LAİKLİK SORUNU VE DEVRİMCİ POLİTİKA

 | İnan Özgür 

15 Temmuz askeri faşist darbe girişiminin akamete uğramasıyla birlikte, faşist politik islamcı saray cuntasının halklarımıza dönük saldırganlığının alabildiğine artmakta olduğu yeni bir döneme girildi. Faşist saray diktatörlüğünün, hedeflediği başkanlık rejimine giden yolda, toplumsal hayatı dinselleştirme zorlamalarını da artıracağını tahmin etmek güç değil.

Faşist politik islamcılığın, dini, karşıdevrimin başlıca ideolojik dayanağı olarak kullanması, tıpkı Türk şovenizmi gibi, işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci-demokratik mücadelesinin gelişimi önünde ciddi bir engel teşkil ediyor. Bu sayede Sünni inançtan emekçilerin küçümsenemeyecek bir bölümü karşıdevrimin politik tabanı haline getiriliyor. Rejimin faşist politik islamcı restorasyonunda yol alındıkça, resmi ideoloji de islamcılığın Türkçülükle harmanlandığı bir dönüşüme uğratılıyor.

Bu koşullarda, bir yandan faşist politik islamcı iktidarın toplumsal hayatı zorbalıkla dinselleştirme doğrultusunda atacağı adımlar ve diğer yandan farklı güçlerin çeşitli konumlardan buna karşı sergileyecekleri siyasi duruşlar, yeni dönemin politik olaylar zincirinin muhtemel bazı önemli halkalarını meydana getirecektir. Dolayısıyla, politik islamcılık ve laiklik eksenlerindeki saflaşmalar ortamında işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci-demokratik mücadelesinin gelişim yolunu açmak, toplumsal hayatın dinselleştirilmesi hamlelerine karşı oluşacak potansiyel kuvvetleri devrimci-demokratik tarzda mevzilendirmek de komünistlerin görevi olacaktır.

Devrimci program ve politik mevzileniş kapsamında bu görevin anahatlarının ortaya konulması için, öncelikle, laikliğin tarihsel-siyasal bağlamda ele alınıp Türk burjuva devleti gerçekliğinde çözümlenmesi, din konusuna devrimci yaklaşımın tariflenmesi ve laik-şeriatçı karşıtlığının incelenip anlamlandırılması şarttır.

Laikliğin Tarihsel Ve Siyasal Yeri

Laiklik kavramının kökleri, antik çağda ruhban sınıfından olmayan halktan insanlar için kullanılan Yunanca “laikos” kelimesine dayanır. Latince’ye geçen ve nihayetinde Fransızca’da “laic” olarak şekillenen bu kelimeden, kilisenin ve dinin devlet yönetiminden ayrıştırılmasını savunan görüş anlamında Fransızca “laicisme” kavramı türetilmiştir.

Fransız devriminde laiklik, burjuvazinin aristokratik iktidarı yıkmasının ve feodal mülkiyeti tasfiye etmesinin ifade bulduğu bir ilke olarak yükselir. Feodal aristokrat sınıfın bir bileşeni ve kendisi de büyük toprak mülkiyeti sahibi olan resmi kilise örgütlenmesine yönelmiş devrimci saldırının bayrağıdır laiklik. Burjuva aydınlanmacılığın ve modernizmin dine meydan okuduğu bir çağda, Fransa’da Jakoben devrimci iktidar devleti dinden arındırmaya girişir. Fakat, bir yandan laiklik ilkesi evrenselleşmeye başlarken, diğer yandan burjuvazi iktidarını pekiştirdikçe ruhbanı da egemenlik örüntüsüne eklemlemeye yönelir. Böylece modern burjuva iktidar, dinsel kurumlarla vücut bulan eski devlet biçiminden sıyrılmış, fakat laikliği de dini kendi kontrolü altına almasının formu haline getirmiştir.[1]

Nihayetinde burjuva devletin laiklik ilkesi, tarihsel ve siyasal bağlamda, din ve devlet işlerinin birbirinden tamamen ayrıştırılması ve dinsel gerekliliklerin inanç topluluklarına bırakılması olarak değil, dinin devlet denetimine sokulması ve siyaseten kullanılması şeklinde gerçekleşmiştir. Başka türlüsü de düşünülemez, çünkü feodal dönemde devlet dahil bütün üstyapı kurumları dini formdadır ve dinin devlet işlerinin dışına itilmesi yeni kapitalist üretim ilişkilerine uygun devlet biçiminin ve üstyapı kurumlarının örgütlenmesinin zorunlu gereğidir. Laiklik, çıkış döneminde, tarihsel olarak daha geri bir toplumsal örgütlenme biçiminden daha ileri bir toplumsal örgütlenme biçimine geçişin aracı olmuştur, ancak hemen hemen tüm dünyada bu yeni devlet biçimine geçiş çeşitli yollardan tamamlanmış olduğundan, laikliğin tarihsel içeriğiyle güncel içeriğinin aynı olması da imkansızdır.

