KEMALİZM VE KOMÜNİZM

|Haydar Özkan|

Türkiye’de özgün bir komünist hareketin gelişimi bakımından temel ideolojik veçhelerden birisini, kemalizmle hesaplaşma ve ondan kopuşma oluşturmuştur.

İlerici, devrimci, sosyalist akımların, özel olarak da komünist, Marksist iddialı akımların doğuş aşamalarından başlayarak mutlaka kemalizmle bir imtihandan geçtikleri rahatlıkla saptanabilir. Çünkü kemalizm, egemen Türk burjuvazisinin ve onun devletinin ideolojisidir.

Kemalizm ve komünizm arasındaki ilişki devamsal değil kopuşsaldır.

Kemalizm, hem Anadolu’da emperyalist işgal koşullarında gelişen ulusal direnişin başına geçen ve ilerici bir rol oynayan milli burjuva hareketinin adıdır; hem de Osmanlı ve Hilafet’in tasfiyesiyle yeni tipte bir devleti, Türk burjuva cumhuriyetini kuran politik devrimi gerçekleştiren devlet kadrosunun ideolojisidir. Kemalizm, hem 20’li30’lu yılların Kürt ve gayrimüslim düşmanı Türk şovenizminin bayraktarıdır, hem de 1930’larm Mussolini ve Hitler’in etkisindeki kafatasçı Türk ırkçılığının kurucusudur. Kemalizm, hem 195060’larda Amerikancı “Hür Dünya” bloğunun ileri karakolu olan Türk devletinin ideolojisidir, hem de aynı dönemde ithal-ikameci ekonomi modeli temelinde ‘milli kalkınma’ projesinin ideolojik çatısı olmuştur. Kemalizm, hem 12 Mart darbesinin faşist antikomünist ideolojisidir, hem de 12 Eylül darbesiyle buna eklenen Türk-İslam sentezidir. Kemalizm, hem dinin siyasal üstyapı alanından sosyal alana sürülmesinin ve kontrol altına alınmasının ideolojisidir, hem de Sünni-İslam inancının Türk uluslaşmasının yapıtaşlarından birisi haline getirilmesinin, bir ‘devlet dini’ geliştirilmesinin ideolojisi olmuştur. Kemalizm, hem emperyalist küreselleşme sürecine eklemlenmenin “muasır medeniyet”çi, Batıcı ideolojisidir, hem de bu aynı süreçte eski yönetme ayrıcalıklarını yitiren devlet bürokrasisinin gerici direncinin bayrağıdır. (Muslafa Kemal ve arkadaşlarının önderlik elliği ulusal kurtuluş savaşının ve cumhuriyetin kuruluşunun ayrıntılı bir tarihsel çözümlemesi bu yazının konusunu aşıyor. Bu konuda dergimizin 33. sayısında yer alan “Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi ve kemalizmin iki yönü” başlıklı yazı incelenebilir.)

