KAPİTALİZMİN KAPİTALİST ELEŞTİRİSİ: BİR ARAYIŞIN ÇIKIŞSIZLIĞI

|İnan Özgür|

ABD merkez bankası başkanı, dünya ekonomisinin işleyiş dinamiklerini artık anlamadığını itiraf ediyor. “Temel teorik model çekirdeğine kadar çürümüş olabilir, orasını burasını kurcalamaya çalışmak belki de nafiledir” diye yakınıyor. Emperyalist mali sermayenin basın mabetlerinden Financial Times ise, başlıca merkez bankalarının başkanları için, şöyle yazıyor: “Ekonomik modelleri iflas ediyor, faiz ve para politikalarının ekonomi üzerindeki etkilerini anlayabildiklerine ilişkin kuşkular artıyor.

Dünya kapitalizmi 2008 krizinin yarattığı iktisadi-mali çöküntü ve çürümenin üstesinden gelemedikçe, sermaye döngüsü krizden çıkıp yeni bir yükseliş aşamasına geçemedikçe, emperyalist küreselleşmeye yönelik eleştiriler yayılıyor ve burjuva ideolojik dogmalar daha derinden sorgulanıyor. Bu arada, kapitalizmin çeşitli sözcülerinden, hatta neoliberal teknokrasinin ağır toplarından kafa karışıklığı ve çaresizlik dolu feryatların yükselmesi gitgide daha az şaşırtıcı oluyor.

Böyle bir ortamda, emperyalist ülkeler başta olmak üzere altmış ülkenin merkez bankasının üye olduğu, dünya finans sektörüne dair çalışmalar yapan ve bankalara öneriler hazırlayan etkili bir uluslararası kurumun, Bank of International Settlements’ın önde gelen iki eski yöneticisi tarafından yayınlanan bir “manifesto” dikkat çekiyor. Dünya çapında öneme sahip bu bankada yakın zamana değin genel başkan yardımcılığı ve genel sekreterlik görevlerinde bulunan Hervé Hannoun ve Peter Dittus’un ortak çalışmalarının adı “Devrim Gerekli”.

Hannoun ve Dittus, G7 ülkeleri merkez bankalarının politikalarından başlayarak, günümüz kapitalizmini kendilerince kapsamlı bir eleştiriye tabi tutuyorlar.

G7 modeli” üzerinde eleştirilerini yoğunlaştıran ikili, bu kavramı, “Batılı toplumların ABD liderliğindeki neoliberal örgütlenişi” anlamında kullanıyor. Söz konusu model, onların deyişiyle, “tüm varlıklar özel mülkiyet haklarıyla bağlandıklarında ve ekonomik aktörler kendi çıkarlarını güttüklerinde arzulanan toplumsal sonuçlara ulaşılacağı”, “özel çıkarın yüksek bireysel kazançlara ve ulusların artan zenginliğine varmasını piyasanın görünmez elinin güvenceleyeceği” inancına dayanıyor.[1]

Onlara göre, işte bu model ve onun dayandığı inanç hızla çöküşe gidiyor. Tüm sistemi olanca yıkıcılıklarıyla tehdit eden dört temel meseleyi sıralıyorlar: kapıdaki yeni ekonomik kriz, küresel ısınma, savaşa doğru gidişat, artan işsizlik ve eşitsizlik.

Hannoun ve Dittus, “dört saatli bomba” olarak ifade ettikleri bu meseleler çerçevesinde, emperyalist küreselleşme politikalarına çeşitli eleştiriler yöneltiyorlar ve alternatifler bulmaya çalışıyorlar. Ortak çalışmalarına koydukları başlık yanlış anlaşılmasın: İki kıdemli bankacı, anafikir olarak, saatli bombaların patlamasını önlemenin, yani bütün bir sistemin çöküşünü engellemenin, ancak üzerinde durdukları temel meselelerde yürürlükteki politikaların değişmesini sağlayacak bir “düşünce devrimi” ile mümkün olduğunu belirtiyorlar. Bu “düşünce devrimi”, ikilinin vurgusuyla, “pervasız G7 modelinden ortak çıkara dayalı bir ekonomiye geçiş” için katalizör olabilir.

Gündeme getirilen eleştirilerine ve çözüm önerilerine biraz daha yakından bakalım.

1. Bitmeyen Kapitalist Bunalım

Hannoun ve Dittus, G7 merkez bankalarının genişlemeci para politikalarından[2], finans sektörünün kollanmasından, faizleri negatif oranlarda tutma ısrarından, yüzde 2 enflasyon hedeflemesinden, borçlanmaya ve özellikle devlet borçlanmasına bağımlı büyüme modelinden vazgeçilmesini zorunlu görüyorlar. Krize çare diye uygulanan bütün bu politikaların zaten 2008 büyük mali krizinin temelinde yatan unsurlar olduğunu, sabit sermaye yatırımlarını, iktisadi büyümeyi ve istihdamı canlandırmakta beklenen sonuçları bugün de getirmediğini belirtiyorlar. İkiliye göre, söz konusu politikalar, devasa borçlanmayla devlet sektörünün sınırsız genişlemesinin ve böylelikle piyasa ekonomisinin yok olmasının yolunu döşemiş oluyor, sıradaki sistem krizinin tohumlarını ekiyor. Onların sözleriyle, “2008 büyük mali krizinin, önümüzdeki ondan çok daha beter bir krizin belki de sadece provası olduğu gittikçe daha fazla görülüyor.

Devrim Gerekli” diyen bankacı yazarlar, uygulanan bu politikaların yerine, düşük oranlarda bir ekonomik büyümenin kaçınılmazlığını kabul etmeyi, devlet borçlanmasını durdurmayı, faiz oranlarını yukarı çekmeyi, düşük enflasyonda fiyat istikrarı sağlamayı, devlete sıkı bir finansal denetim rolü yüklemeyi, özellikle bankalar üzerindeki düzenleyici normları sıkılaştırmayı öneriyorlar. Buna paralel olarak, ulusal olmayan bir rezerv para[3] aracı yaratmayı, IMF’nin yapısını -G7 ülkelerinin ayrıcalıklı karar haklarını kaldırarak ve dünyanın bugünkü gerçek iktisadi-mali çehresine uygun olarak- daha adil düzenlemeyi, ABD liderliğindeki başarısız G7 modelini çok kutuplu bir dünyada ortak çıkarları temel alan bir küresel yönetişim modeliyle değiştirmeyi istiyorlar.

