İŞÇİ SINIFI HAREKETİ VE EZİLENLER

Ezilenleri üç başlık altında toplayabiliriz: Sınıfsal, cinsel ve toplumsal ezilmişlik.

Sınıfsal Ezilmişlik

Kaynağını doğrudan doğruya toplumsal artığın hak­sız bölüşümünden alır. Bu “haksızlık” bir grup insa­nın diğerlerinin aleyhine üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetinden köklenir. “Haksızlık” ancak üre­tim araçları üzerinde ortaklaşa, toplumsal mülkiye­tin gerçekleşmesi ile ortadan kaldırılabilir.

Sınıfsal ezilmişlikten bahsederken toplumu üretim araçlarını elinde bulunduranlar ve üretim araçlarından yoksun olanlar diye ayırmamız yeterli midir?

Yeterli olmadığını biliyoruz. Örneğin köleci toplumda köleler üretim araçlarından yoksun olmaktan öte kendileri bir nevi üretim aleti olarak kullanılıyordu. Buna karşın “özgür yurttaşlar” mülk sahibiydi. Ne var ki üretim araçları üzerindeki mülkiyet de eşitsizdi. Büyük toprak sahipleri ve büyük tüccarlar gibi küçük toprak sahibi zanaatçı ve tüccarlar da vardı. Benzer durumu bugünkü kapitalist sistemde de kolayca gözlemleyebiliriz.

O halde “sınıfsal ezilmişlik”te belirleyici kıstasımız ne olmalı? Başlıca geçim kaynakları başkasının emek sömürüsü olanlarla başlıca geçim kaynakları kendi emekleri olanlar olarak koyabiliriz bu kıstası. Bunun daha tam karşılığı toplumun sömürenler ve sömürülenler olarak ayrıştırılmasıdır. Köleler, serfler ve işçiler bakımından sömürü doğrudan üretim esnasında meydana gelir. Küçük üretici ve tüccar için dolaylı biçimde metaların dolaşması sonucunda (ve kapitalizm öncesinde esasen vergiler yoluyla) gerçekleşir. Birincide emekçi üretim esnasında ürüne kattığı emek değerin daha azını alır, ikincide -vergileri dışta tutarsak- daha yüksek emek değere sahip olan ürünün daha düşük emek değere sahip ürünle değişimi esnasında sömürü doğar. Bundandır ki birincilerin çelişkisi doğrudan üretim, ikincilerin çelişkisi onun unsurlarıyla, adaletsiz devlet ve eşitsiz değişimle ilgilidir.

Kapitalist üretim biçimi üzerinden konuyu daha açıklıkla inceleyebiliriz. İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişki kapitalist üretim biçimi sınırları içinde çözüme kavuşturulamaz. Üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmeden sömürü ortadan kaldırılamaz. Topraksız ya da olduğu kadarıyla toprağı geçimine yetmeyen yoksul köylüler için de aynı şey geçerlidir. Sömürülen diğer emekçi kesimler için çelişki üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetle doğrudan değil -zira kendileri de bir ölçüde benzer konumdadırlar- onun dolaylı sonuçları ile alakalıdır. Onlar özel mülkiyet korunmak şartıyla daha adil bir bölüşüm peşindedirler.

İşçi sınıfı ile sömürülen diğer emekçi kesimler arasında politik düzlemde nasıl bir ilişki kurulmalıdır?

Bu soruya her şeyden önce bu emekçi sınıfların söz konusu edilen toplumda tuttukları yer hesaba katılarak yanıt verilebilir. Emekçilerin ezici çoğunluğunun işçi olduğu bir toplumla, ezici çoğunluğun ya da diyelim, çoğunluğun küçük mülk sahiplerinden oluştuğu bir toplum aynı kategoride ele alınamaz. Birincide işçiler iktidarı tek başına alabilecek güçtedirler. İkincide ise diğer emekçilerle ittifak yapmadan asıl hedefe doğru ilerleyemezler. Demek ki sınıfsal ezilmişlik söz konusu olduğunda işçi sınıfı ile diğer ezilenler arasındaki ilişki kapitalist üretim ilişkilerinin gelişkinlik düzeyine göre farklılıklar gösterecektir. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı diğer ezilen emekçi kesimlerin taleplerini kendi programı doğrultusunda formüle ederken geri kapitalist ülkelerde kaçınılmaz biçimde “taleplerde ortaklaşma” esası üzerinde bir asgari program ile hareket etmek zorunda kalır. Birincide iktidarı tek başına almayı hedefler, diğerinde iktidarı paylaşmayı hedefe giden bir basamak olarak görür. Birincide, iktidarın ele geçirilmesiyle sosyalizmin inşasına maddi temelin gelişkinliği ölçüsünde hemen başlanır, ikincisinde işçi sınıfının tek başına iktidarı kullanabileceği güç ve örgütlülüğe ulaşmasına hizmet edecek adımlardan.

Bu genel doğruları ortaya koyarak sorunun üstesinden gelmiş sayılır mıyız? Hayır, çünkü her üretim biçimi gibi kapitalist üretim biçimi de durağan değil. Hem ekonominin içsel hareket yasaları hem de bu yasalara kaynaklık eden çelişkilere müdahale eden güçler onda bir dizi değişiklik meydana getirirler. Bu yüzden biz kapitalizmi yalnızca onun doğuşu, sanayi devrimi ve tekelci kapitalizmi ya da serbest rekabetçi dönem ve emperyalizm olarak ayırmakla yetinemeyiz. İşçi sınıfının güçlü örgütlü iradesinin ortaya çıkışı ve birçok ülkede iktidar olması ile bunlardan yoksun kaldığı dönemlerin sınıf ilişkilerinde ne tür değişikliklere sebep olduğunu da hesaba katmalıyız. Maddi üretimin içsel çelişkilerinin ifadesi olan hareket yasaları belirleyicidir ama sınıf mücadelesinin (şiddetine bağlı olarak kuvvetli ya da az kuvvetli) etkisi altındadır.

Peki bugünkü durum nedir?

Öncelikle nesnel koşullardaki değişikliklere kısaca göz atalım.

Sanayi devrimi ile sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi hızlandı ve bu kaçınılmaz olarak kapitalist tekelleri doğurdu. Serbest rekabetçi kapitalizm yerini emperyalizme bıraktı. Kapitalizmin bu yeni evresi sınıf ilişkilerinde dünya çapında değişikliklere yol açtı. İleri kapitalist ülkelerde işçi sınıfının nüfus içindeki yeri büyüdü. Bireysel üretici ve küçük mülk sahipleri azalırken büyüyen devlet aygıtında çalışanlar, kafa emekçilerinin artan sayısı, okul eğitimi ile edindikleri mesleki bilgiyi geçimlerinin kaynağı olarak kullanma imkanı bulan serbest meslek sahiplerinin artışı kent eksenli geniş ve yeni bir orta sınıfı oluşturmaya başladı. Başka ülke halklarının vahşice sömürülmesinden elde edilen artıktan küçük bir kısmının bu sömürüyü geçekleştiren ülkedeki işçi sınıfına ayrılması ve nitelikli işin artan önemi, işçi sınıfı içinde katmanlaşmayı derinleştirdi. Bir kısmı orta sınıf yaşam tarzı ile ayrıcalıklı konuma yükseldi.

Sömürge ve yarı sömürgelerde ise durum farklıydı. Buralarda egemenliği ele geçiren kapitalist emperyalizm üretim ilişkilerinde devrimci sonuçlar yaratmaktan uzaktı. Eşitsiz ticaret geleneksel üretim biçimini tarumar ediyor ama onun yerine ileri temelde yeni bir üretim biçimi de inşa edilmiyordu. Emperyalistler hammadde kaynaklarına ve pazara hakim olmayı yeterli görüyorlardı. Doğrudan yatırım, hammadde kaynaklarının işletilmesi, ticari yolların inşası ve tarımsal plantasyonların kurulmasına yönelikti. Emperyalistler bu ülkelerdeki hegemonyalarını sağlama alma ve sürdürmenin bir gereği olarak yerli gerici güçlerden dayanaklar oluşturmaktan geri durmuyorlardı.

