nesnel olarak, antikapitalizme daha fazla bağlanıyor. Bugün politik özgürlük, hem alabildiğine yakıcılaşıyor, hem de toplumsal özgürlüğe bitişiyor.

Faşist Politik İslamcı Restorasyon Ve Özgürlük Sorunu

Saray iktidarı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtulamadığı varoluşsal karakterdeki rejim krizine yanıt olarak, rejimin faşist politik islamcı restorasyonu programını yürütüyor. Siyasi iktidarın Erdoğan’ın tekçi diktatörlüğü olarak kurumsallaştırılmasını merkezine alan restorasyon programı, faşist Türk burjuva devlet biçiminin politik islamcı dönüşümünü gerçekleştiriyor. Söz konusu program, hem faşist zorbalığın ve sömürgeci tahakkümün alabildiğine tırmandırılmasını, hem de toplumun dinsel, milliyetçi ve cinsiyetçi temelde yeniden şekillendirilmesini sağlayacak yeni normların belirlenip yayılmasını içeriyor.

Türkiye ve Kürdistan, yıllarca politik islamcı gericiliğin üçlü kıskacında tutuldu. Bir yandan AKP, diğer yandan Gülen cemaati, öte yandan da DAİŞ, faşist politik islamcılıklarıyla hepsi birden, halklarımızın üzerine çöktüler. AKP’nin Gülen cemaatiyle hesaplaşmaya girişmesi ve DAİŞ’e mesafe almak zorunda kalması, faşist politik islamcı kuşatmayı gevşetmedi. Bilakis bu, Erdoğan’ın tekçi diktatörlük inşasının ve rejimin faşist politik islamcı restorasyonunun hızlandırılmasıyla beraber, özgürlük yoksunluğunun daha da ağırlaşmasını getirdi.

Faşist saray iktidarı, 15 Temmuz darbe girişimini takiben ilan ettiği ve restorasyon programının uygulanışına sıçrama tahtası yaptığı OHAL’i süreklileştirdi. Gülen cemaatini tasfiye etmek ve devlet kurumlarını darbecilerden arındırmakla gerekçelendirilen OHAL, çok geçmeden asıl hedefine yöneldi: Erdoğan diktatörlüğünün inşasını hızlandırmak, emekçilerin ve ezilenlerin özgürlük mücadelelerini bastırmak. Başkanlık referandumu sandığından çıkan “hayır”, OHAL koşullarında “evet”e çevrildi. Devlet kurumlarının OHAL sayesinde kuralsızca yeniden yapılandırılmasına girişildi. Söz, gösteri, örgütlenme, toplantı ve basın özgürlükleri adına ne varsa, neredeyse tamamı OHAL aracılığıyla gasp edildi.

Erdoğan yönetiminin siyasi iktidarın yetkilerini düzenleyip sınırlayan yasaların çerçevesinden taşma eğilimi 2015 saray darbesiyle kesinleşmiş, ardından her fırsatta dışavurmuştu. Bu durum OHAL-KHK rejimiyle beraber devamlılık kazandı ve iktidarın politik varoluş tarzına dönüştü. Toplum için gerekli gördüğü normları saptayan saray iktidarı, hukuksal normları da belirleyen güç olarak, hem de bu hukuksal normların korunması ve gerektiğinde değiştirilmesi misyonunu üstlenerek, yasaların üzerinde bir konuma yerleşti, başka bir ifadeyle yasaları kendisine bağladı. Yargı sarayın faşist sopasına dönüştürüldü. Üstelik, yasa son kertede politik güç ilişkilerince yazıldığından, Erdoğan iktidarı, mücadeleyle sınırlandırılmadığı her durumda, faşist tahakkümü yasanın ötesinde gerçekleştirmekte duraksamadı. Bu tam da, tıpkı Hitler rejiminde olduğu gibi, faşist tekçi siyasi iktidarın verili yasal çerçeveden sıyrılması, yasalarla bağlı olmayan diktatörlüğün kendi yasalarını yapması, olağanüstü hali olağanlaştırması anlamına geliyor.