Hannoun ve Dittus bir noktada haklılar. Gerçekten de, 2008’den bu yana büyük bunalıma çözüm adına uygulanan ekonomi politikaları, bizzat bunalımın içsel dinamiklerini oluşturuyorlar ve onun yeni bir dalgasının ortaya çıkışını hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyorlar.

Hatırlayalım: Fitili ABD’de ateşlenen 2008 bunalımı, Batılı gelişmiş kapitalist ülkeleri derhal pençesine aldı. İzleyen yıllar içinde, krizden çıkış belirtileri yerine, süreğen bir iktisadi durgunluk baş gösterdi. Büyüme oranları, 2008 öncesi dönemin seviyesini bir daha yakalayamadı. Mali-ekonomik sömürge ülkelerde ise, önce dramatik iktisadi daralmalar, sonra da mali sermaye hareketlerine bağlı kısa süreli kıpırtılar ve sarsıntılarla belirlenen bir iktisadi istikrarsızlık sürdü.

2008 krizinden sonra, Batılı emperyalist ülkelerin merkez bankaları, sıfır ve hatta negatif faiz oranlarında, trilyonlarca dolarlık astronomik likidite[4] genişlemesinde ısrar ettiler. Politika faizleri[5] negatif oranlara indi; ki bu, merkez bankasının kendisine yatırılan para karşılığında diğer bankalara faiz ödemek yerine kesinti yapması, böylece kendisinden borç para alınmasını teşvik etmesi demekti. Böylece paranın bankalara bağlanmasını önlemek ve yatırıma yönelmesini sağlamak hedefleniyordu. Genişlemeci para politikalarıyla enflasyonu yüzde 2 seviyesine yükseltmek amaçlanıyordu; 2008 krizi sonrası düşen fiyatlarla üretimlerini sürdürmekte ve borçlarını ödemekte zorlanan şirketler bu sayede yeni üretken yatırımlara yöneltilecekti.

Hükümetlerin, tüketicilerin ve finans dışı kuruluşların toplam borçları, 2008’den 2016’ya, üstelik iktisadi büyümede durgunluk ve verimlilik artışında yavaşlama koşullarında, büyük artış gösterdi. Bu borç toplamının gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı, Batılı emperyalist ülkelerde 39 puanlık artışla, yüzde 235’ten yüzde 274’e çıktı. 2016 verilerine göre, dünya çapında şirketlerin borç yükü, 2008 krizinden önceki düzeye vardı. Tüketici borcunun gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı, 2008’den 2016’ya değin, Batılı emperyalist ülkelerde yüzde 52’den yüzde 63’e çıkarken, diğer ülkelerin ortalamasında da yüzde 15’ten 21’e yükseldi. G7 ülkelerinde merkez bankaları, negatif faiz oranları ve geniş çaplı tahvil alımlarıyla, devletlerin borç birikimini olağanüstü hızlandırdı. Bu ülkelerde devlet borçlarının dörtte biri, merkez bankalarının 10 yılda 3 trilyon dolardan 15 trilyon dolara fırlayan bilançolarına aktarıldı.

Fakat fiyatlar ve dolayısıyla enflasyon, umulanın aksine, bir türlü yükselmedi. “Kemer sıkma” politikalarıyla beraber kabaran tüketici borçlanması da talep artışını ve fiyat yükselişini sağlamaya yetmedi. Merkez bankalarınca pompalanan devasa likidite, sıfır faizle alınan muazzam krediler, üretime değil spekülasyona aktı. Çünkü kar oranları yükselmiyor, üretken yatırımlar yeterince kar vadetmiyordu. Ucuz krediyle beslenen sermaye, önce Batılı emperyalist ülkelerin borsalarında, sonra mali-ekonomik sömürgelerin finans piyasalarında büyük vurgunlar yaptı. Batılı başlıca kapitalist ülkelerde faiz indirimi ve enflasyon artışı hedeflenirken mali-ekonomik sömürge ülkelere dayatılan yüksek faiz ve düşük enflasyon hedeflemesi, emperyalist mali sermayenin buralarda eşsiz spekülatif kazançlar edinmesinin imkanlarını artırdı.

Bankaların borçlanarak oluşturdukları kredi miktarı hızla tırmandı. Menkul kıymetlerin[6], daha açıklayıcı bir nitelemeyle spekülatif sermaye getirilerinin milli gelire oranı misliyle yükseldi. Şirketler, düşük faizli kredilerden, kendi hisse senetlerini tekrar satın almak için piyasaya bono sürmekte, böylece hisse başına kazançlarını yapay olarak artırmakta yararlandılar. Aldıkları ucuz kredileri, borsalara, döviz ticaretine, bono ve tahvillere, gayrimenkul spekülasyonuna, finansal türev enstrümanlara yatırdılar. Bankalar ve çeşitli finans kuruluşları önce borç verdiler. Sonra bu borçlar değerli ticari kağıtlar ve yapılandırılmış yatırım araçları olarak paketlendi, ardından bu menkul kıymet paketleri çeşitli dilimlere ayrıldı, daha riskli ve daha az riskli dilimler halinde finansal yatırımcılara satıldı. Sihirle kurşunu altına dönüştüren simya gibi, bu menkul kıymetleştirme de sermayenin üretmeksizin parasına para katmasını sağladı. Gelecekte yaratılacağı varsayılan değerler şimdiden parasallaştırıldıkça parasallaştırıldı, finans piyasaları aşırı sermaye fazlasının şişirdiği ve patlamak üzere olan balonlarla doldu.