Kemalist Laiklik

Türk burjuva devletinde laikliği kurumsallaştıran Mustafa Kemal’dir. Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, Fransız devriminin ilk evresini çağrıştıracak halkçı ve ilerici bir siyasi rol oynamamıştır. Modernleşmeyi hızlandıran bazı nesnel toplumsal sonuçlarına rağmen kemalist laiklik, ne feodalizme yönelmiş devrimci bir saldırı niteliği ne de az çok burjuva-demokratik bir içerik taşımıştır. Mustafa Kemal, laikliği, hem tüm muhalefet odaklarını tasfiye etmenin, hem de Türk uluslaşmasını geliştirmenin bir manivelası yapmıştır.

“Kuvayi Milliye” Müslüman halkların ortak mücadelesi iddiasıyla ve İslami tonlu söylemlerle başlayıp gelişir. Fakat Mustafa Kemal’in politik otoritesi arttıkça, yeni Türk burjuva devletleşmesi sürecinde İslamiyet argümanları gitgide geriye çekilir. Halifeliğin kaldırılması İstanbul’da Mustafa Kemal’in rakibi eski iktidardan arta kalanları temizlemeye, Tevhid-i Tedrisat kanunu eğitim işlerini ulemanın kontrolünden devlet tekeline geçirmeye, tekke ve zaviyelerin kapatılması yeni politik iktidara alternatif dini örgütlenmelerin dağıtılmasına hizmet eder. Aynı yıllarda çıkarılan Takrir-i Sükûn kanununda en çıplak haliyle görüldüğü gibi her türlü siyasi muhalefet imkanını bastırmakla ve Mustafa Kemal’in başında olduğu burjuva bürokrasisinin diktatörlüğünü inşa etmekle iç içe geçer laiklik politikası.

Müslüman-Hristiyan tarihsel karşıtlığı, Anadolu ve Mezopotamya’yı Ermeni, Rum ve Süryani ulusal topluluklarından arındırmak, üzerinde yeni burjuva devletleşmenin sağlanacağı toprakları elde tutmak için kullanılır. Fakat Müslümanlık, Türk uluslaşmasını gerçekleştirmek için aynı işlevselliğe sahip değildir. Zira Sünni Müslümanlık Arap kültürüne dayanmakta ve Osmanlı devletiyle özdeşleşmekte, dahası Kürt ulusunun asimilasyonuna olanak sunmamaktadır. Bu yüzden Türk uluslaşmasının katalizörü milliyetçi ve laik devlet ideolojisi olur.

Şapka ve kıyafet kanunları çıkarılması, Latin harflerinin kabulünü takiben Arapça ve Farsça’nın yasaklanması, türbe ziyaretlerinin ve döviz sınırlamasıyla hacca gitmenin engellenmesi, sipariş usulü Kur’an-ı Kerim meali hazırlatılması, ezanın Türkçeleştirilmesi, Kur’an kurslarına izin verilmemesi, dini cemaatlerin kovuşturulması ve cezalandırılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ve devletçi din görevlileri yetiştirilmesine girişilmesi, hepsi de kemalist laikliğin Batılı tarzda modernleşmeyle beraber Türk uluslaşmasını gerçekleştirme amacıyla bağlı uygulamalarıdır. Böylece, İslam medeniyetiyle harmanlanmış kültür ve gelenekler, sosyal örgütlenmelerden dil ve edebiyata, eğitimden müziğe ve giyim tarzına değin her şey, Türk uluslaşmasının gereklerine göre ve devlet zoruyla başkalaşıma uğratılır. Müslüman olan ama farklı uluslara ve ulusal topluluklara mensup bulunan Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun büyük çoğunluğu, kanunların, polis-jandarma zulmünün ve darağaçlarının da devreye sokulmasıyla, “Türk vatandaşı” kalıbına girmeye zorlanır.

Kürt ulusal hareketleri ve isyanlarının Mustafa Kemal’in başında bulunduğu, Kuzey Kürdistan’ı boyunduruk altına almaya çalışan rejim tarafından “irtica” ve “dinci gericilik” diye tanımlanması bilhassa çarpıcıdır. Milliyetçi laiklik kırbacı, bir yandan Türkleştirmeye direnen Kürt ulusunun, diğer yandansa rejime biat etmeyen islami cemaatlerin ve dindar halkın sırtlarında şaklayıp durur. 1920’lerin ortasından 1940’ların ortasına uzanan bu dönemde, inançları baskı altına alınan ve horlanan, yaşam koşulları itibarıyla da perişan halde olan çaresiz yoksulların dine ve tarikatlara umut bağlamayı sürdürmelerinde şaşılacak bir yan yoktur.