1917 Sosyalist Ekim Devrimi, 2. Paylaşım Savaşı’nda faşist bloğun ezilmesiyle yeni sosyalist ülkelerin doğması, ulusal kurtuluş savaşlarının klasik sömürgecilik sistemini yıkması vb. gelişmeler dünyanın sınıf mücadelesi çehresinde çok önemli değişiklikler yarattı. Artık iki sistem vardı: Kapitalist emperyalizm ve sosyalizm. Sosyalist sistemin genişlemesini engellemek ve onu başarısızlık içinde yıkıma uğratmak emperyalizmin başlıca hedefi oldu. Kapitalist devletler arasındaki çelişki ikinci plana itildi. ABD’nin önderliği altında ekonomik- politik-askeri ittifak kuruldu. İttifak bu ülkelerde kapitalist üretimin gelişmesi için yeni bir kaldıraç rolü oynadı. İşçi sınıfı ve emekçilerin sosyalist sistemden yüzlerini çevirmeleri ve devrimci hedeflerden uzaklaşmalarını sağlamak için sistem emekçiler lehine esnetildi. Devletin ekonomide ve sosyal güvenliğin teminat altına alınmasında önemi arttı. Kuşkusuz emekçiler lehine ilerlemelerin bir kısmı sosyalist sistemin basıncı ise, diğeri işçi sınıfının güçlü ekonomik ve politik örgütlülüğüydü. Bu dönemde emekçi sınıfların refah düzeyi görece yükseldi, sınıf çelişkileri görece yumuşadı.

Diğer yandan yıkılan emperyalist sömürge sistemi, pek çok ülkede, antikomünizm temelinde yeni sömürge biçiminde emperyalistlerce yeniden inşa edilmeye girişildi. Bu ülkelerde emperyalist hegemonyanın güçlenmesini teminat altına alma amacına bağlı olarak askeri-sivil işbirlikçi bir politik yönetici sınıfı desteklendi ve teşvik edildi. Burjuva gerici faşist rejimlerin inşa edilmesine yönelik her türlü çaba gösterildi. Emperyalist tekellerin dolaylı denetimi altında iç pazar genişletildi. Az çok güçlü bir işbirlikçi burjuva sınıfının oluşumu desteklendi. Devletin politik olduğu kadar iktisadi etkinliği de her iki amaca bağlı olarak artırıldı. İç pazarda genişleme kapitalist gelişmeyi görece hızlandırdı. İşçi sınıfı büyüdü. Emekçi köylülere verilen sübvansiyonlarla onların devletle bağları güçlendirildi. Emperyalistler için mesele bu ülkelerin emperyalist kampa güçlü politik, askeri ve iktisadi zincirlerle bağlanmasıydı.

Daha önce de belirtildiği gibi ekonominin içsel yasaları son tahlilde belirleyicidir. Nitekim 1973-74’te patlayan kapitalist dünya bunalımı o güne kadar saklı bütün çelişkileri su yüzüne çıkardı. Kar oranlarının düşmesi ve kızışan tekelci rekabet, işçi sınıfı ile sermaye arasındaki “uzlaşma” döneminin artık eskisi gibi sürdürülemeyeceğine işaret ediyordu. Ve sermaye saldırıya geçti. Saldırı 90’larda, Sovyet bloğunun çözülüşüyle çok daha şiddetlendi. Devlet işletmeleri özelleştiriliyor, sübvansiyonlar azaltılıyor, ücret artışları düşürülüyor, sosyal güvenlik hakları kırpılıyordu. Sadece işçi sınıfı yoksullaşmakla kalmıyor, özellikle 60’lardaki genişleyen yeni tipte orta sınıflar hızla işçi sınıfına doğru itiliyordu. İşçi sınıfı ve diğer ezilen emekçileri nesnel bakımdan kapitalist düzene mıhlayan bütün çiviler bir bir yerinden sökülüyordu. Giderek nitelikli emekçi olmak, yüksek eğitimli olmak emekçilerin ezici çoğunluğu için bir ayrıcalık yaratmaktan çıkıyordu. Çünkü aynı işleri çok daha ucuza yapacak dünyanın başka yerlerinde insanlar vardı. Onlar gelebilirdi ya da fabrikalar daha ucuz işgücü olan bölgelere kaydırılabilirdi. Kaldı ki üretici güçleri geliştirme yeteneğindeki gerileme nedeniyle sermaye ne toplam işgücünü eski düzeyde emebiliyor ne de eski düzeyde giderek artan oranda nitelikli emeğe ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle kapitalist ekonomiler, büyüme dönemlerinde bile ne yaşam düzeyinde buna uygun bir yükselme, ne de işsiz sayısında bir azalma gösteriyordu. “Refah günleri” yerini işsizlik ve yoksulluk girdabına bırakıyordu. Sosyal devlet mekanizmaları tasfiye ediliyordu. Girdap, işçileri ve bütün emekçi ezilenleri giderek artan bir güçle aşağıya doğru çekiyordu.

Emperyalist küreselleşme sürecinde yeni sömürgelerin de durumu değişmişti. Bu ülkeler, tekellerin güdümündeki dünya açık pazarına bağlanmıştı. Artık paranın ve metaların dolaşımı önündeki engeller söz konusu değildi. Emperyalist tekeller üretim, ticaret ve maliyede doğrudan “iç güç” haline gelmişti. Özelleştirme, taşeronlaştırma, güvencesiz çalıştırma, tarımsal pazarın dünyaya açılması, devlet hizmeti alanlarının sermaye yatırımı konusu haline getirilmesi vb. uygulamalar bu ülkelerdeki sınıf ilişkilerine yeni biçim veriyordu. Küçük üreticilerin mülksüzleşmesi hızlanıyor, ezilen emekçi tabakaların kaderi işçi sınıfı ile daha çok birleşiyordu.

Yeni sömürgeler birer mali-ekonomik sömürgeye dönüştürülmekteydi. Ama bu sömürgeleştirmenin etkileri emperyalist metropol işçi-emekçi sınıfları için, sömürge yağmasının kırıntılarının emekçilere dağıtıldığı önceki sömürgeleştirme zamanlarından farklıydı. Çünkü dünyanın açık pazar haline gelmesi, sermayenin sınırsız dolaşım özgürlüğü sermayenin gelişmiş ülkelerden işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaymasının önünü açıyordu. Kaçınılmaz olarak bu ücretlerde ve sosyal haklarda gerilemeye neden oluyordu. Bu ülkelerde çalışanların çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının gelirinin azalması dolaysızca diğer emekçi tabakaların da eski konumlarını yitirmeleri sonucunu doğuruyordu.

İşçi sınıfının toplumsal tabanı genişle­miş, işçiler dünyanın büyük, bölümün­de çalışanların çoğunluğunu oluştu­rur hale gelmiştir. Yalnızca işçi sınıfı için değil, diğer ezilen emekçi tabaka­lar için de kapitalist üretim ilişkile­ri altında varlıklarını idame ettirme olanağı giderek daha az mümkün ha­le gelmiş; tekellerle emekçiler arasın­daki çelişkinin ve burjuva devletle bü­tün emekçiler arasındaki çelişkinin çözümü emek-sermaye çelişkisinin çözümüne sıkı sıkıya bağlanmıştır.

2008’de dünyayı sarsan ekonomik kriz; 1970’lerin ortalarında işaretleri ortaya çıkan ve emperyalist küreselleşme sürecinde enerjisi giderek biriken, kapitalizmin yeni bir genel bunalımının patlamasının ifadesiydi. Bu bunalım, sermayenin üretici güçleri geliştirme yeteneğini (geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde oluşan ve 1929-30’da patlayan bunalımdan farklı olarak) bütünüyle yitirmekte olduğunu ortaya serdi. 70’lerden bu yana giderek büyüyen oranda oluşan kronik aşırı sermaye fazlalığı ve kronik işsizlik bunun başlıca iki işaretiydi. Kriz, kapitalizmi çürüklerden ayıklayarak yeni bir refah döneminin başlangıcı olmayacaktı. Çünkü çürüyen, sermayenin şu ya da bu kesimi değil, sermayeye dayalı üretim biçiminin kendisiydi. Böyle olduğu içindir ki; emekçi sınıfları için bu, krizden geçici çıkış dönemlerinde de eski yıllardaki gibi yaşam düzeyinde genel bir yükselme anlamına gelmeyecekti artık. Çünkü krizden çıkma, krizde zehirli atıklardan temizlenmiş sermayenin yatırım için heveslenmesi ve bunun üretici güçlerde yeni bir büyüme yaratmasından ziyade, krizin bütün yükünün halka yıkılması, işçilerin daha yoğun sömürüye razı edilmesi, toplumsal fondan (bütçe) halkın kullanımına ayrılan bölümün en aza indirilmesinden gelecektir. Bu; sermaye ucuzlamadan (çünkü bir avuç oligark bunu istemiyor) emek gücünün fiyatının ucuzlaması (çünkü işçi sınıfı yeterince örgütlü değil) yoluyla karlılığın yükseltilmesi anlamına gelir. Ama aynı zamanda bu; krize neden olan temellerin varlığını koruması, dahası genişlemesi demektir. Bir başka deyişle bu; kapitalizmin krizlerle kendini temizleme yeteneğini yitirmesi anlamına gelir. Zaten başka türlü de olması artık söz konusu edilemez. Çünkü sermayeye dayalı üretim biçiminin kendisi, onun kendini var ediş biçimi, onun bütünü zehirli atık halini almıştır. O halde önümüzdeki yıllarda dünya ölçeğinde ücretlerin genel düzeyinin daha da düşeceğini, çalışma sürelerinin daha da artacağını, sosyal güvencelerin daha da azalacağını, işsizliğin daha da büyüyeceğini, kısacası ücretli işçinin tipik bir köle konumuna daha çok itileceğini görmek için keskin gözler gerekmiyor. Bu aynı koşulların sömürülenlerin tümünün, bütün emekçi tabakaların yaşamını daha çok alt üst edeceğini, sefaletin bütün emekçiler arasında büyüyeceğini söylemek için de parlak bilimsel analizlere ihtiyaç yok. Her gün bir gidişatın sayısız görünümleri ile karşı karşıya kalıyoruz. 2008 dünya ekonomik krizinden sonra her şey çok daha çıplak hale geldi. Sermayenin tükenişi daha belirgin biçimde görünür oldu. İç içe geçmiş bir avuç banka ve sanayi tekelinde ifadesini bulan mali oligarşi dünya ekonomisinin bütününe hükmeder haldedir artık. 2008 krizi, dünya açık pazarının fiziksel genişleme imkanlarının sermayenin pazar ihtiyacı          açlığını gidermekten uzak olduğunu gösterdi. Sermayenin  ileri kapitalist ülkelerden daha geri ülkelere kayması da onun genişlemesinin doğal sınırlarına daha da yaklaştığını işaret ediyor.