Hannoun ve Dittus, bütün bu iktisadi-mali politikaların eleştirisini yapıyorlar. Kapıdaki yeni iktisadi-mali krize dikkat çektiklerinde ve “Bu kriz G7 modeli dediğimiz şeyin sonunu getirebilir” dediklerinde, gerçekçi bir öngörüde bulunuyorlar. Zira 2008 krizi, kapitalizmin tarihindeki büyük döngü krizlerinin sonuncusu. Ve büyük döngü krizleri, her defasında, sermayenin artık içinde kendisini üretemez hale geldiği mevcut koşulların değiştirilmesiyle, sermaye birikim modelinin yenilenmesiyle aşılabildi. Örneğin 1974 krizi, emperyalist küreselleşme evresine geçişin basamağı oldu. Ne ki, bu son büyük döngü kriziyle, tıkanmaya uğramış birikim modelinin yerini bir başkası alamıyor, gerçekten sonu gelen “G7 modeli” başka bir modelle değiştirilemiyor. Bunalımdan çıkışın reçetesini yazacak yeni bir Keynes sahneye çıkamıyor. “Düşünce devrimi” gerektiğinden bahseden ikilinin alternatif diye önerdiği politikalar da, ölümcül bir yaraya yapılacak etkisiz bir pansumanın ötesine geçemiyor.

2008 krizi, aslında, emperyalist küreselleşmenin bütün birikmiş çelişkilerinin birbirini tetikleyerek büyük bir patlama yaratmasıydı. Sermaye birikim modelinde kesin bir tıkanmaydı bu. ABD’nin önde gelen finans şirketlerinden Lehman Brothers’ın iflası, krizin unutulmaz sembolü oldu. Sermayenin muazzam yoğunlaşmasını ve merkezileşmesini cisimleştiren bir dizi dünya tekeli zincirleme iflas tehdidiyle yüz yüze geldi. Ama bu iflaslara izin verilmesi bütün bir kapitalist ekonominin kaosa sürüklenmesi anlamına geleceğinden, kapitalist devlet batan devasa tekelleri kurtarmaya soyundu. Devletin bu tarz müdahalesi, dönemsel hastalanışı krizle dışavuran kapitalist ekonominin önce iflaslar ve sonra yeni yatırımlarla tekrar sağlığına kavuşmasını ifade eden “yaratıcı yıkım” paradigmasının tamamen dışında kalışıyla, sermayenin tutulduğu hastalığın bu kez tedavisiz ve ölümcül bir karakterde olduğuna, onun tarihsel varoluş gerekçesini yitirdiğine işaret ediyordu.

Sermayenin tarihsel varoluş eğilimi, gerekli emeği azaltarak artı emeği artırmaktır. Genişletilmiş yeniden üretimin de şartı olan bu eğilim, emeğin toplumsal üretici güçlerinin geliştirilmesi demektir. Bilimin üretime uygulanması ve teknolojiye yatırım yapılması, üretim maliyetlerini aşağı çekerek, sermayeye artı-kar sağlar. Artı-kar hırsıyla hareket eden sermaye, ancak üretimde sürekli devrim gerçekleştirerek kendi varoluş temellerini yeniden üretebilir. Üretim maliyetleri arasındaki fark sayesindedir ki, büyük sermayeler daha küçük olanlardan, gelişkin kapitalist ülkeler daha geri olanlardan artı-kar sızdırırlar.

Fakat aşırı sermaye fazlası öyle yüksek bir düzeye ve üretken sermayenin kar oranı öyle düşük bir düzeye varır ki, üstelik bu durum öyle kronikleşir ki, sermaye üretken niteliğinden gitgide kopar. Böylece artı-kar edinmek için finansal spekülasyon ve ucuz işgücü yağması iki temel yöntem haline gelir. Emperyalist küreselleşme evresinde gerçekleşen tam olarak budur.

Emperyalist küreselleşme, bir yandan sermaye birikim sürecinin artan oranda finansallaşmasını, diğer yandan üretim sürecinin uluslararasılaşmasıyla dünya fabrikası ve dünya işçisinin ortaya çıkmasını getirdi. Sermayenin devri hızlanıp esnekleşti. Artı-kar elde etme yöntemi, emeğin toplumsal üretici güçlerini geliştirip göreli artıdeğeri artırmaktan, işçiyi düşük ücretli ve emek yoğun çalıştırarak mutlak artıdeğeri artırmaya, daha da önemlisi, parasal araçlarla finans piyasalarında soygun yapmaya kaydı.

Bundan dolayıdır ki, emek ile sermaye ilişkisinde klasik çevrimin kriz anlarında ortaya çıkan kopuşlar, bugün artık süreğenlik kazanmış durumda. Bundan böyle krizden çıkışın, yani ekonomik canlanmanın ve artı-nüfusun yeniden istihdamının, sermayenin değersizleşmesi ve kıyılması, işgücünün ve kredinin ucuzlaması sayesinde yatırımın tekrar cazipleşmesi, yeni üretim dallarının serpilip gelişmesi, nihayet talebin tekrar canlanması yoluyla gerçekleşmesinin önü kesinkes tıkanmış bulunuyor. Ve bu tıkanma, sermayenin yetersiz merkezileşmesinden ve yoğunlaşmasından ileri gelmiyor, bilakis sermayenin aşırı yoğunlaşmış ve merkezileşmiş olmasından kaynaklanıyor. Öyle ki, söz konusu aşırı birikim, sermayenin emeğin toplumsal üretici güçlerini artık geliştiremez olduğu bir boyuta ulaşıyor. İktisadi krizin klasik çevrimi deforme olup silikleşirken ve ekonomi canlanma ile yükseliş safhalarına giremezken, büyük döngü krizi birikim modelinde köklü bir yenilenmeye kapıyı açamazken, dünya çapında kapitalist ekonominin gidişatı süreğen krizsel bir görünüm sunuyor.

Özetle, 2008’in büyük bunalımıyla kendini dışavuran kriz, burjuva toplum içi bir kriz değil, burjuva toplum biçiminin krizidir. Kapitalizmin bu varoluşsal krizi, burjuva toplum sınırları dahilinde aşılamaz. Bu yüzdendir ki, Hannoun ve Dittus’un kriz karşısındaki çözüm önerilerinin bir hükmü yoktur. Zira ikilinin eleştirdiği iktisadi-mali politikalar, burjuva sınıfın ve devlet bürokrasisinin öznel tercihlerine değil, sermayenin nesnel hareket yasalarına bağlıdır. Aynı nesnellik, burjuva düşünsel çerçeve içinde krize bir çözüm üretilememesinde, örneğin “düşünce devrimi” denilen şeyin neoliberal kapitalizme yönelik ama yine neoliberal zemine dayalı bir eleştiriden ibaret kalmasında da kendini göstermektedir.