Türk burjuva devleti tek din ve tek mezhep anlayışıyla yapılanır. Kemalist laiklik, Hristiyan, Yahudi ve Êzidîlerin karşısına Müslüman, Alevi ve Şiilerin karşısına Sünni, Şafilerin karşısına Hanefi kılığında çıkar. Ama Hanefilik mezhebinden halk yığınlarına da resmi devlet dininin normlarını dayatır. Sünni-Hanefi inanç ayrıcalıklıdır; onun dışındaki din ve mezhepler yok sayılır, baskı altında tutulur, zorla asimilasyona uğratılır. Sünni-Hanefi inancın toplumda resmi devlet anlayışından farklılık gösteren biçimleri de gayrimeşru ilan edilir, devlet baskısıyla karşılaşır.

Özetle, birinci emperyalist paylaşım savaşının ardından Osmanlı bakiyesi bir coğrafyada kurulan yeni burjuva devletin iktidar merkezi Mustafa Kemal, ulusu Türk ve ideolojisi kemalizm olmuştur. Laiklik ise bütün bunları uygulamanın devletsel bir silahıdır.

Laik-Şeriatçı Kutuplaşması

Mustafa Kemal dönemindeki laiklik uygulamaları, yalnızca devletin kontrolünde şekillendirilen bir Sünni-Hanefi inancın tekçi egemenliğini tesis etmekle kalmaz, bu inançtan halk yığınlarıyla kemalist devlet arasında tarihsel bir çatlağın meydana gelmesine de yol açar. Ki bu çatlağa dayalı faaliyetlerle ve politikalarla güçlenen gerici politik islamcı akımlar, 1990’lar ve 2000’ler boyunca rejimin yapısal krizinin kaynaklarından birini teşkil edeceklerdir.

İkinci emperyalist paylaşım savaşını takiben Türk burjuva devletinin laiklik politikasında değişikliklere gidilir, din üzerindeki yasaklamalar gevşetilir ve dini cemaatleşmeye tanınan alan genişletilir. Gerek çok partili rejime geçişle beraber CHP ve DP’nin halktan oy toplamaya mecbur olması, gerekse ABD emperyalizmin Soğuk Savaş diziliminde antikomünist “Yeşil Kuşak Projesi”nin gündemleşmesi bu değişikliklerin yatağıdır.

Sünni inançlı halk yığınları arasındaki etkinliğini artırmış olan politik islamcı örgütlenme, antikomünist ve şovenist bir kulvarda derinleşerek gelişimini sürdürür. Sünni inançtan halkın bir kısmı, demokratik mücadelelerin karşısına dikilerek, komünizm karşıtlığına seferber edilir. Örneğin Komünizmle Mücadele Dernekleri bu temelde boy gösterir. 1960’ların ikinci yarısında yükselen devrimci gençlik hareketi, politik islamcıların -en bilineni Kanlı Pazar olan- sistematik saldırılarına maruz kalır.

1980 öncesinde gelişen kitlesel devrimci-sosyalist mücadele dalgası karşısında, Türk burjuva devleti dini de kullanarak karşıdevrimi örgütler. Derin tarihsel köklere sahip Sünni-Alevi karşıtlığı ile laik-şeriatçı karşıtlığı iç içe geçerek, faşizmin işçileri ve ezilenleri karşıdevrimci tarzda saflaştırdığı ve kontrgerilla provokasyonları tezgahladığı toplumsal zemini oluşturur. Saflaşmanın iç savaş şiddetine tırmandığı bu dönemde, rejimi sarsıcı devrimci gelişmeyi boğmayı hedefleyen ve Maraş’tan Çorum’a uzanan kitle katliamları serisi böyle yaratılır. Sonuçta 12 Eylül askeri faşist darbesi, kemalist laikliği de revizyondan geçirerek, Türk-İslam sentezini resmi devlet ideolojisi haline getirir.

1990’larda, Kürdistan’da ulusal özgürlük devriminin patlak verdiği ve Türkiye’de demokratik Alevi hareketi ile özellikle Alevi emekçi mahallelerinde devrimci mücadelenin büyüdüğü bir dönemde, halklarımızın birleşik devrimini geliştirmenin bu iki başlıca dinamiğinin buluşması tehdidi karşısında, faşist sömürgeci Türk burjuva devleti yine Sünni-Alevi ve laik-şeriatçı karşıtlıklarını kışkırtma yoluna gider. Sivas’tan Gazi’ye uzanan katliamlar aslında bu birleşik devrimci gelişme tehdidinin ortadan kaldırılmasına yöneliktir.