Bu gidişat içerisinde Erdoğan’ın “Siyasi iktidar olduk, ama sosyal ve kültürel alanlarda iktidar değiliz” yakınması, iktidarın toplumsal hayata nüfuz etmede daha da etkinleşme arayışının ifadesi. Sarayın yeni toplumsal normları, bir yandan devletin ve partinin “bir”leştirilmesi, siyasi yapının bir nevi monark iktidarı olarak tekçileştirilmesi sağlanırken, diğer yandan toplumun bununla ahenkli kılınmasını, tek tipleştirilip milli şefle özdeşleştirilmesini, ahengi bozanlarınsa baskılanıp tasfiye edilmesini hedefliyor. Ahenkli kılmak, yönetilenlerin, emekçilerin ve ezilenlerin, normlaştırılmış öznellikleriyle politik islamcı faşizmin nesneleri haline getirilmelerini gerektiriyor. Burjuva tabirle “kamusal alan” ile “özel alan”ın islamileştirilmesi, daha doğru bir tanımlamayla, rejim biçiminin faşist politik islamcı dönüşümü ve toplumsal hayatın dinselleştirilmesi yolundaki adımlar hızlandırılıyor.

İktidarın topluma empoze ettiği yeni normlar arasında, müftü ve imama nikah kıydırmak, sürekli doğurmak, boşanmamak, nikahsız cinsel ilişkiyi lanetlemek, Kürtlüğü bireysel yaşamak, Aleviliği dillendirmemek, iş cinayetini fıtrattan kabul etmek, AKP’nin sendikasında örgütlenmek, Ramazan’da oruç tutmak, alkollü içki tüketmemek, toplu eğlence mekanlarına gitmemek, kapalı elbise giymek, imam hatip okulunda öğrenim görmek, karma öğrenci evlerini haram saymak var. Toplumun bütünü adına, dolayısıyla her birey için belirlenmiş bu düşünüş ve davranış kalıpları, kültürel ve ahlaki değer yargıları, yaşam tarzı öğeleri, politik islamcılığın ideolojik süzgecinden geçirilerek ve sömürgeci faşizmin politik gereklerine bakılarak oluşturulmuş, hem de kuşkusuz, tekçi mutlak iktidar projesinin, gerici nüfus politikasının ve sermayeci ekonomik planların içerildiği normlardır. Böylece yaratılmakta olanlar, saray iktidarı için “makbul” yurttaşlardır; kadının, gencin, işçinin, Kürdün, Alevinin “makbul” olanları. İktidarın söylemleri, toplumu, piyasanın ebediliğine, patronun işverenliğine, devletin yüceliğine, kadının bağımlılığına, milliyetçiliğin erdemine veya dinin belirleyiciliğine, her şeyden önemlisi de, Tayyip Erdoğan’ın milli şefliğine inanmaya itiyor.

“Makbul” olmayı reddedenlerse, politik islamcı faşizm tarafından “öteki”leştiriliyor, topluma dışsallaştırılıyor. Sarayın buradaki sahte gerçeklik kurgusunun söylemsel odak noktalarından biri “millet iradesi” nosyonu. “Millet iradesi” eksen alınarak, millet ile milletin karşıtları ikilemi üretiliyor ve milletin karşıtları elbette düşman olarak kodlanıyor. Esasında Türk, Sünni, dindar, erkek ve burjuva olan bu bütüncül millet soyutlaması, hem “makbul” olmayı reddedenin ezilmesini toplum nezdinde meşrulaştırmaya, hem de dışsallaştırılmış farklılıklar üzerinden çizilen sınırlarda içselleştirilmiş bir “makbul” kimlik tanımlayıp yaratmaya hizmet ediyor. Dinsel referanslarla, fıtratına uygun davranmayan kadın, zerdüşti Kürt, Ali’siz Alevi, kutsal değerlere saygısız veya ahlaksız genç diye tasnif edilenler, aynı zamanda, iktidarın dinsellikle saflaştırdığı toplumsal tabanının hedefi haline getiriliyor.

