JEREMY CORBYN VE SINIF ETKENİNİN SİYASETE GERİ DÖNÜŞÜ

|Alp Altınörs|

Britanya siyasetinde AB referandumuyla başlayan çalkantı 8 Haziran seçimleriyle devam etti.

Halefi David Cameron’ın başlattığı AB’den çıkış politikasını yüksek bir meclis çoğunluğuyla sürdürmek için beklenmedik bir anda erken seçimin düğmesine basan başbakan Theresa May, meclis çoğunluğunu kaybederek, ummadığı bir yenilgi aldı. Bu yenilginin arkasında, hiç kuşkusuz, Jeremy Corbyn liderliğinde İşçi Partisi’nin yükselişi vardı.

Jeremy Corbyn’i, İşçi Partisi’nin sol, muhalif kanadında bulunan, Filistin, Güney Afrika, İrlanda, Irak, Kürdistan dayanışma kampanyalarında yer alan bir milletvekili olarak tanıyoruz. Corbyn, “partinin kemer sıkma karşıtı kanadını temsilen” İşçi Partisi başkanlığına aday olduğunda hiç kimse ona şans tanımıyordu. Adaylık için ihtiyacı olan 35 milletvekili imzasını güçlükle toplayabildi. Onun için imza verenlerin bir kısmı da, bunu Corbyn’i destekledikleri için değil, sırf liderlik yarışında demokratik çeşitliliğe hizmet etmesi için yapmışlardı. Ne var ki, Corbyn aday olur olmaz, özellikle partinin işçi sınıfı tabanında ve gençlik kitleleri içinde büyük bir ilgi gördü ve beklenmedik şekilde başkan seçildi. Corbyn, parti üyelerinden, yüzde 59,5 oranında, yani üç rakibinin toplamından daha fazla oy aldı.

Partinin neoliberal kurumsal kimliği Corbyn’i kabullenmek istemedi. Meclis grubunun Corbyn’e güvensizlik oyu vermesiyle[1] parti başkanlığı seçimleri yenilendi, ne var ki partiye akan yeni üyeler ısrarla Corbyn diyordu. Nihayet, Theresa May erken seçim kararı aldığında, belki de, Corbyn’in seçim başarısı elde edemeyeceğini öne süren Blairci ekibin söylemlerine güveniyordu! Ama sonuç hiç de beklediği gibi olmadı. Corbyn’in “sosyalist” söylemleri ona görülmedik bir seçim başarısı kazandırdı. Theresa May’in, Margaret Thatcher’ın izinden, bir “Yeni Demir Lady” olma hayalleri sandığa gömüldü; kendisinin yeni lakabı “Teneke Lady” oldu. (Tablo)

8 Haziran seçimlerinde, Tony Blair döneminden bu yana sürekli kan kaybeden İşçi Partisi, ilk kez muhafazakar sağ karşısında alternatif bir güç olarak çıkış yapabildi. Corbyn’in liderliği altında, İşçi Partisi yeniden sosyal demokrat çizgiye doğru yöneldi. Ekonomik programda sağ-sol özdeşliğine son verdi. Sınıf öğesi yeniden siyasetin asli bir unsuru haline geldi.

Kapitalizmin varoluş bunalımı koşullarında, neoliberalizm bir siyasal eğilim olarak, yarı ölü hale gelmiştir. Bütün seçimlerin mağlubu “neoliberal merkez” siyasetidir. Neoliberal politikaların işçi, yoksul halk yığınlarının hayatlarında yarattığı ağır yıkım, gençliğin kitlesel itirazları, siyasette etkin bir öğe olmuştur. Bu öğeyle bir biçimde etkileşim kuran partiler yükselirken, halen neoliberalizmin şampiyonluğunu yapan partiler ise kaybetmektedir. Sağda reaksiyoner, popülist, faşizan partiler yükselirken, solda da halkçı, sosyal demokrat, sosyalizan parti ve liderler yükseliştedir. ABD’de Trump’ın karşısında Bernie Sanders, Fransa’da Le Pen karşısında Melenchon, Britanya’da Theresa May karşısında Jeremy Corbyn…