Oportünist sol, Kemalist Türk burjuvazisini ve onun cumhuriyetini ilericiliğin tarihsel taşıyıcısı sayar, onun tüm tarihini ilericilikle, bağımsızlıkçılıkla mükâfatlandırır. Oysa Marksizm’in teorik temelini oluşturan tarihsel materyalizm, burjuvazinin tarihsel ilericiliğinin kapsamını ve sınırlarını ortaya koyar. Kemalist burjuvazi, Kurtuluş Savaşandaki antiemperyalist rolünü, savaşı emperyalistlerle geniş bir uzlaşma temelinde bitirerek sonlandırmıştır. Kemalist cumhuriyet, dönemin uluslararası dengelerinden güç alarak siyasi bağımsızlığı bir süreliğine sürdürse de antiemperyalist değildir, proemperyalisttir, yani emperyalizm yandaşıdır (bunu Lozan’da tasdiklemiştir). Uluslararası alanda Sovyetler’e karşı emperyalizmin safında olmaktan başka, emperyalist sermayeye de kapıları ‘cömertçe’ açmıştır, Osmanlı’nın emperyalist mali sermayeye borçlarını üstlenerek emekçi halkın cebinden ödemiştir. Burjuva modernleşmeciliği bakımdan ilerici rolünü ise feodal Osmanlı devletinin ve Hilafetin tasfiyesi ve yerine yeni tipte bir devletin, burjuva cumhuriyetinin kurulmasıyla ortaya koymuştur. Kuşkusuz, feodal Osmanlı’nın yerine burjuva cumhuriyetinin kurulması, İslami-feodal Osmanlı hukukunun yıkılması, burjuva hukukun benimsenmesi, dine dayalı eğitim ve yargı sisteminin kaldırılması, dinin siyasal üstyapıdan sürülmesi, bir politik devrimdir ve tarihsel bakımdan da ileri bir adımdır. (1920-23 dönemi TBMM idaresine göre, ilan edilen cumhuriyetin yapısının daha geri, demokrasi olgusunu dışlayan bir nitelikle olması, açık burjuva diktatörlüğüne geçiş için bir köprü olması, ayrı bir tartışmanın konusudur.) M. Kemal ve Türk milli ticaret burjuvazisi Cumhuriyetin kuruluşunun bir halk devrimine dönüşmemesi için yığınları politikadan uzaklaştırmış, toprak devrimini gerçekleştirmemiş, aksine Osmanlı’da fiili mülk sahibi olan toprak ağalarını yasal mülk sahibi yaparak konumlarını güçlendirmiştir.

Kemalist ve sosyal-kemalist tarihçilerin ilericilik-gericilik kavgası olarak okudukları tarihsel olaylar, birçok durumda arka planında Türk egemen sınıf fraksiyonlarının durduğu gerici dalaşlardır. Burjuvazi ve toprak ağalarının bir bölüğü, cumhuriyetin kuruluşunun ardından M. Kemal’in önderlik ettiği cepheyle farklılaşsa da nihayet M. Kemal cephesi tarafından politik olarak tasfiye edilmiştir. Devlet; yasama-yürütme-yargı M. Kemal ve sonrasında İnönü şefliğinde burjuvazi ve toprak ağalarının elinde ‘birleşmiş; 1946’dan itibaren ise, burjuvazi ve toprak ağaları arasında farklı politik arayışlar sonucu kemalizm egemen sınıfların bir devlet ideolojisi olarak kalsa da, politikada burjuvazi ve toprak ağaları için “teklik” hükmünü yitirmiştir. Kurtuluş Savaşı boyunca olduğu gibi, Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasında da Türk milli ticaret burjuvazisi toprak ağalarıyla kol koladır. Bu iki sınıf, koyu halk düşmanı bir rejim kurmuştur. Burjuva sınıf iktidarının kuruluşu ve kurumsallaşması eşiğinden itibaren ilericiliğin taşıyıcısı ancak ve yalnızca işçi sınıfı, ezilen köylülük ve ezilen halklar-milliyetler olmuştur. Politik bakımdan da Türk milli ticaret burjuvazisi, Kurtuluş Savaşı döneminde TBMM aracılığıyla görece burjuva demokrasisinin uygulanması, yürütülen savaştan kaynaklanan antiemperyalist rol ve Kürt ulusunun tanınması gibi ilerici yönlerini cumhuriyetin kuruluşuyla yitirmiştir. Komünistlerin ödevi, iki gericilik arasında seçim yapmak değil, her türlü gericiliğe karşı işçi sınıfı ve ezilenlerin ilerici-devrimci iradesini açığa çıkartmaktır.