Faiz oranlarında ciddi bir artış gerçekleştirme önerisini ele alalım. Sadece yüzde 1’lik bir artış bile, 40 trilyon dolarlık ABD tahvillerini elinde bulunduran finans baronlarının 2,4 trilyon servet kaybına uğramasına yol açacağından, böyle devasa kayıpları önleme dürtüsü, merkez bankalarının faizi düşük tutma ve likidite pompalama politikasını kalıcılaştırıcı baskı yapıyor. Devlet borçlanmasını durdurma önerisine göz atalım. Dünya tekellerinin sabit sermaye yatırımlarını artan oranda ucuz işgücü ülkelerine yönelttikleri ve örneğin Çin’in Amerikalı tüketici için başlıca üretici olduğu yerde, artan dış açığı finanse etmenin yolu mecburen artan devlet borçlanmasından geçiyor. Devletin finansal denetleyici ve düzenleyici rolünü güçlendirme önerisine bakalım. Üretken sermaye için kar oranlarının yerlerde süründüğü koşullarda, sermayenin finans piyasalarında daha yüksek karların peşinde koşmasını frenlemek imkansızlaşıyor. Üstelik Hannoun ve Dittus, “merkez bankaları finans piyasalarının egemenliği altında” diyerek açık bir gerçeğin altını çizdiklerinde, finans piyasaları üzerindeki denetimi sıkılaştırma misyonu yükledikleri kurumsal yapının aslında bizzat finans piyasalarının tutsağı pozisyonunda olduğunu, denetimi sıkılaştırma önerilerinin de kısırdöngüden başka bir anlam taşımadığını dolaylı biçimde ifade etmiş oluyorlar.

Sermaye, her türlü kredi kolaylığına rağmen, üretken yatırıma yönelmiyor. Ve meselenin püf noktası zaten burada. İkili de bunu görüyor ve ama büyüyemeyen bir kapitalizm gerçeğini kabul etmeyi salık veriyor. İyi de, büyüme potansiyeli gitgide dibe vuran bir kapitalist sistemin sürmesi düşünülebilir mi?

Kronik aşırı sermaye fazlalığı ve kronik aşırı işgücü fazlalığı buluşamıyor. Toplam toplumsal sermayenin genişlemesindeki tıkanma, finans piyasalarından artı-kar sağmanın da toplam toplumsal olanaklarını daraltıyor. Çünkü finansal araçlarla birikimin sınırları en nihayetinde üretilmiş artıdeğerin büyüklüğüyle belirleniyor ve finans piyasalarında bu büyüklüğün ötesinde şişen balonların hepsi patlamaya yazgılı oluyor. Sermaye sürekli kendisini büyüten değer olduğu içindir ki, kapitalizmin alamet-i farikası iktisadi büyümedir. Yani büyüyemeyen bir kapitalizmin tarihsel varoluş temelleri ortadan kalkmış demektir. Hannoun ve Dittus’un kriz karşısında savundukları çözümün altının tamamen boş olmasının özü özeti budur.

2. Varoluşsal Ekolojik Kriz

Hannoun ve Dittus’a göre, “İklim değişikliği, piyasanın şimdiye dek görülmüş en büyük başarısızlığının sonucudur.” İkili, Kyoto Protokolü’nün karbon emisyonlarını sınırlandıran bağlayıcı hükümlerinin yerini Paris Anlaşması’nın temennilerinin almasını eleştiriyor. ABD’nin küresel ısınmayı frenlemeye yönelik önlemler karşısındaki umursamazlığı, Avrupa’nın da 2005’ten beri uyguladığı karbon ticareti sisteminin hiçbir işe yaramayışı, ABD ve AB ikilisini, onların gözünde küresel iklim değişikliğine dair politikaların başarısızlığının sorumlusu kılıyor. Hannoun ve Dittus, buna karşılık, karbon ticareti sisteminden vazgeçilmesini, karbon emisyonlarına bağlayıcı kota ve yüksek vergi getirilip sıkı denetim uygulanmasını öneriyorlar.

Fakat ikili, daha mütevazı tedbirleri karara bağlamış ve aksi tutumlara yaptırım getirmiş olan Kyoto Protokolü’nün bile uygulanamayıp çöpe atıldığı yerde, bu önerilerin nasıl uygulatılabileceğine ilişkin aslında hiçbir fikre sahip değil. Dolayısıyla, onların eleştirel önerilerinin, 2016’da yürürlüğe giren ama ABD’nin uymayacağını açıkladığı Paris Anlaşması’nın işlevsiz temennilerinden hiçbir farkı da yok.

İklim değişikliğinin yanı sıra, hava kirliliği, okyanusların zehirlenmesi, zararlı gıda maddelerinin yayılışı, canlı türlerinin yokoluşu, nükleer sızıntılar ve daha başka çevre felaketleri, dünyayı çok katmanlı bir ekolojik krizle yüz yüze getiriyor. Ve bu, tamamen sermaye-doğa çelişkisinden kaynaklanıyor.

İklim değişikliği sorununun özü, sermaye ve burjuva devlet hızla boyutlanan ekolojik krize çözüm bulma kapasitesine sahip mi, yoksa ekolojik kriz bugün sermayenin onulmaz krizinin içsel bir bileşeni mi sorusunda düğümleniyor.

Köklü ekolojik önlemlerin uygulanışını sermayenin taşıyacak gücü, burjuva politikacının da zorlayacak gücü artık bulunmuyor. Öyle bir tarihsel kavşağa gelindi ki, sermaye ilişkilerinin varlığı doğal çevrenin varlığı ile artık antagonist bir karşıtlık gösteriyor.

Gerek küresel ısınmayı durdurmayı gerekse bir bütün olarak ekolojik krizin üstesinden gelmeyi sağlayabilecek kapsamda dünyasal tedbirler, kapitalizm sınırlarında kalındığı müddetçe, uygulanabilir değil. Bu uygulanamazlık, sermayedarların ve burjuva politikacıların öznel yaklaşımlarından ziyade, bir bütün olarak sermayenin nesnel çıkmazından ileri geliyor.

Sermaye, reel üretimdeki düşük kar oranları nedeniyle, üretken yatırımlar yerine spekülatif yatırımlara yöneliyor. Kar oranlarındaki bu düşüş, zaten üretimden gittikçe kopmakta olan sermayenin, çevre koruyucu tedbir ve teknolojilere üretim maliyetlerini yükselterek kar oranlarını daha da aşağıya çekecek yatırımlar yapmasını nesnel olarak frenliyor. Amacın artı-kar olduğu yerde, bilimin üretime uygulanışı yoluyla ekolojik önlemler alınması gittikçe olanaksızlaşıyor.