Buraya kadar belirtilenlerden hangi sonuçlar çıkarılabilir?

1- İşçi sınıfının toplumsal tabanı genişlemiş, işçiler dünyanın büyük bölümünde çalışanların çoğunluğunu oluşturur hale gelmiştir.

2- Emperyalist küreselleşme öncesinde daha çok devlet hizmetine konu olan alanlar – sağlık, eğitim, kimi alt yapı hizmetleri vb.- giderek artan oranda sermaye yatırımına açılmış, bu nedenle bütün emekçiler için “güvenceli hayat”a dair kimi kazanımlar büyük hasar almıştır.

3- Serbest meslek sahipliği giderek daha çok bireysel hizmet/ geçim alanı olmaktan çıkarak sermayedar-işçi ayrışmasına uğramıştır. Yüksek eğitimli olmak bir avuç seçkin okulda okuyanlar hariç daha iyi bir yaşam için basamak olmak bir yana iş bulmak için bile büyük avantaj niteliğini yitirmiştir.

4- Şehrin ve kırın küçük üretici ve tüccarının tekellerin rekabeti karşısında ve devlet desteğinin çekildiği koşullarda ayakta kalma şansları tükenmiş, ya kitleler halinde işsizlerin saflarına itilmiş ya da işlerini sürdürdükleri oranda bunu yaşam düzeylerinden daha çok taviz vermek zorunda kalarak başarabilmişlerdir. Emekçi köylü de, küçük esnaf da gırtlaklarına kadar tekellere bağımlı hale gelmiş, sosyal yıkım sürecini yaşamaktadır.

5- Bu gelişmelerin doğal sonucu olarak yalnızca işçi sınıfı için değil, diğer ezilen emekçi tabakalar için de kapitalist üretim ilişkileri altında varlıklarını idame ettirme olanağı giderek daha az mümkün hale gelmiş; tekellerle emekçiler arasındaki çelişkinin ve burjuva devletle bütün emekçiler arasındaki çelişkinin çözümü emek-sermaye çelişkisinin çözümüne sıkı sıkıya bağlanmıştır.

Kuşkusuz bu sonuçlar dünyanın her yerinde aynı düzeyde ortaya çıkmadı. Örneğin nüfusun yüzde 70’inin hala kırlarda yaşadığı Hindistan’la bu oranın artık yüzde 25 civarında olduğu Türkiye ya da ikisi de AB ülkesi olan Yunanistan’la Almanya için eşit sonuçlardan bahsedemeyiz ama dünyanın hemen her yerinde eğilim benzer yöndedir. Kaldı ki bugün artık hiçbir ülkeyi salt kendi koşullarına bakarak değerlendiremeyiz.

En başta demiştik ki işçilerin burjuvalarla olan çelişkileri doğrudan üretim biçiminden gelir ve bu yüzden antagonisttir. Gördük ki bu antagonizma sermaye üretimi ile ilişkileri bakımından artık bütün ezilen emekçi tabakalar için de geçerlidir.

Demek ki biz bugün sınıfsal olarak ezilenlerden bahsettiğimiz her yerde merkezinde işçi sınıfının durduğu, sömürülen emekçi tabakaların yaşam düzeyinin işçi sınıfına yaklaştığı, bu tabakaların hızla işçi sınıfına aktığı ve bunların işçi sınıfıyla bağlarının geçici bir ittifak ilişkisi olmaktan çıkarak bir kader birliğine doğru yol aldığından söz etmiş oluruz. Bu işçi sınıfı ve ezilenlerin birliğinin ekseninin kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliğine son vermek olduğu anlamına gelir. Bu işçi sınıfının diğer ezilen emekçi tabakaları sosyalist bir düzen doğrultusunda harekete geçirmek için nesnel koşulların uygun olduğunu gösterir. İşte bu nedenledir ki ezilenler kavramı işçi sınıfının rolünü bulanıklaştırmak bir yana ona çok daha önemli bir konum kazandırmaktadır.

Cinsel Ezilmişlik

Cinsel ezilmişlik, kadın cinsinin erkek cinsi tarafından baskı altına alınmasından gelir. Kadın ve erkek arasında ortaya çıkan işbölümünden kaynaklanır. Bu, antagonist bir çelişkidir. Ev işi kadının özel işi haline gelirken, erkeğin tarım ve hayvancılığı üstlenmesi neticesinde, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet, ticaret ve yönetim de erkek cinsinin elinde toplanır. Analık hukukunun çözülmesi ve tek eşli ailenin doğması da bu işbölümü temelinde gerçekleşmişti. Özel mülkiyetle birlikte kadın cinsi de aile içinde erkeğin mülkü, aleti haline gelir. Açıktır ki, cinsel ezilmişlik söz konusu edildiğinde şu ya da bu sınıfın kadınlarından, toplumun şu ya da bu kesimine dahil kadınlardan değil; kadın cinsinin bütününden söz etmiş oluruz. Kadınlar üzerinde mensup oldukları sınıflara ya da bağlı oldukları inançlara göre baskının dozajında farklılıklar vardır elbette. Ama bu her kadının salt kadın olmaktan kaynaklı cinsel ezilmişlikten mustarip olduğu gerçeğini karatmaz. Örneğin, neredeyse 20. yy. başlarına kadar üst sınıf ailelere mensup kadınlar da dahil dünyanın her tarafında kadınlar (miras, eğitim, meslek edinme, seçme-seçilme, yönetim işleri vb.) temel insani haklardan yoksundur. Burjuva ailede de erkek burjuva, kadın ise proleter konumundadır.

Kapitalist üretim ilişkileri kadını evin dört duvarı arasından toplumsal üretim alanına çekti. Kadın ve çocuk emeği daha ucuzdu. Kadın ve çocukların proleterleşmesi yedek işgücü rezervini de büyütüyordu. Kadının ev köleliğine devam etmesi bir yana aynı zamanda ücretli işçi ve yedek işçi olması ücretlerin genel seviyesinin düşük tutulmasında kapitalistlere büyük avantaj sağlıyordu. Kadının ücretli işçi olarak dış dünyaya açılması onun toplumsal ilişkilerinde ve ev içi konumunda kendiliğinden köklü değişikliklere yol açmadı. Kadın, erkek işçiyle yan yana aynı tezgahta, üretim biriminde kolektif işçiyi oluşturan iki cinsten biriydi. Ne ki bu onu erkekle aynı haklara sahip kılmıyordu. Miras edinme, boşanma, kürtaj vb. hakların sözü bile edilmiyordu. “Genel oy hakkı”ndan söz edilirken kadının bu hakla ilişiği bile kurulmuyordu. Erkek işçiler seçme-seçilme hakkı elde ettiğinde de kadınlar bu haktan yoksun kalmaya devam ediyordu. Kız çocukların okula gitme, bilim insanı olma, yüksekokula kabul edilme, meslek edinme hakları de yoktu. Kadınların çalışması, işçi ailesi bakımından ataerkil ailenin ekonomik-varlık temelini ortadan kaldırsa da buna rağmen kadınların evdeki pozisyonu esasen değişmeden kalmıştır. Ev işleri, çocuk bakımı onun omuzlarındaydı. Kocasının soy ismini alıyor, çocuklar babanın nüfusuna kayıt ediliyordu; kocanın-babanın-erkek kardeşin şiddete başvurması, kocanın tecavüzü suç kapsamında ele alınmıyordu. Buna karşın cinsel ve ev içi köleliği temelinde “hizmetleri” yerine getirmemesi suç sayılıyordu. Kadın, ücretli işçi olmakla evde ve toplumsal hayatta cinsel köle muamelesi görmekten kurtulamamıştı.