Türk burjuva devleti, hem politik islamcı örgütler eliyle Sünni-Hanefi inançlı Türk emekçileri karşıdevrimci tarzda saflaştırmak, hem de aynı politik islamcı örgütleri daima kontrol altında tutmak istemiştir. Sünni-Hanefi inancın egemenliği tekçi rejimin yapı taşlarından biridir, ama Sünni dindar halk kesimi de kemalist yüksek bürokrasi ve sermaye oligarşisi tarafından inanç ve ibadetinden dolayı aşağılanmıştır. Bu çelişkili durumda, bir yandan faşist devlet iktidarının antikomünist ve şovenist kapsama alanından ama diğer yandan da kemalist laik devlet düzeni ile Sünni inançlı dindar halk yığınları arasındaki çatlaktan yararlanarak alabildiğine palazlanan politik islam, Refah Partisi şahsında devlet iktidarına göz diken bir güce ulaştığında, 28 Şubat darbesi gerçekleşir. Ve 28 Şubat, laik-şeriatçı kutuplaşmasının mahiyetini değiştirir. Zira sömürgeci faşist rejimin esas iktidar odağı olan askeri-sivil yüksek bürokrasi ve işbirlikçi-tekelci burjuvazi artık politik islamcı örgütlenmeyi geriletmek için “şeriata karşı laiklik” bayrağını sallamakta, Türk-İslam sentezini rafa kaldırıp 1930 model laiklik uygulamalarını andıran bir ideolojik-politik kampanya yürütmekte, MGSB’de “irtica tehdidi”ni “bölücü terör tehdidi”nin bile önüne geçirmektedir. Halk yığınlarının bu kez laiklik ekseninde karşıdevrimci tarzda saflaştırılması, laiklikle ilericiliği özdeşleştiren tipte bir sol anlayışın izlerinden bir türlü kurtulamamış emekçi sol güçlerden çoğunun politik afallamasına neden olur.

28 Şubat’ın üzerinden daha 10 yıl geçmemişken, Türk burjuva devletinin faşist-kemalist güçleri bu defa da politik islamcı AKP hükümetini devirmek için laik-şeriatçı karşıtlığını kışkırtır. Sermaye oligarşisinin burjuva değişim programını sahiplenen ve Türkiye’nin bir mali-ekonomik sömürgeye dönüşüm sürecinde ABD emperyalizmini de arkalayan AKP-Gülen Cemaati ittifakına karşı, Alevilerin de yaygınca seferber edildiği milyonluk cumhuriyet mitingleri bu kutuplaştırma siyasetinin dolaysız ürünleridir. Fakat muhtıra ve darbe girişimlerini alt eden, gitgide reel iktidar gücüne erişen ve rejimi faşist politik islamcı bir restorasyona tabi tutmaya girişen nihayetinde Tayyip Erdoğan ve AKP olur.

Komünistler, partinin henüz yeni oluşturulan kurucu görüşleri dahilinde, Sünni-Alevi ve laik-şeriatçı karşıtlıklarının bu topraklardaki yerine ve devrim stratejisiyle ilişkisine dair isabetliliği sonradan defalarca sınanmış olan şöyle bir tespit yapmışlardır: “Türkiye’yi antiemperyalist demokratik devrime ve bu devrimin zaferine götürecek olan yolun burjuvazi-proletarya, devlet-halk vb. açık sınıfsal ve siyasal karşıtlıkların yanı sıra faşist diktatörlüğün kışkırtıp örgütleyeceği Türk-Kürt, Sünni-Alevi, laik-şeriatçı gibi somut biçimler üzerinde yükselen gerici bir iç savaş ya da iç savaşlar serisinden geçerek gelişeceğidir.”[2]

Gelinen aşamada rejimin Tayyip Erdoğan ve AKP eliyle yürütülen faşist politik islamcı restorasyonu, laik-şeriatçı karşıtlığı bağlamında iki önemli sonuca yol açmıştır: Birincisi, politik islamın gerçekten iktidarlaşması ve sarayın da devletin zirvesine dönüşmesi, Sünni inançlı halk yığınları ile kemalist-laik Türk burjuva devleti arasındaki tarihsel çatlağın kapandığı ve faşist politik islamcı burjuva akım ile Sünni inançlı dindar emekçi taban arasındaki çatlağın genişleyeceği yeni bir durum yaratmıştır. Ve ikincisi, özellikle de 15 Temmuz’dan sonra, faşist politik islamcı saray diktatörlüğünün dini-siyasi zorlama ve yasaklar yoluyla toplumu dinselleştirme hamlelerinin artacağı, dolayısıyla laik-şeriatçı karşıtlığının kendini yeniden ama yeni biçimlerde üreteceği bir dönemin kapısı aralanmıştır.