Sermaye, emeğin toplumsal üretici güçlerini geliştirme yeteneğini ne kadar kaybetmişse, doğayı o kadar ölçüsüzce yıkıma uğratıyor. Ucuz işgücü yağması dururken robot teknolojisini nasıl yaygınlaştırmıyorsa, doğal kaynakların yağması dururken “yeşil teknoloji”yi de aynı itkiyle yaygınlaştırmıyor. Kapitalizmin nesnel bir yasası olarak sermayelerin rekabeti, küresel ısınmayı durdurmak için kesinlikle dünyasal düzeyde birleşik ve planlı bir müdahale gerekliyken, bu nitelikte bir müdahaleye imkan tanımıyor.

Karbondioksit emisyonunun dörtte üçü G20 ülkelerince gerçekleştiriliyor. Yalnızca ABD ve Çin’in karbondioksit emisyonları, toplamın üçte birinden daha fazlasını oluşturuyor. Bu tablo, suçun failinden suça ceza uygulamasını beklemenin anlamsızlığını yeterince ortaya koyuyor.

Dünya tekellerinin çıkarlarına koşulmuş olan ve hatta artık birçok örnekte dünya tekellerinin yönetim kurullarından gelen burjuva politikacıların, devasa iktisadi güçlerine paralel olarak devasa siyasi güçlere erişmiş olan bu tekelleri sınırlayabilecek ne yetkileri ne de otoriteleri var. Hannoun ve Dittus, ABD’nin ve AB’nin Kyoto Protokolü’nün bağlayıcı kararlarını uygulama sorumluluğundan kaçışlarını eleştirdiklerinde, bir bakıma bu gerçeği kabul etmiş oluyorlar.

Etkili çevre mücadeleleri şirketleri ve devletleri tek tek bazı çevre sorunlarında önlem almaya zorlasa bile, böylesi önlemlerin genelleşmesi mümkün olmuyor. Zira sermaye, ya yeterince kar vadetmeyen üretimden kopar ya da karlılığını artırma çaresini emeği ve doğayı gözü dönmüşçesine talan etmekte bulurken, vergi yükümlülüklerini hızla başından defederken, parasız toplumsal hizmetleri piyasalaştırıp yutarken, bugünün emperyalist küreselleşme dünyasında, sermayeyi yeni çevre vergilerine bağlamanın veya genelleşecek ekolojik müdahalelere razı etmenin bir yolu kalmıyor.

Basitçe söylenecek olursa, petrol sermaye için karlı olduğu sürece yakılmaya devam edecek, karbon salınımını önleyici teknoloji ise sermayenin karlılığını düşürdüğünden yaygınlaşmayacaktır. Dünya tekellerine gitgide memur kılınmış devlet bürokrasisi, amiri olan sermayeyi hiçbir zaman köklü ve dolayısıyla maliyetli ekolojik tedbirlere zorlama kudretinde olmayacaktır.

Sermaye kendisiyle beraber dünyayı da ateşe atıyor ve sadece küresel ısınmanın durdurulması bile kapitalizmin aşılmasını şart koşuyor. Karbon emisyonlarına küresel ısınmanın önüne geçecek kadar sıkı bir kota, vergi ve denetim sistemi getirilmesine dair Hannoun ve Dittus imzalı çözüm formülü ise, en fazlasından, hiçbir ümit vermeyen iyi niyetli ama boş bir hayal olarak kayda geçiyor.

3. Keskinleşen Rekabet Ve Kaçınılmaz Savaş

Hannoun ve Dittus, ABD’nin ve Avrupalı başlıca devletlerin dış politikalarına sert eleştiriler yöneltiyorlar. SSCB ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla ortaya çıkan “barış primi”nin, yani aşırı silahlanmadan ve saldırgan dış politikadan vazgeçme fırsatının ABD ve NATO tarafından değerlendirilmeyişini, G7 devletlerinin tırmandırdıkları silahlanma yarışını ve Rusya ile Çin’e yönelik saldırgan tutumlarını kınıyorlar. ABD ve AB ile Rusya ve Çin arasında sonuçları kestirilemeyecek denli trajik bir savaş çıkmasından duydukları endişe yansıyor satırlarından.

İki bankacı, Rusya ve Çin’le barışçıl ilişkiler kurulması ve askeri harcamaların kısıtlanması üzerine anlaşmaların, kaynakların insanlığın ortak çıkarlarına göre tahsisini, örneğin küresel ısınmaya ve toplumsal eşitsizliğe karşı daha etkin bir mücadeleyi olanaklı kılacağını belirtiyorlar. Fakat dünya çapındaki askeri-endüstriyel kompleksin[7] bunun sürekli önüne geçecek denli güçlü olduğunu da itiraf ediyorlar. Yine de, NATO ve G7 ülkelerinin doğuda saldırgan politikalarına ve silahlanma yarışına son verilmesini, kaynakların askeri-endüstriyel komplekse, silaha ve savaşa değil, ortak çıkarlara tahsis edilmesini savunuyorlar.

Hannoun ve Dittus’un Batılı emperyalist devletlerin saldırgan ve savaşçı dış politikalarına dönük eleştirileri ne kadar sertse, alternatif diye ileri sürdükleri öneriler de o kadar naif. Zira eleştirdikleri ve değiştirilebileceğini sandıkları emperyalist politikalar, ne devlet yöneticilerinin kötü niyetlerinden ne de askeri-endüstriyel kompleks denilen şirketlerin lobilerinden kökleniyor. Savaş çığırtkanı hükümetler ve silah şirketleri, kapitalizmin dünyasal ve toplumsal nesnelliğinin icracısı olan öznel katalizör rolündeler.

Sermayelerin iktisadi rekabeti, en keskin ve yoğun ifadesini, sermaye bekçisi devletlerin siyasi ve askeri rekabetinde bulur. Savaş ise bu rekabetin nesnel ve kaçınılmaz sonucudur. Bir yandan sermayenin toplumsal eğilimi ulusal çitleri yıkmak ve dünyasallaşmaktır, ama diğer yandan sermayenin çoklu varoluşu ve içsel rekabeti ulus-devletlere ayrışmışlığın sürmesinin nesnel temelidir. Kapitalist devletler arasındaki çelişkilerin şiddetlenmesinin ve nihayetinde savaşların patlak vermesinin altında yatan asıl neden budur.