Kemalist burjuvazinin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk burjuvazisinin politik aracıdır, aygıtıdır. Kuruluşundan itibaren devle yönetme ayrıcalığı kadar devlet olanaklarından doğrudan faydalanma bakımından da devlet bürokrasisinin üst katmanları, burjuva egemen sınıf katmanlarından birisidir. Burjuva cumhuriyeti, politik sınıf olarak Türk burjuvazisinin uzvu olagelmiştir. Kemalizme bulaşık sol, Şefik Hüsnü’den günümüzdeki uzantılarına kadar, Türk burjuvazisini salt bir sosyal sınıfa indirgemiş, Türkiye Cumhuriyeti devletine ise ‘kendinde’ bir varlık atfetmiştir. Cumhuriyet ve orduyu ilerici güçler saymış, onlara emperyalizmin değil Sovyetlerin, burjuvazinin değil, emekçilerin tarafında yer alma çağrısı yapmıştır. Burjuvaziye karşı mücadeleyi de büyük ölçüde ekonomik alanla sınırlamış, politik sınıf olarak burjuvazinin devletini yıkmaya yönelmemişlerdir bile. Bu akım, programatik görüşleri ne olursa olsun, kendi tarihi boyunca hep devleti ilerici yöne sevk etmekle uğraşmış, 27 Mayıs gerici darbesini de bu yönde tarihsel bir hamle olarak sahiplenmiştir

Komünist hareketin kemalizmin mirasını devralacağı ve o temelde sosyalizme ilerleyeceği fikri-yaklaşımı antimarksisttir. Her şeyden önce, kemalist hareketle komünist hareketin yan yana bulunduğu ve Anadolu’daki ulusal mücadeleye dair hegemonya savaşımı verdiği bir dönem yaşanmıştır (1919-1921) ve bu dönem, kemalist burjuvazinin komünist önderleri katletmesi ve Meclis’teki THlF grubunu tasfiye etmesiyle noktalanmıştır. Bu yaklaşım, tam da bu kırımın ardından yaşanan çizgi kırılması koşullarında, Şefik Hüsnü TKP sinin savrulduğu yeni çizgiden köklenir. 1960’larda, başta Doğan Avcıoğlu(Yön), Doğu Perinçek(PDA) gelmek üzere reformist, revizyonist takımların amentüsü olmuştur. 70’lerde bu fikir Yalçın Küçük’te teorik ifadesini bulmuştur. Y.Küçük, D. Perinçek gibi kişilikler bugün fikirlerinin mantıkî sonucu olarak Ergenekon çöplüğünde konaklasalar da, hala SİP-TKP gibi bu çizgiyi savunan akımlar vardır. Sosyalizmi kemalizme yamama eğilimlerinin nihayetinde proletaryanın sınıf bağımsızlığının terk edilmesi ve devlet kapitalizmine razı gelme anlamına geldiği tarihsel bakımdan açığa çıkmış, billurlaşmıştır.

Komünizm, burjuva devletin yıkılmasını, yerine yeni tiple bir devletin, işçi-emekçi konseyler cumhuriyetinin kurulmasını hedefler. Kemalizme bulaşık sol, burjuva devletin korunmasını ve ilerletilmesini, sola doğru iteklenmesini esas almıştır. Komünizm, başta Kürt ulusu gelmek üzere ezilen halklar üzerindeki ulusal zulmün son bulmasını savunur. Kemalizme bulaşık sol, Türk burjuva devletinin ‘tekliğinin’ (Türk burjuvazisinin milli baskı siyasetinin) korunmasını ‘antiemperyalist bir görev’ saymıştır. “Kemalizm bizi ileri götürmez. Biz kemalizmden geri gidemeyiz” (Y. Küçük) çizgisindeki akımlar, kemalizmin halkçı olmayan, tepeden burjuva modernleşmesini sahiplendikleri (bu temelde halka tepeden baktıkları) gibi, cumhuriyet burjuvazisinin kurulularını da ‘Marksizm adına’ sahiplenmek garabetine düşmüştür. “Cumhuriyet düşmanlarına karşı” miting yapan, “çözülen cumhuriyete sahip çıkmayı” öncelikli görev sayan bugünün SİP TKP’si bunun tipik örneğidir.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesiyle komünist hareketin yaşadığı çizgi kırılmasının ardından, komünist hareketin yemden kendi ayakları üzerinde dikilmesi, kendi göbeğini kesmesi, kemalizmle hesaplaşma ve kopuşla birlikte olabilirdi, öyle de olmuştur. Bu başlangıcın tarihsel öncüleri, 1971 devrimci önderleri ve onlar arasında en ileri düzeyi oluşturan İbrahim Kaypakkaya’dır. Kaypakkaya’nın farkı, bu kopuşmayı en bilinçli yaşaması ve teori katma yükseltmesidir.