Din, Laiklik, Marksizm-Leninizm

Marx, yaygınca bilinen ünlü pasajında, dini hem “halkın afyonu” hem de “ezilen insanın içli ezgisi, kalpsiz dünyanın kalbi” diye nitelendirir. Bu diyalektik kavrayışa göre din, ezilenler için yerine göre bir protesto, yerine göreyse bir uyuşturucudur.

Dinin gelişmesi medeniyetin gelişmesiyle örtüşür. Modern-öncesi toplumlarda siyasetten hukuka, kültürden ahlaka kadar adeta tüm üstyapılar, dinle iç içe geçmiş halde bulunur. Bu toplumlarda sınıf savaşımları da din bayrağı altında sürer. Heretik mezhepler ve ezilenlerin başkaldırısını dile getiren dinsel akımlar halk dinini temsil ederler. Dahası, bir dinsel akım devletleştikçe ve dolayısıyla iktidara oturan zümre kendine özgü maddi çıkarlar geliştirdikçe, aynı din içinde sınıfsal ayrışma ve bölünme doğar. Bir dinin egemenleri için dini inanç maddi çıkarlarının örtüsü ve ezilenleri yatıştırmanın aracı olurken, o dinin ezilenleri için dini inanç bir nevi yakarışa ve hatta bazen bir isyan bayrağına dönüşebilir. Bu nedenle, egemenlerin ve devletin dini ile ezilenlerin ve halkın dini arasındaki ayrım noktalarını görmek gerekir.

Din, bir fikirler ve değer yargıları toplamı olduğundan, dini inançlı insanın sosyal bilincinin bir ögesidir. Üstelik insanların sosyal hayatlarını ve ilişkilerini düzenleyici prensipleri en fazla içeren din olan İslamiyetin toplumsal niteliği daha da güçlüdür. Komünistler Müslümanlığı toplumsal bir olay olarak ele almak zorundadırlar.

Türkiye’de emekçi solun dine yaklaşımı problemli olmuştur. Genellikle devrimcilik dine karşı çıkmakla ve gericilik de dini savunmakla özdeşleştirilmiştir. Marksist materyalist tarih anlayışının, dinsel biçimler altında hem gerici hem de ilerici politik hareketler yaşandığını sergileyişi de yeterince kavranamamışır. Mustafa Kemal döneminde Türk burjuva devletine yedeklenen politikalarıyla TKP, kemalist laikliği tarihsel ilericilik ve dindar olmayı ise neredeyse toptan gericilik sayan görüşü Türkiye’de marksizme aşılamıştır. TKP’nin Şeyh Sait önderliğinde ve islami motiflerle gelişen Kürt ulusal isyanını “feodal irticaî” diye damgalayıp inkarcı-sömürgeci kemalist rejimin bu isyanı vahşice ezmesini olumlaması söz konusu görüşün trajik bir yansımasıdır.

Böylece, kemalist laiklikle ve dine politik karşıtlıkla malûl, felsefesi ve teorisi pozitivizmle çarpılmış bir tür “marksizm” emekçi sola miras kalmıştır. 1980 öncesinin büyük devrimci-sosyalist kabarışında, ne Sünni-Alevi ve laik-şeriatçı karşıtlıklarının tarihsel ve siyasal ağırlıkları, ne Alevi inançtan halkın özgün devrimci-demokratik mücadele potansiyeli, ne de Türk burjuva devleti ile Sünni inançlı dindar yoksullar arasındaki tarihsel çatlağın olası sonuçları anlaşılabilmiştir.

Sünni inançlı dindar Türk emekçisinin adeta gericiliğe yazgılı olduğu ve bireyin ancak dinden koptuğu ölçüde devrimcileşebileceği önyargısı, bugün emekçi solun bünyesinde olağanüstü yaygınlıkta sürmektedir. İşçinin hem dine, hem de devrime ve sosyalizme inanabileceği, hatta milyonlarca emekçinin devrimcileşmesinin ancak böyle gerçekleşebileceği kavrayışı pek çok devrimci militana yabancıdır. Vülger materyalist açısından, idealizm ile materyalizmin felsefi karşıtlığı, gericilik ile ilericiliğin politik karşıtlığına indirgenmiştir. Emekçi sol saflardaki başlıca zaaf noktalarından biri, kemalist laiklik izleriyle lekelenmiş ideolojik-politik çizginin Sünni inançtan dindar emekçilere yabancılaşmışlık kapanına kısılmasıdır.