Emperyalist küreselleşme evresinde, dünya tekellerinin bütünleşmiş dünya pazarı üzerindeki rekabeti gitgide kızışıyor. Dünya tekelleri arasında pazar egemenliği için rekabet, dünya devletleri arasında mali-ekonomik sömürge egemenliği için rekabeti keskinleştiriyor. Geride bırakılamayan iktisadi-mali kriz ve büyüyemeyen toplumsal artıdeğer pastası koşullarında, artı-karlar için iktisadi savaş her geçen gün yeni askeri savaşları sahneye çağırıyor.

ABD 642, Çin 215, Rusya 69, Fransa 55 ve İngiltere 51 milyar dolarlık askeri harcamaları boşuna yapmıyorlar. 2018’de dünyadaki toplam askeri harcamalar, yeni bir rekor kırarak, 1,67 trilyon dolara çıkıyor. Bu devasa harcamaların itici gücü, yalnızca Trump’un veya Putin’in savaş hırsı değil, yalnızca bunlardan beslenen silah şirketlerinin çıkarları da değil. Rekabet içinde paylaşılacak ganimet büyümeyince, paylaşım için rekabet daha hızlı büyüyor. Kapitalizmin eşitsiz gelişme ve rekabet karakteristikleri, ABD’nin kırılmaya uğrayan hegemonyasını, onun başlıca rakipleri olarak güçlenen Rusya ve Çin karşısında, hatta AB devletleriyle sürtünmesi artan ilişkilerinde, emperyalist gözdağı ve savaş yoluyla tekrar tesis etme arayışı olarak cisimleşiyor. ABD, AB, Rusya ve Çin arasında gittikçe gerilen ilişkilerin, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Güneydoğu Asya’da ya da Doğu Avrupa’da büyüyen çatışkıların, mesela Suriye gibi küçük bir ülkede savaşan sayısız askeri kuvvet üzerinden gerçekleşen karşılıklı saflaşmaların nedeni bizzat sermaye düzeni.

Varoluşsal krize tutulmuş kapitalist dünya toplumu, gittikçe daha dizginlenemez hale gelen uzlaşmaz iç çelişkilerle bölünüyor. Emperyalist güçlerin dolaysız saldırılarına ve dolaylı karşı karşıya gelişlerine sahne olan lokal ve bölgesel savaşlarla, üçüncü dünya savaşına doğru yeni adımlar atılıyor.

Hannoun ve Dittus’un barışçıl uluslararası ilişkilerden yana görüşleri, sermayesiz ve sömürüsüz bir toplum tasavvuru içermediği, burjuva ulusal devletlere ayrışmışlığın aşılmasını öngörmediği ve mevcut emperyalist devletlerin varlıklarını değişmez saydığı için, insanlığın savaşsız bir dünyaya doğru yürümesine hiçbir katkıda bulunmuyor. Daha doğrusu, savaşa ve silahlanmaya kapitalist zeminde durarak yöneltilmiş eleştiriler, cehenneme giden yolu döşeyen iyi niyet taşları olarak tanımlanmayı hak ediyor.

4. Yoksula Avuntu Paylaşım Ekonomisi

Hannoun ve Dittus, toplumun başlıca sorunları olarak, toplumsal eşitsizliğin tırmanışını, artan hayat pahalılığını, yüksek işsizlik oranlarını, büyüyen güvencesiz istihdamı görüyorlar. Sıfır ve negatif faiz oranlarının, genişlemeci para politikalarının ve önüne geçilemeyen finansallaşmanın, yapay sermaye kazançları yaratarak zenginlerin lehine işlediğini, orta sınıfın ve yoksulların birikimlerini yuttuğunu kabul ediyorlar.

Buna karşılık, devletin toplumsal eşitsizliği azaltacak müdahalelerde bulunmasını ve bilhassa part-time işleri veya iş paylaşımını teşvik ederek işsizliğe müdahale etmesini, toplumsal kesintiler ve yeni vergilendirmelerle finanse edilecek bir evrensel temel gelire[8] geçilmesini diliyorlar. Onların deyişiyle, “Dijital devrim, ilk iki sanayi devriminin aksine, hızlanan gelir artışı da, istihdam artışı da yaratmıyor.” Çözüm önerilerinin odağındaysa, kapitalist piyasa ekonomisinin yanı sıra, yurttaşların birbirleriyle ihtiyaç maddelerini takas edecekleri, evlerinin birer odasını veya ev aletlerini kiraya verecekleri, araçlarıyla taşımacılık yapacakları, kendi güneş panellerinden kendi elektriklerini üretecekleri, “dijital devrim”in arttırdığı işsizliğin etkilerini böylece kendi kendilerini istihdam eden küçük girişiciler haline gelerek azaltacakları bir paylaşım-işbirliği ekonomisinin geliştirilmesi duruyor.

2017’de dünya çapında 500 milyarderin servetinde yüzde 23’lük, yani 1 trilyon dolarlık bir büyüme gerçekleştiği biliniyor. Resmi rakamlara göre, işsizlerin sayısı 200 milyonu, günlük geliri 2 doların altında olan işçilerin sayısı da 300 milyonu geçiyor. Dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi toplam servetin yüzde 82’sini elinde tutuyor. Oysa dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’sinin varlıkları, toplam servetin yüzde 1’inin çeyreğine bile ulaşmıyor ve yıldan yıla aşınmaya devam ediyor.

Tekelci sermaye ucuz işgücü ülkelerine ya da ışıltılı finans piyasalarına aktıkça, Batılı kapitalist ülkelerde ücretlerin aşağı ve işsizliğin yukarı doğru seyretmesi kaçınılmaz oluyor. İşgücünün ucuzluğu ve fazlalığı, emek üretkenliğini ve dolayısıyla göreli artıdeğeri yükseltecek sabit sermaye yatırımlarını, bir başka deyişle yeni teknolojilerin üretime uyarlanmasını ve yayılmasını düpedüz frenliyor. Sermaye ilişkilerinin zincire vurduğu robot, bilgisayar ve internet insanlığın refahına, daha az çalışıp daha çok üretmesine hizmet etmiyor. Oysa Hannoun ve Dittus, niyetleri ne olursa olsun, sermayenin vurduğu bu zinciri kadermişçesine kabullenerek, sefalete mahkum kılınan ya da dışlanan milyarlarca insana paylaşım ekonomisi adı altında kapitalizmin çatlaklarına ötelenmiş kısır ilişkiler ağında yaşama reçetesi yazıyorlar.