1971 devrimciliği, halen belli oranda kemalizmin etkisinde kalan bir devrimciliktir. Ama Taraf Gazetesi vb. liberal sivil toplumcu cenahın tüm karaçalmalarına karşın, 1968-7l’in orijinalitesi bu değildir. 68’den ’71’e uzanan kesit, tersine, kemalizmden kopuşun başladığı tarihtir. 1968 hareketi, kemalizmle ağır derecede bulaşık bir solculuğu miras olarak devralır, omuzlarındaki bu ağır geleneğe rağmen, adeta el yordamıyla ilerleyerek kopuşmaya yönelir. Bu kopuşmanın düzeyleri farklı derecelerdedir. Ancak fiili varlığıyla 71 devrimciliği kemalizmden kopuşma halindedir.

Komünistler, ulusal nihilist değillerdir, bir ulusun tarihinde halka ait, ilerici, mücadeleci ne varsa sahiplenirler. Ama onlar burjuvazinin ilericiliğinin sınırlarını da, burjuvazinin tarihiyle aralarındaki sınırları da kalınca çizerler. Kurtuluş Savaşı’na baktıklarında da öncelikle Ege’deki direnişçi köylü çetelerini, Kürdistan’daki yoksulların özgüçleriyle Fransız emperyalizmine direnişini, savaş boyunca emekçi, çalışan halkın muazzam fedakarlığını, direngenliğini vb. görürler. Mustafa Kemal’de somutlaşan milli burjuvazinin önderliğinin, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’ndaki ve TBMM’deki bütün sosyalist, halkçı, ilerici, hatta burjuva demokrat eğilimlerin tasfiyesi anlamına geldiğini asla unutmazlar. Sadece Türk ulusal kurtuluş savaşı değil, ama örneğin bu savaş esnasında milli burjuvazinin gerici egemenliğine isyan olarak gerçekleşen Koçgiri Ayaklanması da ilerici tarihimizin bir parçasıdır.

Kemalizm, Hıristiyan azınlık milliyetlerin katledilmesi, sürülmesi, azınlık burjuvazinin mülklerine el konarak yeni yetme Türk burjuvazisinin sermaye birikimine eklenmesi demektir. Kemalizm, Kürdistan’ın süngü yoluyla yeniden fethi, Osmanlıdaki Kürt sancakları düzeninin dağıtılması, Kürdistan’ın siyasi ilhakı demektir. Buna giderek ekonomik ilhak da eklenmiş ve Kürdistan Türk burjuvazisinin sömürgesi haline getirilmiştir. Kemalizmin köklerinde derin bir tekçi milliyetçilik, Türk şovenizmi yatar.

Kemalizm, Türk ulusal rengini taşıyan bir sermaye birikiminin yokluğu koşullarında ortaya çıkmış bir burjuva hareketidir. Cılız Türk burjuvazisi, SSCB’ye güvenemeyeceği gibi, sermaye birikimini elinde bulunduran gayrimüslim burjuvaziye de güvenemezdi. Onun için en güvenilir müttefik, bu yüzden, toprak ağaları sınıfı olmuştur. Gayrimüslim burjuvazi ve kimi asi Kürt feodalleri mülksüzleştirilmiş, bu da sola ‘ilerici bir önlem’ gibi sunulmuştur.