Yine de, kadının toplumsal üretime katılması ile dış dünyaya açılması, ona cinsel köleliğe başkaldırmak için gerekli olanakları sağladı. Bunun sonucudur ki; sermayeye, devlete ve toplumsal hayattaki erkek egemenliğine karşı kadın hakları mücadelesi yükseltildi. 20. yüzyılda sosyalist devletlerin kuruluşu sürecinde kadınlara yönelik ayrımcılığın ifadesi olan yasalar sökülüp atıldı, kadın-erkek arasındaki eşitlik yönünde büyük ilerlemeler kaydedildi. Mücadelelerle, gelişmiş kapitalist ülkeler başta gelmek üzere pek çok burjuva ülkede de ayrımcılığın en kaba biçimlerinden başlanmak üzere birçok biçimi ortadan kaldırıldı. Bu kolay olmadı. Burjuva devrimden ancak 250 yıldan fazla bir zaman sonra Fransa’da kadınlara seçme-seçilme hakkının tanınması, ne kadar çetin bir yoldan geçildiğini göstermede yeterince açık bir örnek olsa gerek. 20. yy’ın son çeyreğine gelindiğinde artık dünyanın birçok ülkesinde seçme-seçilme, eğitim görme, meslek seçme vb. haklarda önemli ölçüde ilerlemeler sağlanmıştı.

Gel gör ki dörtyüz yıldan fazla bir tarihi olmasına rağmen bugün artık modernin de ötesi olduğu iddia edilen kapitalist üretim ilişkileri altında kadınlar halen birçok ülkede en sıradan insani haklardan yoksun olmaya devam ediyor. Bu ülkeler bir yana, kadın haklarının en gelişkin olduğu burjuva ülkelerde dahi kadınlara yönelik ayrımcılığın ortadan kaldırıldığı, cinsel ezilmenin son bulduğu iddia edilemez. Bunun başta gelen nedeni; geçmişten devraldığı erkek egemenliğinin, sermaye için bir sömürme ve hegemonya aracı olarak yeni biçimlerde sürdürülmesidir.

Örneğin kadın-erkek arasındaki eşitlik derecesinin en yüksek olduğu ülkelerde dahi aynı işi yapan kadınla erkek arasında ücret eşitsizliği kadın aleyhine sürmektedir. Çocukların belirli bir yaşa kadar bakımı kadının omuzlarındadır; hem iş yaşamında hem de evde kadının rolü, ikincilliği nitelik değişikliğine uğramamıştır.

Sorun yalnızca bunlarla da sınırlı değil. Eşitliğin en ileri olduğu bu ülkelerde de kadın bedeni alınıp satılan bir meta olmaya, eğitim durumları ve iş kariyerleri ne denli yüksek olursa olsun kadınlar ev içinde eşlerinden- sevgililerinden şiddet görmeye devam ediyor; çocuklara yönelik cinsel istismar azalmak yerine artıyor. Elbette kadın haklarının görece ileri olduğu bu ülkelerde kadının erkeğe-aileye bireysel bağımlılığın eski biçimlerinden önemli ölçüde kurtulduğu açıktır. Ne var ki sermayenin egemenliği altında bireysel olarak en “özgür” kadın bile cinsel ezilmişlikten kendini kurtaramaz. Bireysel kölelik bağları ne denli zayıflatılsa da sermaye egemenliği altında kadın cinsi, kolektif kadın kimliği, toplumsal kadınlığın bir unsuru, yansıması ve üreticisi olarak her kadın, toplumsal erkek egemenliğinin, bir başka deyişle bütün erkeklerin, genel olarak erkekliğin nesnesine dönüşür. Ailedeki erkeğin nesnesi olan kadın, özgürleştiğini sandığı yerde toplumsal erkekliğin nesnesi olarak bulur kendini. Kadın bedeni, onun cinsel kimliği sermaye için yatırım konusu-nesnesi haline getirilir. Böyle olduğu için, yalnızca burjuva devletlerin işgal ve sömürge savaşlarında kadınlar kitlesel tecavüzlerden değil, en ileri kapitalist ülkelerde günde kaç kadının tecavüze uğradığından bahseden istatistikler hiç de şaşırtıcı olmamaktadır. Keza cinayete kurban giden işkence ve her türden şiddete maruz kalan kadınlara dair haberler için de durum böyledir. Kadının cins kimliği, sermayenin çıkarları gereği ve bizzat onun tarafından toplumsal bilince erkek için bir nesne olarak kazınmıştır. Kadın cinsi sermaye marifetiyle toplumsal erkeklik algısına sunulmuş bir sömürgeye dönüştürülmüştür.

Tarihsel deneyim göstermiştir ki; kapitalizmin ne denli gelişkin olursa olsun, kadınlar çalışma hayatına ne denli dahil olursa olsun, hukuksal eşitliğe dönük kazanımlar ne denli ileri olursa olsun bunların hiçbiri sermaye egemenliği altında kadının erkek cinsi tarafından baskı altında tutulmaya devam ettiği gerçeğini, kadın cinsinin cinsel ezilmişliğinin yeni toplumsal biçimlerde sürdüğü gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Ve yine sosyalizm deneyimleri göstermiştir ki; sermaye egemenliği yıkılsa ve sömürüye son verilse de, kadınlar her bakımdan bütün haklarına kavuşsa da, bunlar kadının ikincilliğine tümüyle son vermeye yetmemiştir. Nihai kurtuluş için kadın erkek arasındaki her türlü toplumsal işbölümünün, ailenin ortadan kaldırılması gerekir ki; bu da komünizmdir.

Emperyalist küreselleşme sürecinde geri kapitalist ülke pazarlarının dünya açık pazarına bağlanması, buralara yönelik doğrudan sermaye yatırımlarının artması, küçük mülk sahipliğinin tasfiyesinde artan hızlanma dünyanın bu bölgelerinde de kadının geleneksel bağlardan daha hızlı kopmasına toplumsal üretim alanına daha büyük yığınlar halinde çekilmesine yol açtı. Haliyle kadın ve çocuk emeğinin ücretli işgücüne katılım oranı yükseldi. Kadını eve bağlayan eski geleneksel bilinç ile üretime çekilmesi ( ya da itilmesi) ile oluşan yeni koşullar arsındaki çatışkı kadınları erkek egemenliğinin çeşitli görünümlerine karşı daha ileri mücadelelere sevk etti. Keza yine emperyalist küreselleşme sürecinde iletişim teknolojisindeki gelişmeler dünyanın en ücra köşesindeki kadınların bile olan bitenden haberdar olmasını, kadınlar arasında dayanışma olanaklarını büyüttü. Nasıl ki kapitalizmin doğuşu “kadın sorunu”nun gündemleşmesinin koşullarını yarattıysa; kapitalizmin bugün ulaştığı düzey de “cinsel ezilmişlik” sorununun kökünün kazılmasının nesnel imkanlarını geliştirmiştir/olgunlaştırmıştır. Çünkü dünya nesnel olarak komünizme her zamankinden daha yakındır.

İşçi sınıfı hareketi kadının ezilmişliği sorununu nasıl ele almalıdır?

Bugüne dek demokratik kadın hareketi işçi sınıfı hareketinin yedek gücü olarak görüldü; “kadınların kurtuluşu sosyalizmdedir” denildi. Bugün her iki yaklaşımın da yetersiz olduğu anlaşılmış bulunuyor. Demokratik kadın hareketinin erkek egemen burjuva devlete karşı eşitlik mücadelesi elbette burjuva demokratik karakterdedir. İşçi sınıfı da cinsiyetsiz değildir, o da cinslere bölünmüştür. Ve onun yarısı kadına karşı ezen konumdadır. O halde mücadele salt burjuva devlete değil her düzeydeki erkek egemenliğine karşıdır. Bu nedenledir ki demokratik kadın hareketi dışsal bir hareket olarak algılanıp işçi sınıfı hareketinde yedeklenmek için üzerinde hegemonya kurulması gereken bir alan gibi hesaba katılamaz. O bizzat işçi sınıfı hareketinin bağrında, onun bir varlık biçimi olarak ortaya çıkmalı ve kadınlar; kadınları ikincil-edilgen-köle haline getiren erkek egemen bağlardan koparmak kadar, erkek işçileri de dönüştürmeyi hedeflemelidir. Daha önce de değinildiği gibi burjuva yasalarda ve toplumsal hayatta erkek egemenliğini üreten sürdüren her şeye karşı mücadele etmek, devrimci işçi hareketinin başlıca görevlerindendir. Hegemonya mücadelesi “dışsal” bir hareketi yedekleme üzerinden değil, bu hareketi doğrudan var etme, onu sahiplenme, ona önderlik etme yönünden ele alınmalıdır. Ancak böyle olduğunda işçi hareketinin öncülük ettiği demokratik kadın hareketi burjuva sınırlar içinde kendini hapseden diğer demokratik kadın hareketleri üzerinde etkide bulunabilir.