Sermayenin emekten kopması, iktisadi büyümenin yavaşlayıp durağanlaşması, krizin adeta süreğenleşmesi, kapitalist ekonominin işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik gibi başlıca toplumsal sorunlara, geçici bile olsa herhangi bir çare üretmesinin imkansızlığı anlamına geliyor. Ki Hannoun ve Dittus da, bundan sonra ciddi bir iktisadi büyüme olmayacağının kabullenilmesini ve paralel düzlemde bir paylaşım ekonomisi örgütlenmesini önerdiklerinde, zaten bu imkansızlığa boyun eğmiş oluyorlar.

Ama paylaşım ekonomisi önerisi, hakikaten, çaresizliğin gülünçlüğe açılan kapısı oluyor. Takas pazarı, oda kiralama, özel araçla taşımacılık; bütün bunlar, dünya tekelleri düzeninde uzun vadeli gelişim şansı olmayan bireysel mikro girişimciler yaratma, zaten hızla eriyen küçük burjuvaziyi daha da küçük ölçekte yeniden kurma önerisinden başka bir şey değil. Hannoun ve Dittus, işçi ve işsiz tüm yoksul yığınlara, eşitsizlik ve yoksulluğun kaynağı olan kapitalist sisteme karşı kolektif eyleme geçmelerinin karşıtı olarak, bireysel kulvarda hayatta kalma stratejisi arıyorlar.

Ne ki, bu tür bireysel mikro girişimlerin, emperyalist küreselleşme dünyasının firavunları olan dev tekellerin her şeyi piyasalaştırdığı ve sermayeleştirdiği bir zamanda, serpilip gelişmelerine ve bu tekel ekonomisinin yanında kendilerine yer açmalarına olanak yok. Bireysel takas pazarı kapitalist meta pazarının iktisadi baskısına nasıl direnecek? Odasını kiralayan ev sahibi yeni bir konut kredisi çöküşünün mağduru olmaktan nasıl kurtulacak? Özel aracıyla taşımacılık yapan birey otomotiv ve petrol tekellerine bağımlılık sınırlarının dışına nasıl çıkacak? Ve elbette bütün bunların ötesinde, söz konusu yoksul yığınlar, aynı zamanda tüketici özellikleriyle, piyasanın nesnesi olmaktan sıyrılamayacaklar.

Devletin ekonomiye ve finansa toplumsal eşitsizlikleri giderici müdahalede bulunması yönlü öneriye gelince, esasen bunun aşılmış tarihsel dönemin artık tekrar edilemez bir unsuru olduğu besbelli. Sermaye, neoliberal kuralsızlaştırma, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, piyasaların finansallaştırılması, eğitimin ve sağlığın ticarileştirilmesi, sosyal hakların gasp edilmesiyle “refah devleti”nin ruhuna fatiha okudu. O, sermaye birikiminin önünde artık tahammül edilmez bir engel haline geldiğinden, cenazesi sermayenin ideologlarınca sevinç çığlıklarıyla ve çoktan kaldırıldı. Bankacı ikili de bunun bilincinde olmalı ki, “refah devleti”ne dönüşten asla bahsetmiyor ve “kamu borcunun artan parasallaştırılması, kamu sektörünün sınırsız genişlemesinin yolunu döşeyerek, piyasa ekonomisini yok edebilir” kaygısını dile getiriyor. Böyle bir kaygı, zaten neoliberalizmin düsturu olan devletin ekonomik hayatın dışında kalması önermesiyle örtüştüğünden, ikilinin devlete kısmi düzenleyici rol biçen alternatif piyasa modelini daha baştan boşa düşürmüş oluyor.

Peki, piyasanın altını kendi elleriyle oyan oligarşik sermayeyi kim dizginleyecek? Dünya tekellerine kim daha fazla vergi koyacak, kim sınırlama getirecek? İpleri sermaye tekellerinin ellerinde toplanmış olan burjuva devlet aygıtlarından bunu beklemenin bir illüzyona kanmaktan farkı nedir ki! Dağ gibi yığılan işsizlere baktığında işe yaramaz artı-nüfustan başka bir şey görmeyen sermayeyi, bu yığınları da kapsamına alacak ve hem de kendi karlarından kesintilerle kurumsallaştırılacak evrensel temel gelirin genelleşmesini onaylamaya zorlayacak bir burjuva devlet iradesi yok ve olmayacak. İktisaden güçlü olanların politik süreçleri yönettiklerini ve kendi çıkarlarını kollayan kuralları dayattıklarını açıkça söyleyen Hannoun ve Dittus’un gelip çarptıkları burjuva devlet gerçeği bu.

Peki öyleyse, insanın toplumsallaşmasının tarihteki bu en ileri noktasında, milyonlarca ve milyarlarca emekçi insan için, tarihi adeta geriye sararak bireysel çıkış yolları aramak mı gerçekçi, yoksa ölümüne sırtlarında taşıdıkları sermaye asalağını silkeleyip atmak mı?

Sonuç: Tek Yol Devrim

Hannoun ve Dittus’un hayal ettikleri dünya, “borç birikiminin son bulacağı, politikacıların daha düşük potansiyelli büyümenin daha mütevazı bir dönemi gerçeğini kabulleneceği, devletin ekonomiye yol gösterme ve eşitsizliği azaltmada ciddi bir rol üstleneceği, ortak çıkara ve paylaşım değerine dayalı toplumsal bir ekonominin zemin kazanacağı, düşük karbonlu bir büyüme modelinin tercih edileceği ve barış priminin semeresinin alınacağı bir dünya”. Fakat gördüğümüz gibi, kapitalizmin toprağı üzerinde böyle bir dünyaya hangi birikim modeliyle geçilebileceğine, sermayenin tıkanıklığının ne tip bir yeni örgütlenmeyle aşılabileceğine dair esaslı bir görüşleri yok. Tüm o sert görünümlü eleştirileri, paradoksa bakın ki, son derece yumuşak ve etkisiz çözüm önerilerine bağlanıyor. Ve ortaya, utangaç neoliberallerin arsız neoliberallerden yakınmasından öte bir sonuç çıkmıyor.