Kapitalist merkezlerde göreli “sınıf barışı”, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla son bulmuştu. Sosyal devletin yıkılması, işçi sınıfının sendikal, sosyal hakları üzerinde ağır saldırılar, son 30 yılı belirledi. O dönemde Margaret Thatcher, Britanya işçi sınıfını ağır bir yenilgiye uğratarak neoliberal programı uyguladı. Sermayenin küresel ölçekteki genişleyici dalgası, bir dönem, biriken sınıfsal çelişkilerin üstünü örttü. Ancak, özellikle 2008-2011 ABD-Avrupa ekonomik bunalımları ve on yıldır süren Büyük Durgunluk, sınıfsal çelişki ve çatışmaları yığınsal ölçekte belirginleştirdi.[2] Özellikle işsizlik ve geleceksizliği en ağır biçimde yaşayan gençlik kitleleri radikalleşti, sola yöneldi. Belirsiz, muğlak bir sosyalizm söylemi gençlik kitleleri arasında kulaktan kulağa yayılmaya başladı. İşte bu koşullarda, Bernie Sanders, Jeremy Corbyn gibi yaşlı liderler “sosyalist” söylemlerle ortaya çıkınca, milyonlarca genci etraflarında buldular. Muazzam bir gençlik enerjisi bu liderleri hızla öne çıkarttı. Corbyn-Sanders tarzı “sosyalizmin” içeriği bir yana, ABD ve Britanya gibi antikomünizmin çok güçlü olduğu ülkelerde sosyalizmin kitlelere “bulaşması” son derece ilerici bir durumdu. ABD’de Demokrat Parti elitleri “aşırı” Bernie Sanders’ı bir biçimde saf dışı bırakmayı “başararak”, yerine neoliberal Hillary Clinton’ı aday yaptılar. Sonuç, Trump karşısında aldıkları yenilgi oldu. Oysa kamuoyu araştırmaları, Clinton’ın aksine, Sanders’ın Trump’ı farklı biçimde yeneceğini gösteriyordu. Britanya’da ise İşçi Partisi elitleri Corbyn’i devirmekte başarısız oldular. İşçi sendikalarının Corbyn’i desteklemesi, yüzbinlerce yeni insanın partiye üye olarak Corbyn etrafında kenetlenmesi sayesinde neoliberaller Corbyn’i sineye çekmek durumunda kaldılar. Sonuç, ABD’dekinin aksine, Muhafazakarların yenilgisi oldu.

Tony Blair, Ed Miliband ve diğer neoliberallere göre, sosyalizm dinozorluktur, sadece kapitalizmi değil, aynı zamanda neoliberal piyasa bağnazlığını savunmayan bir sol partinin seçimlerde hiçbir şansı yoktur, Corbyn gibiler Muhafazakarların başarısına hizmet etmekten başka bir işe yaramazlar vs. Ama 8 Haziran seçimleriyle, neoliberal piyasacı dogma küresel çapta bir yenilgi aldı. The Economist‘in tanımlamasıyla, “Blair dönemi 8 Haziran’da bitti”. Sol eğilimdeki kitlelerin zihinlerindeki “neoliberal” prangalar kırılıyor, Soğuk Savaş döneminin cürufu temizleniyor, sosyalizme dair önyargılar geriliyor, sınıf mücadelesi fikri yeniden yükseliyor. Bu kitlesel değişimin (yavaş da olsa) aydınlar arasında da etkisi görülüyor.

Corbyn’in başlattığı hareketin, seçimlerden mağlup çıkan Theresa May’i daha fazla geriletmesi, nihayet hükümetten devirmesi son derece olasıdır. Brexit görüşmelerine eli güçlü gitmeye çalışırken, hükümet çoğunluğunu yitiren ve Kuzey İrlandalı faşistlerin (DUP)[3] desteğiyle azınlık hükümeti kurmak durumunda kalan Theresa May’in siyasi ömrü fazla uzun görünmüyor. Peki, yakın gelecekte Britanya’da hükümet kurması da olasılık dahilinde olan Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’nin programı nedir?

