İŞÇİ SINIFININ İRADESİNE OHAL

|Hilmi Toy|
15 Temmuz’un ikinci yılında da yeni KHK ile yönetim devam ediyor. Geçici denilen OHAL, 24 Haziran sonrası kalıcı OHAL’e evrildi. Her şey, ama her şey Cumhurbaşkanı sistemi somutunda Erdoğan’a bağlandı. “Tek Adam” rejimi denilen sistem hızlı adımlarla geçişini inşa etmeye başladı. Asgari Ücret Komisyonu da Cumhurbaşkanlığına bağlandı. 15 Temmuz tarihli 5 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle (CBK) de bu hızlı adımlardan biri daha atıldı. Bu adımla birlikte sendikalar, meslek kurumları, dernekler ve vakıfları da denetleme hakkı ve yetkisi Devlet Denetleme Kurulu’na verildi. DDK’ye tanınan yetkiler, başkanlık rejiminin keyfiliklerinin yeni bir örneği oldu.
5 Numaralı CBK’ye göre doğrudan Cumhurbaşkanı’na bağlı ve onun talimatıyla çalışacak olan DDK, tüm kamu kurum ve kuruluşları ile bunlara bağlı ve ilgili kuruluşları, meslek örgütlerini, işçi ve işveren örgütlerini, dernekleri ve vakıfları denetleyebilecek.
Kararnameye göre DDK sendika, meslek örgütü, vakıf ve derneklerde her türlü idari soruşturma, inceleme, araştırma ve denetleme yapabilecek. Kurul, ayrıca Cumhurbaşkanı tarafından verilecek “diğer işleri” yapmakla da yükümlü olacak.
Karardan da anlaşılacağı gibi bu memlekette tüm yetkiler başkanlık rejimine uygun hale getirilerek meclis saf dışı tutulduğu gibi, sendikalar, meslek örgütleri, vakıfların da kuruluş amaçlarını hiçe sayan, bunların iradesini yok eden, zapturapt altına alan yeni düzenleme örneği yaratıldı. Tüm bu örgütlenmeler devlet sendikası, devlet vakfı, devlet mesleki örgütleri haline dönüştürülmek isteniyor. Bir başka önemli ayrıntı ise kararnamede yer alan “Kurul ayrıca Cumhurbaşkanı tarafından verilecek ‘diğer işleri’ yapmakla yükümlü olacak” maddesidir. Bununla da DDK’ye verilecek yetkilerden biri de sendika, meslek kuruluşları, vakıflarının yönetim ve başkanlarının görevden alınmasını, ilgili kurumun feshi gibi işler  olabilir. Kararnamenin 6. maddesi “denetleme sırasında denetlemeyi yürüten DDK, grup başkanına her kademe ve rütbedeki görevli için görevden uzaklaştırma tedbiri uygulayabilecek ve görevden uzaklaştırma tedbirinin uygulanmasını yetkili makamlardan isteyebilecek” denilmesinin başka bir anlamı yok. OHAL KHK’leri ile kayyum atama sırasının bu kez de işçi sınıfı ve emekçilerin ekonomik ve demokratik hak ve özgürlükleri için mücadele eden kurumlarına geldiği görülüyor.
Bu düzenlemeyle işçi sınıfının ve emekçilerin kendi kurumlarındaki iradelerine kayyum atamak, sendika ve meslek kurumlarını tasfiye etmek, sermaye düzeni için ülke dikensiz gül bahçesine dönüştürülmek isteniyor. Bu adımlar ve düzenlemelerin en önemli amaçları budur. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun seçim öncesinde açıkladığı gibi “Hükümetle uyumlu çalışmaktayız. İyi bir işbirliği içindeyiz. Bu güne kadar ne istedikse verdiler. Gerekli düzenlemeyi yaptılar” demesi, bugün tam karşılığını buluyor.
Akla hemen kapitalist emperyalist sistemde “Devlet, sermayenin yönetim kurulu gibidir” sözü geliyor. Tüm düzenlemelerin OHAL ve KHK ile sermayenin yönetimi, kârı ve çıkarları doğrultusunda yapıldığı bir kez daha kanıtlanıyor. 12 Eylül dönemi hukuku, zihniyeti, uygulamalarını bile aşan bir düzeye, eşiğe gelindiğini gösteriyor. TÜSİAD eski Genel Sekreteri Halit Narin 12 Eylül sonrası, “Gülme sırası bize geldi” demişti. Şimdi de sermaye örgütleri ve sahipleri içten içe “sıramızı koruyalım” hevesi içindeler. Cumhurbaşkanı, “OHAL’i sizin için getirdik. Şimdi hiç grev oluyor mu? Buna izin vermiyoruz” diyerek işçi sınıfı ve emekçilerin grev ve direnişlerini engellemenin, yasaklamanın amacını açık bir şekilde dile getirmektedir.
Sendikalar, meslek kuruluşları, vakıflar, kısacası demokratik kitle örgütleri ne devletin resmi bir bürosu ne de Cumhurbaşkanı’nın özel ofisidir. İşçi sınıfının ve emekçilerin kendi iradelerinin ve ekonomik, demokratik hak ve özgürlüklerini korumak ve savunmak için kurulmuşlardır. Sofrasında ekmeği küçülen, düşük ücretle en ağır ve en kötü çalışma koşullarında kölece çalıştırılmak istenen işçi ve emekçilerin itirazını, insanca yaşam ve çalışma koşullarını teminat almaya çalışan kurumlardır. Biat kurumları değil, mücadele kurumlarıdır. Uluslararası sözleşmelerle, Anayasa ile devletten bağımsız, kendi iradeleri ile kendi yönetimlerini seçtikleri kurumlardır.
Bu tam bir hak ve yetki gaspıdır. Tüm işçi ve emekçilerin doğrudan var olma hakkına ve kendi iradesini zapturapt altına almadır. Bu zorlu süreç ve zorlu görev tüm çalışanları, tüm işçi ve emekçileri ilgilendiriyor, yaşamlarını doğrudan etkiliyor. Buna karşı mücadele de tüm çalışanların, tüm işçi ve emekçilerin görevidir. Başta işçi sınıfının örgütlü sendikaları olmak üzere emekten yana tüm siyasi parti ve kurumların bu konuyu birleşik mücadele görevlerinin en başına almalarını gerekiyor. Sömürü ve zorbalık rejimine karşı birleşik mücadeleyi yaşamın her alanında örmek, ertelenemez bir görev olarak sendikaların önünde durmaktadır.
Kaynak: ETHA