‘Sol kemalist’ akımlarla komünist ve devrimci akımlar arasında temel ayrım noktalarından birisi, burjuva devlete yaklaşımda ortaya çıkarken, bir diğeri halklar/milliyetler sorununda görünür. Bugün, kemalizmle komünizm arasında bir “antiemperyalizm” başlığındaki (gerçekte var olmayan) ortaklığı değil, işbirlikçi burjuva devlete yaklaşımda, Kürt sorununda, ezilen milliyetler sorunlarındaki ayrımı, aykırılığı vurgulamak gereklidir.

Kemalist ideoloji, 30’lu, 40’lı yıllar boyunca nasyonal faşist bir yönde savrulmuş, 1945’ten sonra emperyalizmin yeni sömürgeciliğine göre yeniden dizayn edilmiş; 1971-80 askeri darbeleri ile devletin açık faşist ideolojisi olarak biçimlendirilmiştir. Emperyalist küreselleşmeyle birlikte, devletin yeniden yapılandırılması sürecinde egemen sınıfların devleti yöneten ve merkezinde ordunun üst kademelerinin durduğu kesimleri tarafından ayrıcalıklarını korumanın aracı olarak 1930 ların nasyonal faşist ideolojisi olarak yemden bayraklaştırılmıştır. İşbirlikçi burjuvazi nezdinde artık eski önemini yitirmesi de kemalizme herhangi bir ilerici vasıf yüklemez.

Kemalizm “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir zümreyiz” ideolojisi demektir. İşçi ve yoksul köylü düşmanıdır. Devletten bağımsız her türlü emekçi sınıfsal örgütlenmenin reddi, ezilmesi, bastırılması demektir. Kemalizm, komünist hareketin de vahşice ezilmesidir ve süreç içinde sola sadece devlet bünyesinde, köksüz ve çorak bir varoluş hakkı tanımıştır. Sınıf mücadelesi öğretisine sıkıca bağlı komünist hareket, ancak kemalizme cepheden tavır alarak, onun tekçi sınıf egemenliği dayatmasını fiilen yararak ilerleyebilirdi, öyle de olmuştur.

Kemalizm, dinin devlet egemenliğine alınması, devletçileştirilmesi ve devlet egemenliğini güçlendirme aracına dönüştürülmesi demektir. Kemalizm, bir yandan üretim ilişkilerinde feodalizme dokunmazken, siyasi-kültürel üstyapıda feodalizme özgü unsurların tasfiyesi ve tepeden bir burjuva kültürünün inşası girişimidir. Kemalistlerin, toprak ağalarına işlemeyen ‘büyük devrimcilik’ (!) kılıcı, fes giyen halkın boynuna inmiştir. M. Kemal, çağdaş burjuva toplumun imkanlarından yararlanmaktan dahi çok uzak, yoksulluk, işsizlik, topraksızlık gibi sorunlara eklenen, devlet ve ağa baskısı altında inleyen geniş halk yığınlarının temel hiçbir sorunuyla ilgilenmemişken, köylünün başından fesi çıkartıp şapkayı giydirmek için kan dökmüş, devlet terörü estirmiştir. Bu nedenle ezilen köylülüğün ekonomik-sınıfsal temelli, yer yer isyana varan muhalefeti, 1950’lere kadar dinsel forma bürünmüş, yöneten-yönetilen çelişkisi bu biçim içerisinde de patlak vermiştir. 1960’lardan 19901ı yılların başına kadar yalnızca kemalizme mesafeli olanlar tarafından değil, kendisini kemalist ideolojinin en sadık izleyicisi sayan burjuva politikacılar tarafından da Sünni İslam, emperyalizmin çıkarlarına uygun olarak komünizme karşı toplumsal barikat olduğu kadar, bir siyasal silah olarak da desteklenmiş, geliştirilmiş ve kontrollü olarak politikleştirilmiştir. 12 Eylül faşist darbesi ve Türk-İslam sentezinin resmi ideoloji katına yükseltilmesi, bunun doruğunu oluşturur. Bu koşullar altında, kontrol dışına taşan politik İslamın (1990’larda sosyalizmin dünya çapındaki gerilemesine bağlı olarak ve kapitalizmin sosyal sonuçlarından dolayı şehirlere doluşan halk yığınlarıyla buluşarak) devlet yönetiminden pay isleyecek kadar güçlenmesinin yarattığı çelişki; devlet yönetimindeki ayrıcalıklarından uzaklaştırılmak istenen (merkezinde askeri elitin durduğu) kesimin toplumsal dayanak arayışı, bu kesimler nezdinde 1930’lar laikliğini yeniden gündemleştirmiştir. “Laiklik”, bu kesimin ayrıcalıklarının korunmasının, “anti-Amerikacılık’la birlikte ikinci bayrağı olmuştur. Laiklik üzerine bütün nutuklarına karşın bu en “saf’ kemalistler ne Diyanet’in kapatılmasını istemişlerdir, ne de zorunlu din derslerinin. Bunun ötesinde aynı kesimler Kürdistan’daki Kürt ulusal hareketine karşı ideolojik olarak dini geliştirme yönünde yoğun çaba harcamaktan, Hizbullah gibi en kanlı ve vahşi örgütleri kurmaktan da geri durmamışlardır.