Sarayın bir diğer söylemsel odak noktası “kamu düzeni” nosyonu. Tayyip Erdoğan şahsında iktidar, “kamu düzeni”nin, yani toplumun güvenliğinin koruyucusu katına yükseltiliyor. Ve “kamu düzeni”ni korumak, paradoksal olarak, “kamu”ya, yani yurttaşlar topluluğuna yasa tanımaz saldırılar yöneltmenin veya özgürlüğe en düşman yasaları çıkarmanın gerekçelendirilişi oluyor. Bu çerçevede, özgürlük için mücadele edenler, saray diktatörlüğüne direnenler, hatta burjuva muhalifler “terörist”, “üst aklın piyonu”, “haçlı seferinin askeri” olarak etiketlenip, “kamu düzeni” için ortadan kaldırılması gereken tehdit unsurları diye propaganda ediliyor.

Faşist politik islamcı iktidar, yönetilenler arasında dindar-laik, erkek-kadın, Türk-Kürt, Sünni-Alevi karşıtlıklarını kışkırtarak, dikey bölünme ve saflaşmalar meydana getiriyor. İşçi sınıfın bu tür siyasal ve toplumsal bölüntülere uğratılması, mali-ekonomik sömürge rejiminde emekçinin işgücü yağmasına razı edilmesinde, razı olmayanınsa hizaya çekilmesinde işlevsel kılınıyor. Kamusal haklar olmaktan çıkarılıp iktidarın himmeti olarak sunulan yardımlar aracılığıyla, eşitsizliği meşrulaştırıcı dinsel söylemle ve hayırseverlik kılıfıyla, saray iktidarı emekçiler arasında kendi insan tipini yaratmak istiyor. Politik islamcı parti ve tarikat ağları, iş bulmanın, taşerondan kadroya geçmenin, kentsel dönüşümden nemalanmanın yolu oluyor. Kazanılmış kamusal hakların yerini, dinsel hayırseverlikle harmanlanmış piyasacılık alıyor. Saray iktidarı, milliyetçi, mezhepçi ve cinsiyetçi tekçiliği, yönetilenlerin bir bölümünü diğer bölümünün karşısına dikerek kendi programına yedeklemenin, hatta programının bizzat taşıyıcısı kılmanın silahı yapıyor.

Devlet biçiminin ve resmi ideolojinin politik islamcılaştırılması sürecinde, iktidara karşı çıkış ve özgürlük isteği, sadece polis-mahkeme-hapishane çarkında öğütülme tehdidiyle karşı karşıya kalmıyor, aynı zamanda din dışı ilan ediliyor, ahlaksızlık olarak imleniyor, faşist politik islamcı çetelerin ve AKP’nin dinsel zorlamaya hazır tabanının kuşatmasıyla yüz yüze geliyor. Yarı-askeri tarzda örgütlenen faşist politik islamcı çeteler, ve bunların ötesinde, 15 Temmuz’da sokağa çıkmış olmanın ve şimdi devlet gücünü arkalarında hissetmenin güveniyle dolmuş AKP tabanından politik islamcı yığınlar, rejimin gayriresmi bekçileri misyonunu üstleniyorlar. Dahası AKP, faşist korporatif örgütlenme modeliyle, işçi sendikalarından mimar-mühendis odalarına, barolardan tabip odalarına, esnaf birliklerinden kamu emekçileri sendikalarına değin tüm sendikal ve mesleki kuruluşlarda, emekçileri egemenlerin sınıfsal çıkarına eklemleyen hegemonik bir yönetsel yapı kurmaya uğraşıyor. İktidarın yönelimi, burada da Nazi faşizminin örgütlenme tarzıyla paralellik gösteriyor. Saray iktidarı, sendikası ve meslek odasıyla, basını ve sanatçısıyla, şirketi ve belediyesiyle, imam hatip okulu ve külliyesiyle, Seta (Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı), Kadem (Kadın ve Demokrasi Derneği), Ensar gibi kuruluşlarıyla, faşist politik islamcı bir örgütsel ağ oluşturarak toplumsal hayata sirayet ediyor.