“Azınlık İçin Değil Çoğunluk İçin”

Corbyn yeni bir seçim programı hazırlamaya başladığında, program daha parti meclisinde tartışılırken, partinin neoliberal unsurları bunu basına sızdırarak bir skandal yaratmaya çalıştılar. Beklentileri, bu “aşırı” programa karşı toplumdan büyük bir tepkinin yükseleceği yönündeydi. Oysa tam tersi oldu. Özelleştirilen devlet işletmelerinin yeniden kamulaştırılması (posta, su, elektrik idareleri, demiryolları), büyük şirketlerin ve zenginlerin vergilendirilmesi, “sıfır saat” adlı geçici-güvencesiz çalışma programının sonlandırılması, sosyal kesintilere son verilmesi gibi maddeleri halktan büyük destek gördü. Brexit oyu veren işçilerin ve gençlerin gerçek talepleri, İşçi Partisi’nin yenilenen programının daha da ilerisindeydi. Soğuk Savaş döneminden kalma önyargılar ve kalıplar kırılmış, kapitalist bunalımın yarattığı koşullarda kitleler “sosyalist” sloganlara daha açık hale gelmişlerdi.

Hiç kuşkusuz, Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’nin programı, sosyalist bir program değildir. Kapitalist sistemi temel alan, mevcut neoliberal düzende kısmi değişiklikler öngören bir programdır. “Azınlık için değil, çoğunluk için” başlıklı bu bildirge[4], Büyük Durgunluk’tan bir türlü çıkamayan, üretim ateşi sönmüş, gençlerine istihdam yaratamayan bir ekonomide kimi reformlarla canlılık yaratmayı amaçlamaktadır.

İşçi Partisi, bu programda kendisini “küçük işletmelerin partisi” olarak tanımlamaktadır (işçi sınıfının partisi olarak değil!).[5] 10 yıllık bir süre içinde, 250 milyar sterlinlik bir altyapı yatırım fonu yaratılması, İngiliz kapitalizminin altyapılarının yenilenmesi, ekonomiye üretkenlik aşısı yapılması, ekonomi programının anahatlarıdır. İşçi Partisi, özel sektörü, özellikle de küçük ve orta büyüklükteki işletmeleri teşvik etmeyi vadediyor. Keza işçilerin iflas eden işletmeleri satın almaya teşvik edilmesi, kooperatif işletmelerinin iki katına çıkartılması da programda yer alıyor.

Marx, “Kar oranı, yani sermayenin göreli büyümesi, her şeyden önce sermayenin tüm yeni, bağımsız gruplar oluşturan sürgünleri için önemlidir. Ve sermaye oluşumu, tümüyle, kar oranını kar kütlesiyle telafi edebilen az sayıdaki yerleşik büyük sermayelerin eline düşecek olsa, üretimin canlandırıcı ateşi tümüyle sönerdi. Bu ateş ölürdü. Kapitalist üretimde kar oranı itici güçtür ve yalnızca karlı şekilde üretilebildikleri sürece, karlı bir şekilde üretilebilen şeyler üretilir.”[6] diyordu.

ABD gibi Britanya da, kapitalizmin üretim ateşinin söndüğü ülkeler arasındadır. Bu ülkeler, ancak diğer ülkelerde (özellikle Çin, Hindistan gibi sanayi ülkelerinde) yaratılan değerlerin mali sermaye vurgunlarıyla ele geçirilmesi yolundan ekonomilerini ayakta tutuyorlar. 2008 krizinin ana merkezi, üretkenlikten kopmuş bu emperyalist merkez ülkelerdi.