Kadın sorunu, burjuva demokratik çerçevede bir çözüme kavuşturulamayacağına göre demokratik haklar için kadın mücadelesi kadın devriminin bir veçhesi, onun bugündeki yansıma biçimlerinden biri olarak ele alınabilir. Böyle olduğu için de kadın devrimi, işçi hareketi için sermayeye karşı mücadelesinde kendini var ettiği biçimlerden biridir. Ama daha önemlisi şudur: İşçi sınıfı sermaye egemenliğini devirerek üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini gerçekleştirdiğinde bunu başarmasının düzeyi ölçüsünde toplumsal artığın haksız bölüşümünü de ortadan kaldırmış olur. Oysa bu “haksızlığın” en tam biçimde giderilmesi bile kadın emekçi bakımından her şeyin çözülmesi anlamına gelmez. Çünkü sosyalizm, bir başka deyişle henüz komünizmin ilk aşaması, “herkese emeğine göre ilkesi”, henüz ev içi emeği hesaba katmaz. Bu nedenle kadın erkek arasındaki işbölümü belirli bir düzeyde devam eder. Aile varlığını korur. Çocuk bakımı ve ev içi emek henüz tamamıyla toplumsallaşmamıştır. Ev köleliği, ev işlerinin toplumsallaştırılması (kolektif mutfaklar, çocuk bakımının toplumun işi kılınması vb.) yolundan tümüyle yıkılmamıştır. Demek ki bunu tamamlamak için sosyalizmden komünizme hızla ilerlemede daha yüksek bir teknik seviyeye ulaşma, zorunlu emeğin her biçiminin ortadan kaldırılması, aileyi zorunlu kılan nesnel temellerin hızla ortadan kaldırılması, kısacası “herkese ihtiyacına göre ilkesi” ile zorunlu işbölümünün bütün biçimlerinin toplumsal hayattan sökülüp atılması gerekir. Bu mücadelenin en kararlı çekirdek öncü gücü kadınlar olabilir. Kadınlar, sosyalizm koşullarında da toplumsal devrimin mayası olmaya devam eder. Ama bu nihayetinde böyle bir bilincin uyanmasını gerektirir. Ancak böyle bir bilinç uyanması ile potansiyel olan açığa çıkabilir. Elbette böyle bir bilincin uyanması sürmekte olan erkek egemenliğinin geleneksel biçimlerine, günceldeki versiyonlarına karşı kesintisiz şiddetli bir mücadeleyle el ele gerçekleşebilir. İşte bütün bu nedenlerledir ki, işçi sınıfı hareketi ile cins ezilmişliği arasındaki ilişki demokratik kadın hareketinin yedeklenmesi çerçevesine sıkıştırılamaz. Sınıf hareketinin cinsel ezilmişlikle ilişkisi doğrudan doğruya nihai amaçla ilgilidir. İşçi hareketi ile cins ezilmişliği arasındaki ilişki komünizme ulaşma mücadelesinde kendini kadın devrimi formunda sürekli var ediş biçiminde olmalıdır.

Toplumsal Ezilmişlik

Hangi sınıftan ve cinsten olursa olsun toplumun bir kesiminin ulusal, ırksal, dinsel, mezhepsel vb. aidiyetleri nedeniyle hangi türde ya da şiddette olursa olsun ayrımcılığa tabi tutulmasıdır. Kaynağı politik iktidardır. Toplumsal bir devrim söz konusu olmadan da politik devrim ya da reformlarla aşılması mümkün sorunlardır bunlar. Örneğin, 20. yüzyılın son çeyreğine kadar ırk ayrımcılığının öde gelen ülkesi olan G. Afrika Cumhuriyeti o gün de bugün de burjuva bir devlet olsa da bu gün artık ırk ayrımcılığı ile anılmamaktadır. Onlarca sömürge ulus, anti-sömürge mücadelelerle politik devrimler gerçekleştirdi. Ulusal boyunduruğu parçaladı. Ya da K. İrlanda’da olduğu gibi politik bir devrim olmadan egemenleri devrimci bir mücadeleyle politik uzlaşmalara mecbur kılarak da sorun aşılma yoluna girebilir.

Gerçeğin bu türlü bir izahından yola çıkarak hedefi toplumsal devrim olan işçi sınıfı hareketinin toplumsal ezilmişlikten kaynaklanan sorunlarla ilişkisini ikincil düzeyde olması gerektiği ileri sürülebilir mi?

Sömürgeci boyunduruk altında inleyen bir ülke düşünelim ya da ulusal varlığı, dili, kültürü tamamen inkar edilen bir ulusu veya dinsel inançları nedeniyle zulme uğratılan bir topluluğu ele alalım. Görürüz ki; bu ezilen toplumsal kesimlerin kaderlerini ezenlerle birleştirmiş işbirlikçileri dışındaki o ulusa ya da dinsel inanca mensup bütün sınıf ve tabakaları, ulusal ve inançsal ezilmişlikte kader ortağıdır. Bu ezilmişlikten kurtuluş, o toplulukların işbirlikçileri dışındaki bütün kesimlerin ortak arzusu haline gelebilir. Bu arzunun mücadele aleviyle tutuştuğu dönemlerde ezenlere karşı mücadele edenler arasındaki çelişkiler kaçınılmaz olarak ikinci plana düşer. Ülke işgal altındayken “sınıfa karşı sınıf” şiarının muhatabı işgalciler ve işbirlikçileridir. Aksi durum şiarın karikatürleştirilmesinden başka bir anlama gelmez. Bir mezhep toptan kılıçtan geçirilirken, kılıç, o mezhebin işbirlikçileri hariç tüm üyelerine sallanır. Irk ayrımcılığının hüküm sürdüğü bir yerde ezilen ırktan işçi de tüccar da ayrımcılığa dair yasalar üzerinden ırksal ezilmişliğe maruz kalır. Elbette bunlar ezilen topluluklarda sınıf ayrımlarının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Buna karşın ırksal, ulusal, inançsal ve toplumsal çelişkilerden herhangi birinin bu ezilmişlikten mustarip toplulukların yaşamında belirleyici olması halinde diğer bütün çelişkilerin kendini, bu baskın çelişkinin diliyle ifade ettiğini kanıtlar. Bir başka deyişle sınıf mücadelesi toplumsal çelişkilerden kaynaklı mücadele örtüsü altında ya da görünümü içinde boy verir. Sömürgeci boyunduruk altında olan bir ulusa mensup işçiler için hücum edilmesi gereken öncelikli hedef sömürgeci boyunduruktur. Strateji bu temelde oluşturulur. İttifaklar bu temelde kurulur. Böyle bir durumda mücadele, ezilen ulusun bütünüyle sömürgeci ulusun egemenleri ve onların sömürge ulus içinde işbirlikçi dayanakları arasında olacaktır. Bu belirli bir anda belirleyici bir çelişki halini aldığında ırksal ve inançsal ezilmişlik sorununda da böyledir. Bu tip durumlarda doğaldır ki, ezilen toplumsal kesime mensup işçiler, onların öncü birlikleri bu çelişkilerin çözümü için mücadeleyi stratejilerinin merkezine oturtmalıdırlar. Örneğin Cezayir Fransa’nın sömürgeci boyunduruğu altındayken, G. Afrika’da ırkçı zulüm hüküm sürüyorken bu sorunların çözümünü stratejisinin odağına oturtmayan, ezilenler adına hareket eden hiçbir politik hareketin başarı şansı yoktur.

İşçi sınıfı hareketi ulusal, ırksal, inançsal bir hareket olmadığına göre bu tip konulara öncelik vermesi halinde yolundan sapmış olmayacak mı?