Komünist parti materyalist felsefi görüşlerini açıkça ilan eder. Fakat işçilerin ve ezilenlerin partinin devrimci bayrağı altında buluşmaları, devrimci program etrafında birleşmeleri için dini inançlarından vazgeçmeleri gerekmez. Komünistlerin dinlere, mezheplere ve tanrı inancına karşı politik mücadele yürütmek gibi bir görevleri yoktur. Dinin metafizik idealist felsefi temeline diyalektik materyalist karşıtlık, partinin ancak ideolojik çalışmalarının, propagandif ve eğitsel işlerinin konusu olur. Devrimci politik mücadele ise karşıdevrimci dinsel politik örgütlenmeleri hedefler. Bu siyasal sınıf mücadelesinin ekseni dine karşıtlık değil, işçi sınıfı ve ezilenlerin politik özgürlüğü ve toplumsal kurtuluşuna düşman olan egemen sınıfa ve onun devletine karşıtlıktır. Halkı dindar ve dinsiz diye ayrıştıran politikalar gütmek tamamen egemen sınıfların yararınadır. Yani mesele, Lenin’in ifadesiyle, ezilenlerin gökyüzündeki cennet hakkında fikirlerinden dolayı ayrışmaları değil, yeryüzündeki cenneti yaratmak için devrimci mücadelede birleşmeleridir.

Toplumda dini inanç, yaşam tarzı ve siyaset pek çok noktada kesişim halindedir. Dolayısıyla emekçiler ve ezilenler, dini inanışlarından vazgeçmeksizin, hatta bazen inançlarına dayanarak sınıfsal ve siyasal pozisyonlar alırlar. Dine dayandırılan yasak, baskı ve zorlamalara karşı yaşam tarzında serbestlik talepli mücadeleler veya egemen dini anlayışın devlet yapılanmasından ayrıştırılması ve ayrıcalıklarının kaldırılması için mücadeleler gündeme geldiği gibi, Alevi, Şii, Hristiyan, Êzidî gibi ezilen inanç topluluklarının inançlarını özgürce yaşayabilme mücadeleleri veya Sünni Müslümanlık temalı ve emekçi karakterli özgürlük ve eşitlik mücadeleleri de gelişir. Tüm bunlar dinle ilişkili konularda boy veren demokratik ve ilerici siyasal pratiklerdir. Laikliğe endeksli bir politik çizgi ise geniş bir yelpazeye yayılan bütün bu siyasal pratikleri özgürlüğün kazanılması potasında birleştirme ve devrimci tarzda mevzilendirme görüş açısına sahip değildir.

Devrimci Program

Laiklik tarihsel olarak burjuvazinin ilkesidir ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca antidemokratik bir içerikle doldurulmuştur. Kemalist laiklik, gerek egemen Sünni-Hanefi inanç dışındaki tüm din ve mezheplerden halk toplulukları üzerindeki tekçi ve ayrımcı devlet tahakkümünün, gerekse Sünni-Hanefi inançtan halk kesimi üzerindeki zorba devlet uygulamalarının adı olmuştur. Yani laiklik, yalnızca Sünni-Hanefi inancın devletçi egemenliği olarak değil, Sünni-Hanefi dindarlara dönük kemalist zorbalık olarak da alabildiğine yozlaşmıştır. Önüne “gerçek”, “özgürlükçü”, “demokratik” veya “emekçi” gibi kelimeleri koymak da, laikliği işçi sınıfı ve ezilenlerin politik özgürlük savaşımında devrimci-demokratik bir çizgiye oturtmaya yetmez. Dolayısıyla komünistlerin laiklik kavramını kendi politik amaçlarını tarif ederken kullanmaktan bilhassa kaçınmaları gerekir.

Komünistlerin programatik politikasının kavramı inanç özgürlüğüdür. Komünistler, antiemperyalist demokratik devrimle birlikte, inanç özgürlüğünün gerçekleşebileceği zeminin oluşturulması için önkoşul olarak, din işleri ile devlet işlerinin birbirinden kesinkes ayrıştırılmasını savunurlar. Buna göre, devlet bütün inanç topluluklarına eşit mesafede durur, bir dine ya da mezhebe diğerleri aleyhine imtiyaz tanımaz. Siyasi iktidar topluma herhangi bir dini inanç veya dinsizlik dayatmasında bulunamaz. İnanç özgürlüğü, her yurttaşın herhangi bir dine inanmakta ve inancının gerektirdiği ibadetleri yapmakta ya da hiçbir dine inanmamakta özgür olmasını ifade eder. Sosyal ve politik haklardan yararlanmakta kişinin dini inancına bağlı kayırmacı veya dışlayıcı bir farklılık yaşanmaz. Devlet kendi bünyesinde dini bir kurum oluşturmaz, din görevlisi yetiştirmez, ibadethane kurmaz, dini içerikli yayın yapmaz. Kamusal okullarda dini eğitim verilmez, müfredatlarda zorunlu veya seçmeli din dersi yer almaz. Din görevlileri, ibadethaneler, dini kurumlar ve din eğitimi devlete bağlı olmazlar ve ilgili inanç topluluğu tarafından gönüllüce finanse edilirler.