İşte İşçi Partisi, kapitalizmin üretim ateşini yeniden harlandırabilmek için, tam da “sermayenin yeni sürgünlerini”teşvik etmeye çalışıyor. Küçük çaplı işletmeler ne ölçüde teşvik edilir ve geliştirilirse, tekeller de o denli geniş bir taban üzerine oturabilir. Sermayenin tabanında yaratılacak bu canlılık, öncelikle tekellerin çıkarına olacaktır. Kaldı ki, kapitalizmin bugünkü aşamasında, 1970’lerdeki tekeller-küçük işletmeler ayrımının çok da anlamı kalmamıştır. Zira kar oranlarının geldiği dip seviyesinde, “kar oranını kar kütlesiyle telafi edebilmek” için küçük işletmeler de tekeller kadar, hatta onlardan da vahşi sömürü yöntemleri kullanıyorlar, işçi emeğini ve doğayı en ağır biçimde sömürüyorlar. Üretim ölçekleri ne kadar küçük olursa, sömürü yöntemlerinde o denli vahşi olmak zorundalar. Mutlak artıdeğer sömürüsünü (iş saatlerinin uzatılması) en acımasız biçimde uygulayan bu işletmelerdir.  Gerçekte, hemen her küçük işletme bir tekelin taşeronudur, alt-işletmesidir (sub-contracting). Ayrıca, bankalar bütün sanayi işletmelerinin kolektif patronudur, vs. Dolayısıyla, küçük işletmelerin tekellerin hilafına geliştirilmesi söz konusu değildir. Tersine, küçük işletmelere aktarılan her kaynağın nihayetinde tekelleri canlandırması, onlara hayat aşısı yapması kaçınılmazdır.

Corbyn’in teşvik ettiği yeni programda, işçi sınıfının birçok ekonomik talebi de yer almaktadır. İşyerlerinde ücret makaslarının en fazla 20:1’le sınırlanması, üst yöneticilerin ücretlerinin kısıtlanması, sendikaların ve toplusözleşme düzeninin güçlendirilmesi, güvencesiz çalışmanın sınırlandırılması, eğitim harçlarının kaldırılması, sağlığa geniş kaynaklar ayrılması, özelleştirmelere son verilmesi, posta-su-elektrik-demiryolları işletmelerinin yeniden kamulaştırılması vb.

Fakat sosyal demokrasinin özü, sınıf uzlaşmasıdır. Özellikle kapitalist sınıfın tutarlı ve kararlı bir saldırısı altında, sosyal demokratlar işçi sınıfı taleplerinden hızla vazgeçmek, bunlardan tavizler vermek eğilimindedirler.[7]

Nitekim Corbyn daha şimdiden zikzaklar yapmaya başladı. Seçimlerde öğrencilerin harç borçlarını iptal etmeyi vaat etmişti. Şimdi ise bunun 100 milyar sterlin tutarında bir meblağa denk geldiğini öğrendiği için bu borçların silinmesinin mümkün olmadığını açıkladı.[8]

Corbyn, muhalefet döneminde sıkı biçimde karşı olduğu Trident nükleer silah programının yenilenmesine, parti başkanı olduktan sonra, milletvekillerini oylamada serbest bırakarak yol verdi (Temmuz 2016). Corbyn bireysel olarak hayır oyu verse de, milletvekillerinin dörtte üçü (47’ye karşı 140) Trident’e onay verdi. Ki bu program, hem topluma 31 ila 200 milyar sterlinlik[9] maliyetiyle Britanya yoksullarının sırtında devasa bir yük, hem de Britanya emperyalizminin en saldırgan ifadesiydi. Keza Corbyn, Suriye’ye yönelik askeri müdahale oylamasında da milletvekillerini serbest bıraktı. Böylece iki kritik konuda, militarizm karşıtlığından geri adım attı.

Kaldı ki, İşçi Partisi’nin yenilenmiş programında da (kaya gazı çıkarımlarının yasaklanması, düşük karbonlu enerji biçimlerinin esas alınması gibi ilerici taleplerin yanı sıra), örneğin, nükleer enerji santrallerinin korunması, hatta yeni nükleer enerji yatırımları gibi maddelerle, daha şimdiden hakim sermaye birikim rejimiyle uzlaşmalar göze çarpmaktadır.