Mustafa Kemal, burjuva devrimler çağının çoktan kapandığı bir dönemin, burjuvazinin dünya çapında gericileştiği emperyalizm/tekelci kapitalizm çağının bir figürüdür. Sol’ Kemalist akımların, son dönemlerde kemalizme kan taşımak için öne sürdükleri üzere, Mustafa Kemal’in Fransız jakobenleriyle ya da Latin Amerika bağımsızlık kahramanlarıyla (Jose Marti, Bolivar vb.) bir tutulması, hatta kıyaslanması dahi kabul edilemez. M. Kemal, proleter devrimleri çağında, SSCB’nin yanı başındaki bir ülkede, cılız bir burjuva sınıfının temsilcisi olarak, işçi-köylü korkusunu hücrelerine kadar yaşamış, militan bir antikomünisttir. Aşağıdan gelecek halk eyleminin kontrolden çıkabileceği korkusuyla, savaş biter bitmez halk kitlelerini politikadan uzaklaştırmıştır. Köylüleri özgürleştirecek bir toprak devrimini yapmadığı gibi, köylülüğün geleneksel feodal ilişkilerce hapsedilmesi durumunu sürdürmüş, toprak ağalarıyla sıkı bir ittifak yapmıştır. Her türlü halk örgütlenmesini dağıtmış, her şeyi devlete ve dolayısıyla kemalist burjuvaziye bağımlı kılmıştır. Simon Bolivar, Venezuela’dan başlattığı kurtuluş savaşını, Kolombiya, Peru ve Bolivya’yı kapsayacak şekilde sürdürecek ve emperyalizme karşı kıtasal bir devrime dönüştürmeye yönelecek denli enternasyonalisttir. Bu dört ülkeyi bir halklar federasyonunda birleştirmiş, tüm Amerika’yı kapsayacak bir federasyon için girişimde bulunmuştur. Bolivar, beyaz ırkçılığına karşı durmuş, siyahları kölelikten kurtarmaya çalışmış, Kızılderililerin esaretine karşı durmuştur. Bolivar, zaferin ardından, toprak sahipleri oligarşisine karşı mücadele yürütmüş, yoksul köylülerin çıkarlarını da gözeten burjuva demokratik bir düzen kurmuştur. Nihayetinde toprak sahipleri oligarşisi tarafından yenilgiye uğratılmış ve Kolombiya’da (sürgünde) ölmüştür. Fransız Jakobenler, toprak ağalarının önden regime ini yıkmakla kalmamış, onların başlarını da giyotinle vurmuş, köylülüğü toprak devrimiyle özgürleştirmiş, burjuva devrimini bir halk devrimi formunda gerçekleştirmişlerdir. M. Kemal, ne bir jakobendir (düpedüz jirondendir, jakobeni jakoben yapan giyotin değil, o giyotinin aristokrasinin boynuna inmesidir!) ne de bir Bolivar’dır. O, İbrahim Kaypakkaya’nın yerinde benzetmesiyle Türkiye’nin Çan Kay Şek’idir.