Kapitalizmin bu kapitalist eleştirisi, kendi başına ele alındığında, çaresiz bir çığlıktan başka bir şey değil. Ama aynı zamanda, sermayenin ve onun ideologlarının içinde debelendikleri varoluşsal kriz gerçekliği karşısındaki maddi ve fikri çıkışsızlıklarının dünyasal bir ifadesi.

Peki, bitmeyen krize kapitalizm koşullarında hangi çareler düşünülebilir?

Pazarın genişlemesi. Ama çöken SSCB ve Varşova Paktı ülkelerinin kapitalist dünya pazarına eklemlenmesi, Çin’in de emperyalist küreselleşme sürecine dahil olması, bütünleşmiş bir dünya pazarının gelişmesi, mali-ekonomik sömürgeleştirmenin yayılması, devasa miktarlarda tüketici kredileri dağıtılması sayesinde pazarı genişletmenin tüm nitel imkanları kullanıldı.

Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasının ilerlemesi. Ama dünya tekelleri sermayenin en büyük bölümünü zaten merkezileştirdiler veya üretim zincirleri halinde kendilerine bağladılar; daha yüksek düzeyde tekelleşme ise sabit sermaye büyüklüklerinin artıp kar oranlarının düşmesi kapanından kurtulamaz oldu.

Sermaye kıyımı sonucunda üretken yatırımların yeniden ivmelenmesi. Ama muazzam boyutlarda tekelleşen sermayelerin kıyıma uğraması tüm sistemi çöküşe sürükleyici sonuçlar yaratacağından, büyük iflaslara izin verilmez ve batan tekeller devlet eliyle kurtarılır oldu; üretim ateşi sönen sermaye lokomotif nitelikte yeni üretim dalları geliştiremez hale geldi.

Finansal araçlarla birikimin artırılması. Ama bu zaten krizin içsel bir unsuruna dönüştü, şişirilen finansal balonlar art arda patlamaya yazgılı hale geldi, üretilmiş toplumsal artıdeğerin sınırlarının mali araçlarla toplam birikimin de sınırları olduğu görüldü.

Mutlak artıdeğerin artırılması. Ama sermaye ucuz işgücü ülkelerine aktıkça, teknolojiden ziyade emeğin yoğunlaştırılması, ücretlerin düşürülmesi ve işgünlerinin uzatılmasında yol aldıkça, artan mutlak artıdeğer gitgide köle emeği sınırlarına dayandı.

Görülüyor ki, bütün temel meselelerin kısmen hafifletilmesi bile, kapitalizm sınırlarında kalındığında artık mümkün değil. Varoluşsal kriz, burjuvazinin düzen içi geçici çözümler bulma, geniş kapsamlı reformlar yapma kapasitesinin tükenişi demek. Bundan dolayıdır ki, emperyalist küreselleşmenin, bugünkü sermaye politikalarının gerçek bir eleştirisi ancak antikapitalist görüş açısından temellendirilebilir. İçinde bulunduğumuz tarihsel dönem, reform değil devrim dönemidir.

Son yıllarda patlak veren büyük toplumsal hareketlerin hızla antikapitalist karaktere bürünmeleri bunun bir ifadesidir. Ya da tersinden, örneğin Yunanistan’da emekçilerin antikapitalist öfkesine dayanarak art arda seçimleri kazanan ve hükümet eden Syriza’nın sermaye ilişkilerine son vermeyi göze alamadıkça ciddi bir toplumsal reform yapma yeteneği dahi gösterememesi, gitgide bir düzen partisine dönüşmesi, kapitalizm toprağına basıldığı müddetçe başlıca toplumsal sorunlara herhangi bir çözüm üretmenin artık imkansızlaştığına işarettir.

Emeğin toplumsal üretici güçlerini geliştirmek, sermayenin tarihsel işlevi ve varoluş nedenidir. Sermaye bunu yapamadığında, üretimde sürekli devrimi gerçekleştiremez olduğunda, egemenliği altındaki üretim tarzının bizzat prangası haline gelmiş demektir. Bu sermayenin varoluşsal krizidir. Toplumsal üretimdeki gelişme, daha ileri bir toplumsallaşma, ancak ve yalnızca bu pranganın kırılıp atılmasıyla, sermaye ilişkisinin yadsınmasıyla mümkün olur.

Adeta süreğenleşen iktisadi-mali krize, tırmanan toplumsal eşitsizlik ve sefalete, yayılan emperyalist işgal ve savaşlara, yeryüzündeki tüm yaşamı tehdit eden ekolojik yıkıma toplumsal devrim dışında bulunabilecek gerçek bir çözüm yoktur.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 31

Dipnotlar

[1] Bu yazı boyunca Hannoun ve Dittus’tan yapılan tüm alıntılar ve aktarımlar, ikilinin “Revolution Required – The Ticking Time Bombs Of The G7 Model” adlı ortak çalışmasındandır. Bkz. http://azug.minpet.unibas.ch/~wildi/SSRN-id3060168.pdf

[2] Genişlemeci para politikası: Merkez bankasının para basarak, tahvil satın alarak ya da faiz oranlarını düşürerek piyasaya para arzını artırması.

[3] Rezerv para: Uluslararası ticari ve finansal işlemlerde kullanılan ödeme aracı, günümüzde altın ve dolar.

[4] Likidite: Nakit ve benzeri ödeme araçları.

[5] Politika faizi: Merkez bankasının bankalarla ilişkisinde belirlediği repo ihalesi faiz oranı.

[6] Menkul kıymetler: Alacaklı hakları sağlayıp dönemsel gelir getiren, yatırım aracı olarak kullanılan, nakde dönüştürülebilir değerli kağıtlar.

[7] Askeri-endüstriyel kompleks: Askeri bürokrasi ile silah şirketlerinin kaynaşmasıyla ortaya çıkan yapı.

[8] Evrensel temel gelir: Çalışıp çalışmadıklarına bakılmaksızın tüm yurttaşlara her ay sağlanacak düzenli gelir.