Fakat özelleştirmenin adeta bir yeni din haline getirildiği 30 yıllık bir dönemin ardından “yeniden kamulaştırma” talebini gündeme getirmiş olması dahi İngiliz mali sermayesinin öfkesini bu programın üzerine çekmeye yetti.

Kadın ve LGBTİ hakları, Müslüman halklarla kardeşliğin tesis edilmesi, göçmen ve mültecilere kapıların kapatılmaması gibi kimi ilerici politik maddeler de, İngiltere’de sol hareketlerin son yirmi yıllık mücadelelerinin eseri olarak programda yerlerini almıştır.

Sosyal Demokrasi: Tükenmiş Bir Akım

Marx, daha 1852’de, sosyal demokrasiyi şöyle tanımlıyordu:

“Proletaryanın toplumsal taleplerinden devrimci uçları koparılmış ve bu taleplere demokratik bir yön verilmiş, küçük burjuvazinin demokratik istekleri saf siyasal biçimlerinden arındırılmış ve bu isteklerin sosyalist uçları öne çıkarılmıştı. Sosyal demokrasi bu şekilde ortaya çıktı.”

“Sosyal demokrasinin kendine özgü karakterini özetleyen şey, demokratik-cumhuriyetçi kurumların, iki ucu, yani hem sermayeyi hem de ücretli emeği ortadan kaldırmanın araçları olarak değil, bunlar arasındaki karşıtlığı zayıflatmanın ve uyuma dönüştürmenin araçları olarak istenmesiydi.”

“Bu amaca ulaşmak için alınması gereken önlemler ne kadar çeşitli olursa olsun, bu amaç az ya da çok devrimci düşüncelerle ne kadar süslenirse süslensin, içerik aynı kalır. Bu içerik, toplumun demokratik yollarla değişimi, ama küçük burjuvazinin sınırları içinde kalan değişimidir.”[10]

Alıntıyı özellikle uzun tuttuk, zira yeni sosyal demokrasi (Almanya’da Die Linke, Fransa’da Melenchon, İspanya’da PODEMOS, Yunanistan’da SYRIZA, Britanya’da Corbyn vb.) kendisini Marx’a ve onunla anılan sosyalizme bir biçimde bağlantılı olarak sunmaya çalışsa da, Marx’ın sosyal demokrasiye karşı tutumu ─bu akımın görece ilerici olduğu dönemde dahi─ son derece nettir. Marx komünistti, kurduğu ve programını yazdığı partinin adı da Komünist Parti’ydi.

Bugün, burjuva sol partilerin neoliberal muhafazakar çizgiden yeniden sosyal demokrasiye doğru meyletmeleri, sınıf etkeninin yeniden siyaseti belirlemeye başlamasının kaçınılmaz bir sonucudur. Hiç kuşkusuz, burjuva solunun neoliberalizme yüz çevirmesi, egemen sınıflar arasında sosyal haklar, özelleştirmeler, sendikalar gibi konularda çatlakların ortaya çıkması, işçi sınıfı ve ezilenler için mücadele imkanlarını büyüten bir gelişmedir. Ne var ki, kapitalist bunalımın etkisiyle yeniden ortaya çıkan sosyal demokrat akımların, bırakın 19. yüzyıl sosyal demokrasisini, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki sosyal demokrasiden dahi çok daha geri programlara sahip olduğu açık bir gerçektir. Sosyal demokrat programlardaki gerilemeyi belirleyen, doğrudan doğruya, kapitalist bunalımın şiddeti ve sermayenin esneme kapasitesindeki gerilemedir.