Kemalizm, burjuva devletin yeniden yapılandırılması sürecinde, egemen sınıfların kendi aralarında ve egemen sınıflarla emperyalizm arasında değişen ilişkilere bağlı olarak farklı burjuva çevrelerin farklılaşmış çıkarlarına denk gelecek biçimde yemden tanımlanmaktadır. Bu çerçevede emperyalizmle daha sıkı bir entegrasyona girmek isteyen işbirlikçi tekelci burjuvazi, mevcut kemalizmi yük olarak görmekte ve onu entegrasyonun önünde bir engel olmaktan çıkarmakta, generaller partisi ise ayrıcalıklarını korumak için kemalizmi bir savunma aracı olarak kullanmaktadır. Nihayetinde her birinin “kendi” Mustafa Kemal’i vardır. Kemalizmin liberal eleştirisi de sonuçta işbirlikçi burjuvazinin yönelimini yansıtır. Keza toplumsal çelişkilerin (laik-İslamcı, Türk-Kürl, Türk-azınlık din ve uluslar vb.) keskinleşmesi, halklarımızın, başta Kürt ulusal mücadelesi gelmek üzere demokratik mücadelelerinin ve devlet kontrolü dışı politik İslamın yükselişi ile kemalist ideolojik-politik hücre duvarlarını parçalaması da antikemalist yeni liberal arayışları körüklemiştir. Buna karşın liberalizmin ana bölüğü esasen kemalizmin farklı bir versiyonunu inşa etmeye yönelir, nihayetinde “Ama hangi Atatürk?” (Taha Akyol) sorusuna ulaşır. Nasyonalistler M. Kemal’de azılı Türk şovenizminin dayanağını bulurken; liberaller onun Türk kapitalizminin kurucusu ve proemperyalıst/Batıcı kişiliğinde kendi dayanaklarını bulurlar. Nasyonalistler ‘Sarı Zeybekle coşarken, liberaller ‘Mustafa’yla popüler bir kemalizm ararlar. Tümü için Burjuva Kemal, bir baba, kurtarıcı, halk düşmanı varoluşlarının temelini atan, sömürü ve soygun düzenlerinin kurucusudur. Kemalizm, tüm varyantları ve formlarıyla, toplam olarak, Türk burjuva ideolojisinin potası olagelmiştir. Resmi ideolojinin yaşadığı kriz, içinde bulunduğu potayı eritmiş, kemalizm kaçınılmaz olarak eski katı biçimini kaybetmeye, adeta bir oyun hamuruna dönüşmeye; bu hamurdan elinde kalanı kendine göre şekillendirmeye çalışan burjuva fraksiyonların elinde nereye uzatırsan oraya çekilebilecek şekilsiz bir yığma dönüşmektedir. Türk devletiyle birlikte, bir kez daha, kemalizm de yeniden yapılandırılmaktadır.

Tek ırk, tek dil, tek mezhebe dayalı ve “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” martavalı üzerinden yükseltilen Türk burjuva devletinin inşasının ve bugüne kadar sürdürülmesinin ideolojisi olan kemalizm, artık yarattığı devlet gibi sürdürülemez oluşunun bunalımını yaşamaktadır. Hangi biçimde olursa olsun onun yeniden inşası çabası gencidir. Onun gecikmiş ölümünü devrimci yönde hızlandırmak görevi, komünistlerin omuzlarındadır.

Kaynak: Teoride Doğrultu Sayı: 35