Faşist devlet aygıtının politik islamcı yapılandırılışı, burjuva iktidar ilişkiselliğinden dinsel normların empoze edilişi ve toplumsal hayatı dinselleştirme zorlaması karşısında, toplumun giderek büyüyen bir bölümünün meselesi haline gelen yaşam tarzı serbestliğinin savunusu, bugün özgürlük mücadelesinin dolaysız bir parçasına dönüşmüş durumda. Giyim kuşamdan cinsel ilişkilere, alkol içip içmemekten sanatsal tercihlere, boşanmaktan doğurup doğurmamaya, eğlence biçimlerinden oruç tutup tutmamaya varıncaya dek gündelik yaşamın ve sosyal ilişkilerin neredeyse bütün unsurlarının saray iktidarının dinsel normlarına göre şekillendirilmek istendiği yerde, nesnel olarak, bireyin yaşam tarzını serbestçe belirleme isteği politik bir muhtevaya bürünür. Zira konu, artık “özel” veya bireysel olmaktan, tekillik düzleminden çıkmış olur. Toplumun bir bölümünün iktidarla ilişkisinin sahasına girer, iktidarca “makbul” sayılana toplu bir itiraz niteliği kazanır ve toplumsal-siyasal bir talep olarak boy gösterir. Dahası, faşist politik islamcı dayatmanın son bulması ve yaşam tarzı özgürlüğünün elde edilmesi, ancak Erdoğan diktatörlüğüne karşı politik özgürlük mücadelesinin büyütülmesiyle ve diktatörün devrilmesiyle mümkün olabilir. Dolayısıyla, yaşam tarzı özgürlüğü, toplumsal özgürlük mücadelesinin politik uğrağına yerleşmiş, çözümü devrimle politik özgürlüğün kazanılmasına bağlanmış bir soruna dönüşür. Yaşam tarzı özgürlüğünün teminatı olarak “çoğulculuk” diye adlandırılan prensip, liberal burjuvazinin ağzında sakızdır, ancak ezilen toplumsal kesimler üzerindeki faşist politik tahakkümün kaldırılmasıyla kazanılacak politik özgürlük olarak hayata geçtiğinde gerçek bir çözüm olabilir.

Politik islamcı baskıya karşı yaşam tarzı özgürlüğü ile erkek egemen baskıya karşı kadın özgürlüğü arasında kapsamlı bir geçişkenlik, geniş bir kesişim kümesi bulunuyor. Yaşam tarzını dinselleştirme dayatmasının birçok unsuru, açıkça görüleceği gibi, kadının nasıl yaşaması gerektiğini saptayan erkek egemen dinsel normlara tekabül ediyor. Kürtaj hakkının kısıtlanması, bol bol çocuk doğurma talimatı verilmesi, anneliğin kutsanması, boşanmanın zorlaştırılması, dekolte giymenin veya uluorta kahkaha atmanın kınanması, nikah kıyma yetkisinin müftüye ve imama devredilmesi, evlilik dışı cinsel ilişkilerin önünün kesilmesi, evlilik yaşının düşürülmesi gibi norm düzenlemeleri, doğrudan doğruya, kadın özgürlük mücadelesinin hesaplaşmakla yüz yüze olduğu erkek gericiliğinin güncel saldırganlığını temsil ediyor.

Kadınlar kendi bedenleri ve yaşamları üzerinde daha fazla tasarrufta bulundukça şiddetlenen erkek egemen gerici direniş, normları, söylemleri ve yasalarıyla, siyasi kurumları, ideolojik aygıtları ve toplumsal örgütlenmeleriyle AKP’de önderliğini buluyor. Erkek emekçi, faşizmin elinden aldığı son özgürlük kırıntılarının telafisini, kadın üzerindeki egemenliğini güçlendirmesine olanak sunan saray iktidarında görebiliyor. Faşist politik islamcı iktidarsa, erkek egemen ideolojik-siyasi çizgisinin gereklerini yerine getirirken, aynı zamanda erkek gericiliğinin toplumsal dayanaklarını kendi saflarının yığınsallaşmasına kanalize ediyor.