Komünistlerin antiemperyalist demokratik devrim programı, kurulacak devrimci-demokratik iktidarın bu görevini kısaca şöyle tarif etmektedir: “din işleriyle devlet işleri birbirinden kesin olarak ayrılacak, diyanet işleri teşkilatı lağvedilecek, başta Aleviler olmak üzere dinsel azınlıklar üzerindeki baskılara ve bazı mezheplere tanınan ayrıcalıklara son verilecek, dinin kişisel bir sorun olduğu ilan edilecek, inananların ve inanmayanların inanç özgürlüğü güvenceye alınacaktır.”[3]

Dahası, devrim programında “Partimiz, Balkan, Kafkas ve Ortadoğu halklarıyla demokratik ya da sosyalist federasyonlar oluşturma anlayışını da savunur”[4] diyen komünistler açısından, devrimle kazanılacak inanç özgürlüğü, Türkiye ve Kürdistan birleşik devriminin uluslararası ve bölgesel perspektifleri kapsamında da önem taşır. Zira Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar’ın yakın tarihi ve bugünü, ulusların ve ulusal toplulukların sürekli karşı karşıya gelmeleriyle olduğu kadar, din ve mezhep savaşları biçimine bürünmüş sayısız siyasal çatışmayla, halkların din adına birbirlerini boğazlamalarının birçok örneğiyle doludur. Din ve mezhep karşıtlıkları formundaki siyasi hasımlaşmaların, egemen ve ezilen inanç toplulukları arasındaki saflaşmaların boydan boya uzandığı bu geniş coğrafyada inanç özgürlüğünün tesisi ve halkların birbirlerinin ulusal ve inançsal kimliklerinin eşitliğini kabullenmelerini içeren demokratik dönüşümü, halkların gönüllü birliğine dayalı demokratik ve sosyalist federasyonların hayat bulması için zaruri bir koşuldur.

“Yobaz dinci” ve “kafir komünist” algıları, aynı madalyonun iki yüzü olan kemalist laikliğin ve politik islamcılığın söylemsel türevleridir. Laiklik karşıtı politik islamcılık ile “cumhuriyetin kazanımlarını savunmak” çizgisinde duran laikçilik bir antagonizma oluşturmazlar. Burjuva politik islamcılık ve burjuva laikçilik, tıpkı bir tahterevalli gibi, burjuvazinin mevcut düzen sınırları içinde hem birbirine karşıt olan ama hem de birbirini koşullayan iki karşıdevrimci çizgiyi meydana getirirler. Cumhuriyet tarihi boyunca laik-şeriatçı kutuplaşmasını üreten bu ikilik, ya inanç topluluklarının özgürlük yoksunluğunun kaynağı olan kemalist laikliğin devamına ya da aynı özgürlük yoksunluğunun politik islamcı egemenlik altında yeni biçimler alarak sürmesine götüren çözümsüzlük kısırdöngüsüdür.

Öncelikle CHP’de cisimleşen burjuva laikçi anlayış, din işleriyle devlet işlerinin tamamen ayrışmasını, örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesini savunmaz. Bu kurum din ve İslami cemaatler üzerinde denetim sağlamanın aracı olarak görülür ve Sünni-Hanefi inancın yanı sıra diğer din ve mezheplerin de aynı kurumsal şemsiye altına alınması istenir. Okullarda dini eğitim verilmesine karşı çıkılmaz, en fazlasından bunun herkese zorunlu kılınmasına itiraz edilir ya da tüm din ve inançların okutulması istenir. İzzettin Doğan ve Cem Vakfı ile Fermani Altun ve Ehli Beyt Vakfı söz konusu çizginin Aleviler arasındaki sürdürücüleridir.