Tam aksine bu tip çelişkilerin belirleyici olduğu yerde bunları görmezden gelmek, bu çelişkilere müdahale etmekten kaçınmak, bu yönlü mücadeleden uzak durmak hareketi yolundan saptıracaktır. Bir ülke sömürgeci işgal altındayken devrimci strateji ancak sömürgecilerin kovulması üzerine oturtulursa işçi sınıfının davasına bağlı kalınmış olur. Örneğin Irak’ta emperyalist işgale karşı silahlı mücadele sürerken petrol işçilerinin ücret artışı için grev yapması daha “sınıfçı” bir tutum değildir. İşçi sınıfı hareketi toplumsal-siyasal ezilmişlikten kaynaklı çelişkilerin çözümü mücadelesinde önderlik etmelidir. Önderlik edecek güçte olmasa bile bu tip toplumsal çelişkilerin belirleyici olduğu yerde gücü oranında mücadeleye katılmalıdır. Bilinmelidir ki ancak böyle yaptığında işçi sınıfı hareketi sosyal kurtuluşa giden yolu açabilir. Çünkü bu tip çelişkiler, aynı zamanda o yol üzerinde kurulu barikatlardır. Toplumsal ezilmişlikten kaynaklı çelişkilerin belirleyici olduğu yerde işçi sınıfı hareketi bu çelişkilere kendi cephesinden en güçlü müdahalelerde bulunduğu ölçüde, bu tip çelişkilerden mustarip toplumun geniş emekçi kesimleriyle birleşebileceğini bilmelidir, bunu yapmadığı oranda ise yalnızlaşacağını. Bundan dolayıdır ki, sosyal kurtuluş mücadelesiyle toplumsal eşitsizliklere dair mücadele birbirinden kopuk ele alınmamalıdır. Eğer işçi sınıfı hareketi bu ikisi arasında doğru bir ilişki kuramazsa toplumsal ezilmişlik eksenli mücadeleler üzerinde hegemonya kuramaz, böyle yapmakla geniş emekçi yığınlarını hedefe giden yolda ana ve yedek güçlerini burjuva-küçük burjuva önderliklerin hegemonyasına kendi eliyle sunmuş olur. Bu tip ezilmişliklere karşı mücadele, işçi sınıfı hareketi için salt kendi dışındaki emekçilerle ittifak kurmakla ilgili değildir. İşçi de bu tip ezilmişliklerden dolayı büyük acılar çeker. Ulusal, ırksal, inançsal zulmün bitmesi, onun gündelik yaşamı bakımından da öncelikli konudur. İşçi sınıfı hareketi bu tip konular eksenli mücadeleye önderlik edemese dahi sorunların burjuva demokratik sınırlar içinde çözümü için de elinden geleni yapmalıdır. Çünkü ancak bu yoldan bu tip ezilmişliklerden mustarip geniş emekçi yığınlara güven verebilir. Bu kendini burjuva demokratik sınırlar içine hapsetme, buna razı olmak anlamına gelmez. Tam aksine bu haklar uğruna mücadele sosyal kurtuluş mücadelesine bağlı, o yolda stratejiyi uygulamanın biçimlerinden biri anlamına gelir. Ya da mesele böyle ele alınmalıdır.

Ezen Ulus, Ezen Irk, Ezen İnanıştan İşçiler Ne Yapmalı?

“Ezen” tarafında olan işçi, ezilenler karşısında toplumsal ayrıcalıklı konumdadır. Aynı zamanda, bazı örneklerde, iktisadi sömürüden ona da pay düşer. Egemen ulustan, ırktan, inançtan emekçi bu toplumsal ezilmişliklerden birine uğramış ezilenler karşısında “efendi” konumundadır. İngiliz ve Fransız işçileri, İngiliz sömürgecilerin Hindistan’dan ve Fransız sömürgecilerinin Cezayir’den zulümle elde ettikleri karlardan nemalanıyorlardı. Ya da G. Afrikalı ve ABD’li beyaz işçiler, siyah işçilerden çok daha avantajlı konumdaydı. Ezen ülkelerde ya da tarafta yer alan işçi hareketi yeni bir toplumsal düzen kurma amacını ilan ediyorsa, haliyle sınıf mücadelesinin kilit noktası olarak mensup olduğu ulusun sömürgeci burjuvazisinin, sömürgeciliğine mensup olduğu ırkın ırkçılığına vb. karşı savaşmayı koymalıdır. Çünkü bu egemenlik burjuvazinin iktisadi olarak gücüne güç katmakla kalmıyor politik baskı ve şiddetin sürgit devamı ve arttırılmasının da nedeni olarak gösteriliyor. Keza egemen ulus, ırk vb. tanınan ayrıcalıklar toplumun geniş emekçi kesimlerini burjuvazinin etrafında tutan ideolojik-politik volan kayışlarına dönüşebiliyor. Burjuvazi sömürgecilikten, ırkçılıktan vb. elde ettiği yüksek karların bir kısmını emekçiler arasında rüşvet olarak pay ederek sınıf çelişkilerini bir ölçüde yumuşatabiliyor. Böyle olduğu içindir ki; sömürgeciliğe, ırkçılığa, emperyalist barbarlığa, inançsal aşağılama ve baskıya karşı ezilenlerin mücadelesine omuz vermeyen, bu mücadelede onlarla birleşmeyen, kendi ezen burjuvazisine karşı sesini yükseltmeyen bir işçi sınıfının toplumsal kurtuluş için harekete geçmesi beklenemez. Bu güncel, ekonomik, demokratik hak mücadelesinin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki, bu en basit sorunlardan yola çıkılarak da ezilenlerin bilincine müdahalelerde       bulunabilir.

Ama asıl olan bu müdahalenin her durumda esas halkayla birleştirilmesidir. Toplumsal ezilmişlikte bu bazen ırkçılık, bazen şovenizm ya da benzeri bir şey olabilir. Bu tip durumlarda işçi sınıfı da dahil ezilenlerin bilincine devrimci müdahalede ölçü, salt burjuvaziye karşı yürütülen iktisadi mücadelenin kararlılığı değil, bundan da öte esas olarak bu mücadeleler esnasında ırkçılığa, şovenizme vb. toplumsal bilinç biçimlerine müdahalenin düzeyidir.

Egemen ulus, ırk, inanç vb. mensubu işçi-emekçi, bu konular üzerinden burjuvazi tarafından topluma şırınga edilen ve tarihten gelenle birleşerek bir toplumsal bilinç haline gelen gerici ideolojik hegemonya altındadır ve bu ideoloji her gün her saniye binlerce kılık altında durmaksızın yeniden üretilmektedir. Bu gerici toplumsal bilinç biçimleri işçi sınıfı ve emekçileri burjuvaziye sıkı sıkıya bağlayan volan kayışlarıdır. Bu kayışları kesmeyi hedeflemeyen, gündelik iktisadi-politik mücadelesinde bu hedefi gözetmeyen bir işçi hareketinin sosyalizm doğrultusunda gelişme şansı yoktur.