Sermaye-emek, devlet-halk ve ezen-ezilen çelişkilerindeki evrensel keskinleşme, AKP hükümetleri eliyle 15 yıldır sürdürülen neoliberal ekonomik-toplumsal dönüşüm sürecinin gelinen noktasında, Türkiye’de de fazlasıyla karşılık buluyor. “Refah devleti”nin temel yurttaşlık haklarının gitgide ticarileştirilmesi, eğitim ve sağlığın piyasalaştırılması, işçilerin özelleştirilen devlet işletmelerinden yığınsal kovulması, kentsel dönüşüm adı altındaki rant yağmasıyla emekçilerin mahallelerinden sürülmesi ya da derelerin, ormanların ve zeytinliklerin talan edilmesi, bütün bunlar beraberinde devlet-halk çelişkisinin keskinleşmesini getiriyor. Taşeronlaştırma, kayıtdışı, güvencesiz ve esnek çalıştırma, sendikal örgütlenme engelleri ve grev yasakları, tırmanan işsizlik, vergi ve enflasyonla eritilen ücretler sermaye-emek çelişkisindeki keskinleşmenin ifadeleri oluyor.

Saray iktidarı inkarcı sömürgeci saldırganlığı ve şovenizmi tırmandırdıkça Türk-Kürt karşıtlaşması, Aleviler üzerindeki inanç özgürlüğü prangasını sıktıkça Sünni-Alevi karşıtlaşması, toplumsal hayatın dinselleştirilmesini zorladıkça şeriatçı-laik karşıtlaşması biçimleri altında, Türkiye ve Kürdistan toprakları özgünlüğünde, ezen-ezilen çelişkileri şiddetleniyor.

Bütün bunlar, özgürlük sorununun kapsamında hem genişliğine hem de derinliğine muazzam bir büyüme gerçekleşmesi anlamına geliyor.

Diktatöre Karşı Özgürlük İçin

Gezi-Haziran ayaklanması, faşist politik islamcı saray iktidarı karşısında, farklı toplumsal kesimlerin özgürlük taleplerinin ortak özgürlük mücadelesi paydasında buluşmasının örneğiydi. Evrensel düzlemde keskinleşen sermaye-emek ve devlet-halk çelişkileri, yerel düzlemdeyse gitgide boğuculaşan faşist politik islamcı tahakküm sonucunda birikip yoğunlaşmış özgürlükçü itirazın patlamasıydı. Farklı kulvarlardaki demokratik örgütler, işçi, kamu emekçisi, Alevi, Kürt, kadın, gençlik, lgbti, çevre ve insan hakları örgütlenmeleri, özgürlüğe susamış halk kitleleri arasında, iktidara karşı özgürleştirici bir işbirliğinin gerçekleşmesiydi. Her tikel mücadele dinamiği hem birleşik özgürlük direnişini büyüttü, hem de onun içinde yeni nitelikler kazandı.

Ayaklanma politik islamcı faşizmin dayattığı toplumsal normlar perdesinin yırtıldığı, kitlesel bir özgürleşme öznelliğinin üretildiği sıçrayış ve kopuş anıydı. Gezi komünü bir varoluş durumu olarak özgürlüğün nasıl gerçekleşebileceğini de tohum halinde ortaya koydu. Ayaklanmanın ilerlemesi için bilinçte, örgütlenmede ve eylemde yeni sıçrayış ve kopuşlar zorunluydu. Belki bunlardan başlıcası, ulusalcı laik çizginin düzen içi savunmacı politikasının mı yoksa özgürlükçü demokratik çizginin düzen karşıtı devrimci politikasının mı, ayaklanmada hangisinin hegemonik olacağı meselesiydi.

Gündelik ilişkilerin, sosyal mekanların, ailenin, eğitimin, medyanın, ahlakın, kültürün, yaşam tarzının politik islamcı baskılanışına tepkiler Haziran ayaklanmasının önemli bir oluşturucu öğesiydi. Yani bu tepkilerin patlak verişinin, politik islamcı saray faşizmi formundaki burjuva iktidara karşı politik sınıf mücadelesinin gelişiminde potansiyel biçimlerden biri olduğu görüldü. Zira yönetilenlerin bir kesiminin siyasi iktidara karşı özgürlükçü nitelikteki saflaşması buradan gerçekleşti. Mesele, bu politik saflaşmayı genişletip kitleselleştirmek, derinleştirip devrimcileştirmektir.