Sosyal demokrasinin diriltilmeye çalışılması, bu akımın tümüyle tükenmiş ve ölü olduğu gerçeğini değiştirmez. 20. yüzyıl başlarında, sosyal demokrasi kapitalizm içinde işçi haklarını iyileştirme programı güderken, komünistler ise işçi sınıfını sermaye egemenliğini devirmeye çağırıyorlardı. Bugün durum bambaşkadır. Kapitalizmin yeni bir sosyal devlete takati yoktur. Kapsamlı sosyal reformlarla işçi sınıfının yaşam standartlarını yeniden yükseltmesi için gerekli manevra imkanlarından yoksundur. Corbyn’in ılımlı sosyal demokrat programının mali sermayeden bu denli sert bir karşılık görmesinin sebebi budur.[11]

İşçi Partisi meclis grubunun (yukarıda anlattığımız) Corbyn’i başkanlıktan devirmek için “darbe girişimi”, İngiliz mali sermayesinin, İşçi Partisi’ndeki sola yönelişe sınır çekmek için yapabileceklerinin sadece küçük bir göstergesiydi. Daha vahşi biçimlerin de gündemde olabileceğini ilan ettiler. Amerikan basın tekeli Murdoch’a bağlı Sunday Times gazetesinde çıkan bir haberde, bir “üst düzey muvazzaf general”, Corbyn’in başbakan olması ve Trident nükleer programını durdurması, NATO’dan çıkması veya orduyu zayıflatması halinde “bir askeri ayaklanma” çıkacağını söylüyor; ordu içindeki unsurların, “kurallara uygun ya da değil, mümkün olan her türlü aracı” kullanarak bunu engelleyeceğini belirtiyordu. Britanya genelkurmay başkanı Sir Nicholas Houghton ise, Corbyn’in “nükleer silah kullanma yetkisini asla vermeyeceği” beyanına dair, “bu düşüncenin güce dönüşmesi beni endişelendirir” diye konuşuyordu.

Bu açıklamalar, açıktan darbe tehdidi anlamına geliyordu. Corbyn’in bunlara yanıtı, bu üç başlıkta da generallerin isteklerini karşılamaktan ibaret oldu.

Dolayısıyla, İngiliz kapitalizminin sadık aleti olan İşçi Partisi’nden bir mücadele aracı yaratabileceğini sananların hayal kırıklığına uğraması kaçınılmazdır. İşçi Partisi’nin politikalarını belirleyen, üye tabanı değil, meclis grubu ve onların sıkıca bağlı olduğu ordu-istihbarat-devlet aristokrasisidir.

Sosyal demokrasi, sadece 1990’lar ve 2000’ler boyunca uluslararası mali sermayenin bekçi köpekliğini yaptığı, dolayısıyla yoksul halk yığınları nezdinde bankalarla, zenginlerle özdeşleştiği için değil, bugünkü sola doğru yöneliminin de sınırları sermayenin esneme kapasitesiyle belirlendiği ve sermaye bu kapasiteden geniş ölçekte yoksun olduğu için de ölü bir akımdır. Corbyn’in liderliği İşçi Partisi’ne işçi sınıfı ve gençlik muhalefetinin aşısını yapsa da, bu bünye artık iyileşmeyecek kadar hastadır. Dirilmesi, tazelenmesi mümkün olmayacaktır.

Kapitalist bunalımın belirli bir aşamasında, yeni tipte sosyal demokrat partilerin belirmesi ve bu partilerin işçi sınıfı ve ezilenlerin, gençliğin ve kadınların taleplerine bayraktarlık yapmaları, yaşanan, gerçek, ama geçici bir olgudur. İşçi sınıfı ve ezilenlerin talepleri kaçınılmaz olarak sosyal demokrasiyi aşacak, kapitalist bunalımın keskinliği sosyal demokrat hareketleri ve liderleri sürekli mali sermayeye ve militarizme tavizler vermeye, kitlelerin taleplerinden geri adım atmaya zorlayacaktır.

Nihayet, sınıf etkeninin siyasetteki yeri genişledikçe, kapitalizmin organik bunalımı bütün ezilen toplumsal kesimleri toplumsal kurtuluş için birleşmeye doğru ittikçe, sosyal demokrasinin solundaki akımların, başta da yeni tipte komünist hareketlerin toplumsallaşmasının imkanları gelişecektir.