Emperyalist küreselleşme süreci toplumsal çelişkiler üzerinde de önemli etkilerde bulundu. Yeni sömürgeler ve çeşitli düzeyde emperyalizme bağımlı ülkeler birer mali-ekonomik sömürgeye dönüştürülüyor. Bu dönüşüme direnenler, sömürgeci askeri işgallere maruz bırakılıyor. Bağımlı devletlerin mali- ekonomik sömürgeler olarak bu yeniden yapılandırılması tasfiyeye uğratılan, ya da bu yönde tehdit altında olan dünün devlet yöneticisi egemenlerden bir bölümünün seslerini yükseltmesine neden olabiliyor. Dahası bunların bazıları “bağımsızlıkçılık” bile yapabiliyor. Emperyalist küreselleşme saldırısı altında olan işçi-emekçiler de gerici burjuva temelde yükseltilen bu “bağımsızlıkçılığa” ilgi gösterebiliyor. Dahası doğrudan işçi-emekçi hareketi içinden bu tür “emperyalizm karşıtı ulusal bağımsızlıkçı” hareketler çıkabiliyor. Birincisi düpedüz burjuva gerici refleksin ifadesiyse, ikincisi de küçük burjuva dargörüşlülüğün ifadesidir. İlkinin sınıf niteliği çok açık olduğu için bir kenara bırakalım. Emperyalist işgale uğramış ve klasik sömürgeci boyunduruk altında tutulmaya devam eden uluslar hariç, burjuva temelde ulusal politik bağımsızlık için mücadele tarihsel olarak aşılmıştır. Bahsi geçen ülkeler ya da uluslar hariç tutulmak koşuluyla emperyalizme karşı sömürgeciliğe karşı ulusal bağımsızlık mücadelesinden bugün söz edilemez. Yeni sömürgecilik döneminde de emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi ulusal nitelikte değildi artık. Yeni sömürgeciliğin mali- ekonomik sömürgecilik biçimine dönüştürülmesi emperyalizme karşı mücadelenin yeniden ulusal niteliğe bürünmesi sonucunu doğurmaz. Bugün emperyalizme karşı mücadele sermaye egemenliğine son vermeyle birlikte ele alınmazsa, ezilenleri aldatmaktan öte bir anlam taşımaz. Mali-ekonomik sömürgeleşmeyle birlikte emperyalist hegemonya, dışsal değil, iktisadi olduğu kadar politik bakımdan da içsel bir nitelik kazanmıştır. Emperyalist tekeller işbirlikçi burjuvazi ile birlikte mali-ekonomik sömürgedeki sermaye egemenliğini temsil eder. Ama yalnızca büyük burjuvazinin değil sömürücü burjuvazinin bütün tabakaları ile bu egemenlerin çıkarları az çok örtüşür. Bu, “yerli burjuva” tabakaların şu ya da bu kesiminin çıkarlarının emperyalist tekellerle çelişmediği anlamına gelmez. Ama bu çelişki, ekonomik yapılanmanın kendisine ilişkin değildir. Bu “yerli burjuvaların” kaderi emperyalist tekeller ve onların işbirlikçileriyle sıkı sıkıya bağlı hale gelmiştir. Böyle olduğu için mali-ekonomik sömürgeye dönüşen bir ülkede, emperyalizmle antagonist çelişki içinde olanlar “ulus” un bütünü değil, sömürücü burjuvalar hariç o ulusun işçi sınıfı ve emekçileridir. Başta da belirtildiği gibi, emperyalist küreselleşme sürecinde bugün artık işçi sınıfı dışındaki emekçi tabakalar için de kapitalist üretim ilişkisi altında varlıklarını eskisi gibi sürdürmenin, yaşam düzeylerini yükseltmenin nesnel olanakları kalmamıştır. O halde emperyalizme karşı ezilenlerin mücadelesinden bahsederken sömürücü burjuvazinin şu ya da bu katmanının çıkarlarına denk gelen bütün programları dıştalıyoruz ve emperyalizme karşı mücadeleyi sermaye egemenliğine karşı mücadele olarak algılıyoruz. Elbette bu dünyanın şu ya da bu ülkesinde halkçı temelde burjuva ulusal kalkınmacı, orta burjuvazinin sınıf çıkarlarına denk düşen programlar uygulama peşinde koşanların çıkmayacağı anlamına gelmez. Ama işçi sınıfı hareketi emperyalist tekellerin, mali oligarşinin hegemonyasını yerle bir etmeyi hedeflemedikçe, program bu doğrultuda ilerletilmedikçe bu tip adımların geçici yanılsamalar yaratmaktan öte sonuçsuz kalacağını bilir. Çünkü bugün, işçi sınıfı için de, onun dışındaki emekçiler için de sorun sermaye egemenliğinin şu ya da bu biçimi arasında tercih yapmak değil sermaye egemenliğinin kendisidir. O halde bu tip burjuva ulusal programlar uygulamaya girişenler ya büyük sermayenin dümen suyuna gireceklerdir ya da emekçi iradesinin galebe çalmasıyla sermaye egemenliğine son verme yoluna. Zira istense de bu işin ortası yoktur artık. Yine daha önce belirtildi ki; emperyalist tekeller emperyalist sömürüden elde ettikleri yüksek karlardan ülkelerindeki emekçilere en küçük pay ayırmıyorlar artık. Pay ayırmak bir yana, yatırımlarını başka ülkelere aktarma olanağını kullanarak gelişmiş kapitalist ülke emekçilerini işsizliğe ve yoksulluğa mahkum ediyordu. Bu da ezen “ulus” tarafından da ulusun bütününün ezen olmaktan çıktığını gösterir. Emperyalist küreselleşme ile refah düzeylerinin yükselmesi bir yana sefalet girdabına çekilen, var olan haklarını da kaybeden emperyalist ülkelerdeki emekçilerin, kendilerini bu “ezen” kategorisinden ayrıştırmasının nesnel zemini genişlemiştir. Emperyalistlerle bağımlı ülkeler arasındaki ilişkide eski “ezen ulus” ayrımı ortadan kalkmaktadır. Onun yerini emperyalist tekeller ve işbirlikçilerine karşı bütün dünyanın işçi ve emekçilerinin çıkar birliği almaktadır. Bir başka deyişle bu ilişkide de emek- sermaye çelişkisi daha çıplak biçimde öne çıkmıştır.

Buna karşın gelişmiş kapitalist ülkelerde emperyalist küreselleşme süreciyle birlikte işsizliğin ve yoksulluğun artması, tersten bu ülkelerde ulusal, ırksal, inançsal vb. ayrımcılık ekseninde çarpık bir bilincin yükselmesine yol açmıştır. Sosyalist kurtuluşçu ideoloji ve pratiğin son birkaç on yıldır büyük güç yitirmiş olması bu tip gerici akımların serpilmesinin olanaklarını artırmıştır. İşçiler ve emekçiler işsizleşip yoksullaştıkça göçmen işçileri hedef gösteren ırkçı partilerin etkisinde kalabiliyorlar. Bu nedenledir ki, buralardaki işçi sınıfı hareketi hem dünyanın çeşitli bölgelerindeki ırksal, ulusal, inançsal ezilmişliğe karşı enternasyonal dayanışma göstererek sesini yükseltmeli hem de dendi ülkesindeki göçmenlere karşı uygulanan ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı mücadele etmelidir. Göçmenlerin salt bu ayrımcılık nedeniyle ortaya çıkan isyanlarının altında yatanı sınıfsal bilince çıkarmalı ve onunla dayanışma değil kaynaşma içinde olmalıdır.

Göç akınlarıyla birlikte, emperyalist metropol ülkelerde göçmenlerin yoğun katılımıyla yeni, enternasyonal bir işçi sınıfı oluşmaktadır. ‘Yerli’ işçiler, göçmenlerin yaşam ve çalışma koşullarına ilgisiz kalarak, kendi yaşam ve çalışma koşullarını koruma olanağına bile sahip değildir. Çünkü göçmenlerin koşulları aşağıya çekildikçe, yerli işçiler de giderek daha kötü koşullara itilmektedir. İşçi sınıfı hareketi ancak yerli ve göçmen işçilerin yoldaşlaşması temelinde enternasyonalist tarzda geliştirilebilir.

Bütün bunlardan öte işçi sınıfı hareketi, toplumsal ezilmişliğin her biçimine karşı mücadele etmeli, toplumsal ezilmişliğe maruz kalan her kesimle dayanışma içinde olmalı, onların sorunlarına sahip çıkmalı, sorunların çözümü için çaba göstermelidir. Bu onun her şeyden önce geleceği temsil eden bir sınıfın politik hareketi olmaktan gelen gücüdür. Nerede bir ezilen varsa işçi sınıfı ona el uzatmalıdır. İşçi sınıfı kendisiyle birlikte insanlığı kurtuluşa ulaştırabileceğini ancak kendisi dışındaki ezilenlere karşı tutumuyla, mücadelesiyle ortaya koyabilir.

O halde toplumsal ezilmişlikle işçi hareketinin ilişkisi;

a) Politik özgürlük ve demokratik haklar mücadelesiyle sıkı sıkıya bağlıdır ve politik iktidar sorununun çözümünün ayrılmaz parçasıdır.

b) Bu sorunlara doğru temelde müdahale burjuva ideolojik hegemonyaya esaslı darbeler indirme ve işçi sınıfının demokratik bilincinin yükseltilmesi bakımından büyük öneme sahiptir.

c) İşçi sınıfı hareketi toplumsal ezilmişlikten mustarip kesimlerin toplumsal tabanın ana bölüğünü oluşturan bu toplulukların emekçi kesimlerini sosyalizm yolunda örgütlenmeye çağırabilir ve çağırmalıdır. Ancak bu çağrının bir anlam kazanabilmesi, işçi sınıfının bu ezilen kesimin taleplerinin bayraktarlığını yapmasıyla mümkün olabilecektir.