Yaşam tarzı özgürlüğü dinamiğinin bugün başlıca zaaf noktası, saray iktidarına karşı bu mücadelenin kesimsel, reformist ve düzen içi kavranışıdır. Bu, yaşam tarzı özgürlüğü talebinin yalnızca kendi çerçevesiyle sınırlı kalmasında ve laiklik savunusuna bağlanmasında, dolayısıyla karşı koyuşun ezen-ezilen, devlet-halk ve sermaye-emek genel saflaşmasının devrimci-demokratik bir bileşenine dönüşememesinde ifadesini buluyor. Yaşam tarzı özgürlüğü talebinin, laiklik savunusu düzleminde kaldığı müddetçe, düzen içi protestoculuktan öteye geçemediği ve faşist politik islamcı iktidarı geriletme gücüne erişemediği gibi, CHP’nin politik yörüngesinde kötürümleşmekten kaçınamadığı da ortadadır. Buna karşılık, bu talep emekçilerin ve ezilenlerin faşizme karşı özgürlük mücadelesi dahilinde kurulmaya başladığında, örneğin Gezi-Haziran ayaklanmasında, politik islamcı faşizmi sersemleten başlıca politik vuruşlardan birini yapabilmiştir.

Dün “dinci tehdit” algısıyla ve “laik cumhuriyet” savunusuyla cumhuriyet mitinglerine akmış ve faşist darbe tezgahına yedeklenmiş olan büyük yığınların, bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik tarihsel dayanakları olan kemalist yüksek bürokrasinin bütünlüğü ve etkinliği kırılmış, burjuva ordu komutasının Erdoğan’a biat etmiş ve tekelci sermayenin de siyaseten bocalamaya düşmüş hallerini görerek, hele de Haziran ayaklanması uğrağından geçmiş olarak, yaşam tarzlarının faşist politik islamcı baskılanması karşısında, bir yandan karamsarlığa kapıldıkları ama diğer yandan devrimci-demokratik çizgiyle etkileşime daha açık durdukları tespit edilebilir. Yani söz konusu yığınların CHP’nin hegemonya sahasından çıkartılmasının, “laik cumhuriyetin kurtarılması” bilincinden “özgürlüğün kazanılması” bilincine sıçratılmasının güncel olanakları artmıştır.

Politik özgürlük için mücadelede yetişmemiş proletarya sosyalist sınıf bilinci de oluşturamaz. Ezilen toplumsal kesimlerin özgürlükleri uğruna dövüşmezse, kendi özgürlüğünü de kazanamaz. Dolayısıyla, proletaryanın devrimci öncüsü, tüm ezilenlerin politik islamcı tahakküme itirazlarının, özgürlük talepli mücadelelerinin en ön safında mevzilenir.

Nasıl ki faşist milliyetçilik işçi sınıfı ve ezilenlerin devrim mücadelesinin gelişimi önüne saflaştırıcı, gericileştirici ve çürütücü bir engelse, faşist politik islamcılık da kendi özgünlüğünde aynı tip bir engel oluşturmuştur. Faşist saray iktidarının siyasal rejimi ve toplumsal hayatı dinselleştirme saldırısı karşısında elde edilecek her kazanım, aynı zamanda, işçi sınıfı ve ezilenlerin örgütlenme ve mücadeleye katılma koşullarını daha elverişli hale getirir. Politik islamcı tahakküm biçimlerinin yasal, siyasal ve toplumsal kulvarlarda durdurulup püskürtülmesi, saray faşizminin güçten düşürülmesini, meşruiyet kaybı yaşamasını ve mevzi kaybetmesini sağlar. Böylece, emekçilerin ve ezilenlerin bu çarpışmalar içinde kolektif bilinç edinmelerinin, ortak direniş yeteneği geliştirmelerinin, mücadele deneyimi biriktirmelerinin, politik özneleşmelerinin olanakları artar.

Faşist politik islamcı rejimin kadın özgürlüğünü, inanç özgürlüğünü, yaşam tarzı özgürlüğünü prangalamasının acısını çeken ama henüz mücadeleye yönelmemiş olan yığınları özgürlük için direnişe çekmek, kuşkusuz ki, devrimci politikanın hedefidir. Bu, politik islamcı faşizmin tüm bu konulardaki dayatma ve saldırılarını güncel politik mücadelenin konuları olarak ele almakla mümkündür. Komünistler, yaşam tarzı dinsel baskı altına alınan emekçilerin, erkek egemen dinsel zorlamaya maruz kalan kadınların, inanç özgürlüğü zincirlenen Alevilerin, devlet eliyle dindar nesil yetiştirme projesinin nesnesi yapılan gençlerin özgürlük talepleri uğruna dövüşürler. Ve bütün bunları devrimci bir stratejik mevzilenmeyle ilişkilendirerek, reformlar için mevzi çarpışmalarını politik özgürlüğün devrimle kazanılması programına bağlayarak, gerçek bir özgürleşme atılımının hazırlayıcısı olabilirler.