Kapitalizmin organik bunalımının insanlığın önüne serdiği sorunlar, sosyalist bir devrim dışında hiçbir yolla çözülemez. Krizin radikalleştirdiği, bugün için Corbyn’in veya Sanders’ın toplantılarına heyecanla koşan gençlerin arasından, yeni bir komünist hareketin filizleri de boy verecektir.

Kaynak: Marksist Teori Sayı:

Dipnotlar

[1] Meclis grubunun “güvensizlik” oylamasında 172 milletvekili aleyhte, 40’ı lehte oy kullandı. Güvensizlik oyu, partinin aristokratik üst kademelerinin ve Blair dönemi neoliberallerinin Corbyn’e karşı darbe girişimiydi. Grubun sözcülerinden Lord Blunkett, “Bu liderle ilk seçimde partimiz yok olacaktır” diyordu. (http://www.bbc.com/news/uk-politics-36647458)

[2] 2007-2008 krizinden bu yana, OECD üyesi ülkeler arasında, reel ücretlerdeki en büyük düşüş Britanya’da yaşandı. Ücretlerde yaşanan yüzde 10,4’lük düşüş, Yunanistan’a denkti. Bir yandan da ücretlerin dondurulması, sıfır saatli (belirsiz süreli) çalışma, taşeron işçilik gibi biçimler hızla yayılıyordu. Muhafazakar hükümet, kamu harcamalarını GSYİH’nın yüzde 35’ine (ABD’dekine eşdeğer şekilde ve Britanya’da 1930’lardan beri en düşük seviyeye) indirmeye çalışırken, sosyal yardıma yönelik kapsamlı bir saldırı, dünyanın en zengin altıncı ekonomisinde aşevlerinin artmasına yol açtı. İngiltere’de 2012-2014 yılları arasında, orta gelirli hane halklarının sayısı yüzde 27 azalırken, yoksul hane halklarının sayısında yüzde 60’lık bir artış yaşandı. (Kaynak: http://www.wsws.org/tr/2017/jan2017/reso-j09.shtml)

[3] DUP, İngiliz sömürgeciliğinin İrlanda’daki işbirlikçilerinden, Ulster Direnişi adlı paramiliter çetenin maskesi olan Protestan Birlik Partisi’nin devamıdır. (Hüda-Par benzeri bir parti.) Muhafazakar Parti’nin kurduğu azınlık hükümeti, fiilen DUP’a bağımlıdır, zira DUP’un desteği şartlı ve çıkarılacak yasaların her biri üzerinde karşılıklı anlaşmaya bağlıdır. DUP’un elde ettiği bu gücün Kuzey İrlanda’da Katolik-Protestan gerilimini yeniden yükseltmesi de olasılık dahilindedir.

[4] Partinin yeni seçim bildirgesinin tam metnine şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.labour.org.uk/page/-/images/manifesto-2017/labour%20manifesto%202017.pdf

[5] “Labour is the party of small businesses”, s. 18

[6] Karl Marx, Kapital, III. Cilt, Yordam Kitap, çev. Mehmet Selik ve Erkin Özalp, 1. Baskı, Haziran 2015, s. 263

[7] Örneğin, Yunanistan’da SYRIZA, iktidara gelmeden önce açıkladığı Selanik programında “Bütün bankaların ulusallaştırılacağını” ilan ediyordu!

[8] http://www.bbc.com/news/uk-politics-40697326

[9] 31 milyar sterlin savunma bakanlığının resmi rakamı, 200 milyar sterlin ise Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın (CND) hesapladığı rakamdır.

[10] Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Yordam Kitap, çev. Erkin Özalp, 1. Baskı, Ekim 2016, s. 61-62

[11] Ergin Yıldızoğlu’nun doğru biçimde tespit ettiği üzere, “Corbyn’in, parti manifestosundaki programı uygulayabilmesi için, bu programın, halk sınıflarının desteğini almış olması yetmez. Bu programın, egemen sınıflara, kapitalizme yeni bir kriz yönetim modeli sunuyor olması gerekecektir.” (Cumhuriyet, 15.06.17) Ki bu, gerçekte imkansızdır.