Ezilenler İçindeki Ezenler

Her ezilen aynı zamanda bir ezen olabilir. Burjuvanın sömürü ve baskısına maruz kalan erkek işçi evde karısına ve çocuklarına karşı bir ezen; kocası tarafından ezilen bir kadın iş yaşamında işçiyi sömüren bir patron; inançsal mensubiyeti nedeniyle ezilen biri ulusal mensubiyeti itibarıyla ezen konumda olabilir. Bu yönde örnekleri çoğaltabiliriz. Bu yüzdendir ki salt “ezilenler” kavramından yola çıkarak bir toplumsal kurtuluş öznesi ya da bir toplumsal düzen programı çıkaramayız. Yeni bir toplumsal düzen öznelliği ya da programı sınıfların üretim içindeki konumundan gelir. Burjuvazi ezilenleri peşine takarak feodalizmi alt ettiğinde nüfus içinde küçük bir azınlığı temsil ediyordu. Ezilenlerin büyük çoğunluğu ise köylülerdi. Ne ki köylülerin üretim içindeki konumları onlara yeni bir üretim biçiminin kurucu öznesi olma olanağı tanımıyordu. Bu rolü ancak burjuvazi üstlenebilirdi, zira burjuvazi elinde bulundurduğu sermaye ile, dağınık haldeki üretim araçlarını ve üretim araçlarından kopmuş emekçiyi bir mekanda buluşturma gücüne sahipti. Böyle olduğu için sanayi üretimi üzerindeki belirleyici konumuyla yeni bir düzen kurmaya yetenekli yegane sınıftı. Bugünkü işçi sınıfı ise o günkü köylülerden farklıdır. Üretim araçları burjuvazinin elinde merkezileştikçe bireysel emekçi de yerini “kolektif işçi”ye bıraktı. Sermayeyle ilişkisi içinde “birey işçi”den söz edilemez. Sermaye üretimine konu edilen her meta bir tek işçinin değil kolektif işçi emeğinin ürünüdür. Dahası metadaki yeni emeğin değeri, sadece metayı üreten “kolektif işçi”nin harcadığı emekle değil o ülkedeki -bugün dünyadaki- ortalama emek üretkenliğine bağlı olarak belirlenir. Burjuvazi üretici güçleri geliştirme yeteneğini yitirince onun yerine üretici güçleri geliştirme görevi proletaryaya geçer. Zira “kolektif işçi” olarak ancak o üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verebilir. Çünkü onun insansal varlığını sürdürmek için başka bir şansı yoktur. Patron fabrikayı çalıştırma yeteneğini yitirdiğinde işçi tek başına onun yerine geçemez, bunu ancak fabrikadaki bütün işçilerle ortaklaşa yapabilir. Ama bu da tek başına üretim biçiminde köklü değişiklik yapamaz. Üretim tarzının değişmesi ancak üretim araçlarının topluca   kolektifleştirilmesi yolundan mümkün olur. Kısacası yeni bir toplumsal düzen için kolektif işçinin üretim araçlarını kolektifleştirmesinden öte bir çözüm yolu henüz keşfedilmiş değildir. Proletaryanın pozisyonu feodalizmi deviren burjuvaziden farklıdır. Proletaryanın da gücü sayısından değil üretim içindeki konumundan gelir. Ama o aynı zamanda bizzat burjuvazi tarafından nüfusun çoğunluğunu oluşturan bir sınıf haline getirilir. Demek ki ezilen emekçi tabakalar içinde işçi sınıfı giderek çoğunluğu oluşturmaktadır. Hem üretim içindeki konumu hem de dünyanın birçok ülkesinde ezilenlerin çoğunluğunu meydana getirmesi itibarıyla işçi sınıfının rolü ve belirleyici etkisi her zamankinden daha da artmıştır.

İşçi sınıfından erkeklerin kadınlara karşı ezen konumda olmaları işçi sınıfının rolü üzerinde olumsuz bir etki yaratmayacak mıdır? Elbette yaratır. Ama bu belirleyici değildir. Erkek işçi de kadın işçi gibi sermaye karşısında “kolektif işçi”nin parçasıdır. “Kolektif işçi”nin sermaye ile ilişkisinde belirleyici olan emek sermaye çelişkisidir. Aralarındaki cins çelişkisinin şiddeti ne denli güçlü olursa olsun bir proleter olarak sermaye egemenliğinin yıkılmasında aynı bütünselliğin unsurudurlar.           Sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde ise durum biraz daha farklıdır. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyete alınmasıyla oluşan yeni düzen erkek işçi için bir kurtuluş olarak görülebilir. Oysa kadın işçi için bu yeni düzen, hedefe doğru aşılması gereken bir eşiktir.

Kapitalist üretim ilişkileri altında işçi sınıfı nesnel olarak devrimci bir sınıfıdır. Ancak bu “devrimcilik” potansiyel olarak bulunur. Burjuva ideolojik hegemonya biçimleri bu potansiyelin açığa çıkmasını engellemede çok önemli rol oynarlar. Erkek egemenliği bu ideolojik biçimlerden biridir. Bu ideolojik biçim yalnızca erkekleri düzene bağlamaz, kadının boyun eğmişliğini de bir toplumsal bilinç biçimi olarak durmaksızın yeniden üretir. Erkek egemenliği gerici bir toplumsal bilinç biçimi olarak her iki cinsin de üzerine çöker. Bu nedenle kadın devrimi yalnızca kadınlar açısından değil her iki cins açısından da burjuva ideolojik hegemonya zincirlerinden birine vurulmuş esaslı bir darbe olarak da işçi sınıfı hareketinin ayrılmaz parçasıdır.

Bütün kadınlar erkek egemenliğinin baskısı altındadır. Ama bu burjuva toplumda bütün kadınların kadın devriminin bir unsuru olduğu anlamına gelmez. Dünya nüfusunun ezici çoğunluğu işçilerden ve diğer emekçilerden oluşur. Kadınlar nüfusun yarısını oluşturduğuna göre onların ezici çoğunluğu işçi, ev emekçisi, küçük üretici ya da serbest meslek sahiplerinden oluşan emekçilerdir. Demek ki geçimlerini başkalarını sömürmekten çıkaran patronlar, yüksek devlet bürokratları vb. kadın nüfusunun çok küçük bir azınlığını oluşturur. Elbette bu azınlık da kadın ezilmişliğine çeşitli biçimlerde maruz kalmaktadır. Ne var ki onlar, bugün artık egemen sömürücü sınıfın bir parçası olarak sermaye düzenini ve erkek egemenliğini yeniden üreten konumdadırlar.

Ulusal, ırksal, inançsal ezilmişlik açısından da konuyu ele alabiliriz. Dedik ki toplumsal ezilmişliğe yukarıdan aşağıya bütün sınıflar maruz kalabilir. Ne ki ayrımcılığın en sert ve acımasız olduğu durumlarda dahi bu toplulukların sömürücü sınıflarının bir bölümü ezenlerle işbirliği içindedir. Toplumsal ezilenler kategorisinde de nüfusun ezici çoğunluğu emekçidir. Toplumsal ezilmişlikten dolayı en büyük acıyı onlar çekmektedir. En çok onlar baskıya uğramakta, işsiz, aç, sefil kalmaktadır. Toplumsal ezilmişliğe maruz           bırakılan topluluğun emekçileri ile bu ezilmişliğe karşı mücadele eden sömürücü tabakaların bir bölümü arasındaki ittifak geçicidir. Aynı zamanda bu ittifak sürecinde sınıf çatışması mücadele üzerinde  politik hegemonya kurma çabası biçiminde devam eder.

Ezilen ulus, cins, inanç vb. kapsamında yer alan burjuva unsurlar, küçük bir azınlık olsalar da, mülk sahipliği konumu nedeniyle bu ezilen kesimin hareketi üzerinde hegemonya kurma olanaklarına sahiptirler. Onlar, bu hareketi sermaye içinde daha yüksek bir konuma gelmenin aracına çevirmeye çalışırlar. Bu hareketleri düzen içinde tutmaya, kurulu devlet düzeninin sınırları içine hapsetmeye çalışırlar.

Ezilenleri ‘sosyalizme’ çağırarak, devrimci işçi sınıfı hareketi, aynı zamanda bu ezilen kesimlerin işçi-emekçi sınıflarını kendi burjuvazilerinden kopuşmaya, politik inisiyatif üstlenmeye de çağırır. Bu ezilmişliğin çözümünü, kendi dar çerçevesinden çıkararak toplumsal kurtuluş perspektifine bağlamaya çalışır.

O halde toplumsal ezilmişlikten söz ederken bu kategoride yer almasına karşı çıkarları egemenlerle örtüşen, varlıklarıyla egemenlerin egemenlik aleti olan kesimleri ayrı tutmalıyız.

Sınıfsal ezilmişlik bakımından neler söyleyebiliriz? Polis, subay vb. devlet görevlilerinin alt kademelerinde çalışanlar ilk bakışta emekçi memur statüsündedirler. Oysa bu tip işleri yapanlar ezenlerin militarist gücü olarak onların bir uzantısı haline gelmişlerdir. Sermaye düzenini ve devletini korumak onların var oluşunun gerekçesidir.

Kısacası diyebiliriz ki, sınıfsal, cinsel ya da toplumsal olarak, bunlardan herhangi biri nedeniyle ezilen            sayılabileceklerden kimileri, sınıf çıkarları ve kendilerini var ediş biçimleri öyle gerektirdiği için, sömürücü düzen ve baskıcı devletin bir parçası olanlar ezilenler kategorisinde ele alınamazlar; şu ya da bu nedenle ezilmişlik onların varlıklarında önemini yitirmiştir ama ezenlerin safında olmak onların belirleyici konumudur.

İşçilerin Ve Ezilenlerin Birliği

Kapitalizmin emperyalizm evresine geçmesiyle dünya ezen ve ezilen uluslar olarak bölündüğünde Lenin ve Komintern, Komünist Manifesto’nun “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” şiarını “Dünyanın bütün işçileri ve ezilen halkları birleşin!” şiarına dönüştürdü. Emperyalizme karşı anti-sömürge kurtuluş mücadelelerinin başarısı, emperyalizmin besin damarlarının kesilmesi ve proletaryanın kapitalist emperyalist sistemi yıkma mücadelesinin zafere ulaştırılması için temel bir önem kazanmıştı.

Emperyalist küreselleşme sürecinde meydana gelen değişiklikler hesaba katıldığında bu şiar yeniden düzenlenmelidir. İşçi sınıfı hareketi bütün ezilenleri kendi önderliği altında birleşmeye çağırmalıdır: “Dünyanın bütün ezilenleri, işçi sınıfıyla birleşin!”

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 2