Politik özgürlük, din işleri ile devlet işlerinin birbirinden tamamen ayrıştırılmasını ve inanç özgürlüğünün güvencelenmesini, devletin bir dine ya da mezhebe diğerleri aleyhine imtiyaz tanımamasını, kendi bünyesinde herhangi bir dini kurum oluşturmamasını, din görevlisi yetiştirmemesini, okullarda dini eğitim vermemesini, topluma herhangi bir dini inanç dayatmamasını getirir. Sosyal ve siyasal haklardan yararlanmakta bireyin inancına bağlı kayırmacı veya dışlayıcı bir farklılık ortaya çıkmaz. Her birey, bir dine inanıp ibadetlerini yapmak ya da hiçbir dine inanmamak gibi, yaşam tarzını belirlemekte de özgür olur.

Politik islamcı faşizm tarafından ezilen ve yaşam tarzı özgürlüğünü laik duyarlılıkla savunan kitleyle işbirliği, komünistler için politik özgürlük mücadelesinin taktik halkalarından biridir. Politik işbirliği ilişkisinin muhataplarını elbette politik mücadelenin amacı belirler. Yaşam tarzı özgürlüğü talebi egemen sınıf diktatörlüğünü yıkacak bir politik özgürlük programına bağlanacaksa, işbirliğinin kapsamı da buna uygun şekillenecektir. Bir başka ifadeyle, dikey bir toplumsal-siyasal eksen etrafında oluşmuş laiklik kümesinin tamamı, politik özgürlük amaçlı işbirliğinin muhatabı olmayacaktır. Yani, laikliği ve yaşam tarzı serbestliğini savunan, fakat çıkarları Türk burjuva iktidarının varlığına bağlı bulunan ve tüm ezen-ezilen çelişkilerinin tasfiyesinden yana olmayan burjuva sınıf unsurlarıyla politik işbirliğinden söz edilemez. Tersine, bu unsurların siyasi merkezi olarak CHP, yaşam tarzı özgürlüğü mücadelesini devrimcileştirmek için uygulanması gereken yalıtma taktiğinin muhatabıdır. Burada politik işbirliğinin muhatabıysa, açık ki, laiklik kümesinin emekçi karakterdeki bölükleridir.

Faşist politik islamcı saray iktidarını yıkacak güç, işçilerin ve yoksulların, kadınların ve gençlerin, Kürtlerin ve Alevilerin, ezilen ulus ve inanç topluluklarının, yaşam tarzı baskılananların ve cinsel yönelimi dışlananların özgürlük cephesinde ortaklaşacak mücadeleleridir. Yaşam tarzı özgürlüğü talepli hareketlere önderlik etme sorununun düğüm noktası da, bu hareketleri emekçilerin ve ezilenlerin politik özgürlük için cepheleşmesine yöneltmek olacaktır.

Ve devrimin zaferinin yolu, faşist politik islamcı saldırganlığa karşı yeni özgürlük barikatları kurulmasından geçecektir.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 29

Dipnotlar

[1] 1844 Elyazmaları, Karl Marx, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 1993, s. 140

[2] Marx, age, s. 143

[3] Seçme Yapıtlar, Üçüncü Cilt, Karl Marx – Friedrich Engels, Engels’ten Bebel’e 18-28 Mart 1875 tarihli mektup, çev. Muzaffer Ardos, Sevim Belli, Ahmet Kardam ve Kenan Somer, Sol Yayınları, 1979, s. 34

[4] Alman İdeolojisi, Karl Marx – Friedrich Engels, çev. Tonguç Ok – Olcay Geridönmez, Evrensel Basın Yayın, s. 75

[5] V.I. Lenin, Ne Yapmalı, çev. Muzaffer Ardos, Sol Yayınları, 1990, s. 89