Bir de, Türk burjuva devlet yapılanmasını gerçekten laik görmeyen ve laikliğin uygulanmasını talep eden anlayış mevcuttur. Emekçi solun çeşitli bölükleri ile demokratik Alevi hareketinin çoğu sözcüsü bu savunuyu yaparlar. Bu anlayış, demokratik bir özellik taşımakla beraber, küçük burjuva reformizmini üreten bir çizgiye tekabül eder. Laiklik kavramının önüne “gerçek”, “özgürlükçü”, “demokratik” veya “emekçi” gibi sıfatlar yerleştiren bu çizgi, demokratik yönelimine karşın, faşist politik rejimin kısmi reformasyonunun ötesine geçemeyen bir politik pozisyonda durur. Sadece savunmacı ve sınırlayıcıdır. Politik islamcı ve kemalist laikçi kutuplaşmasının meydana getirdiği kısırdöngüyü kırıp atma ve inanç özgürlüğünden yoksunluk cenderesine sıkıştırılmış toplumu özgürleştirme gücüne ve yeteneğine sahip değildir. Çünkü burjuva siyasi düzlemde kalmakta, burjuvazinin hegemonik kavramları ve normlarıyla düşünmektedir. Üstelik laik-şeriatçı kutuplaşmasının bir kutbunda konumlanması nedeniyle, laikliğin küçük burjuva reformist yorumuna dayalı çizgi, politik islamcılığın etkisi altındaki halk yığınlarını, Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye oy veren işçi ve ezilen milyonları siyaseten yerlerinden kımıldatma şansına da sahip değildir. Ve bu yorum, en nihayetinde, karşıdevrimci burjuva laikçi çizgiye yedeklenmeye götürmektedir. Yakın tarihimiz, bu tarz yedeklenmenin 28 Şubat’tan cumhuriyet mitinglerine uzanan belirleyici politik saflaşma anlarının hemen hepsinde ortaya çıkmış çok sayıda çarpıcı örneğini barındırır. Demokratik Alevi hareketi ile CHP arasındaki henüz yıkılmamış köprünün ayaklarından biri de budur.

İnanç özgürlüğü politik özgürlük sorununun temel bir boyutu, çözümü halklarımızın demokratik devrimine bağlı bir meseledir. Ancak doğrudan inanç özgürlüğü amaçlı bir mücadele programıyla her iki burjuva karşıdevrimci kutup arasındaki kısır karşıtlık aşılabilir, ezilenler burjuvazinin hegemonya sahasından çıkarılabilir ve meselenin sadece politik özgürlüğün kazanılmasıyla çözüme kavuşacağı bilinciyle donatılabilir. Egemen ulustan ve inançtan halk yığınları ancak diğerlerinin ulusal kimlikleri ve inançlarının da özgürlüğünü kabullenecek tarzda demokratik dönüşüm yaşadıklarında ve egemenlikçi anlayıştan koptuklarında Türkiye ve Kürdistan birleşik devriminin gerçek bir bileşeni durumuna getirilebilir, farklı inançlardan işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci birliğine ulaşılabilir.

Güncel Politik Mevzileniş

Rejimin faşist politik islamcı restorasyonuna paralel olarak, halklarımızın çözümleri politik özgürlüğün kazanılmasına bağlı olan tüm sorunlarında olduğu gibi, inanç özgürlüğü sorununda da devletin tekçi zorbalığının tırmanacağı açıktır.

Tayyip Erdoğan’la islami kimliğinden dolayı savaşa tutuşmak ve AKP’yle din karşıtı politik argümanlar üzerinden mücadele etmek, hele de “ortaçağ karanlığına ve yobazlığa karşı mücadele” gibi söylemlerle politika yapmak, yenilgiyi daha baştan bizzat davet etmek anlamına gelir. Dinselliğin yaşamlarında belirgin bir yer tuttuğu Müslüman emekçilerle devrimci ilişki kurma yönelimi materyalist felsefe düzlemine kaydığı anda tıkanmaya mahkûmdur. Dahası, nasıl içeriklendirilirse içeriklendirilsin, laiklik söylemli bir politik saflaştırma girişimi de Sünni inançtan dindar yoksulların AKP’nin yörüngesinde bırakılmasına göz yummaktadır. Oysa, yalnızca genel olarak işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci birliğini sağmak için değil, aynı zamanda ve özellikle faşist saray diktasının toplumsal hayatı dinselleştirme hamlelerini başarıyla püskürtmek için de, Erdoğan ve AKP destekçisi durumundaki halk kesiminin sınıfsal ve siyasal bölünmeye uğratılarak faşist politik islamcı iktidarın güçten düşürülmesi şarttır.

AKP’ye azımsanmayacak bir toplumsal taban oluşturan Sünni dindar emekçilere yabancılaşmışlığı aşmak ve onları karşıdevrimden kopartmak, ancak bu emekçi halk kesiminin ekonomik ve politik taleplerini sistematik tarzda politik mücadele konusu yapmakla, fakat bunu yaparken de sarayın burjuva-faşist politik islamcılığı ile Sünni inançlı emekçi halkın çıkarları arasındaki çatlağı sabırla büyütüp politikleştirmeyi sorunlaştırmakla mümkün olur. Devrimci politikanın, tam burada, örneğin kendi döneminin sınıfsal ve siyasal saflaşmasını temsil eden Muaviye İslamı ile Ali İslamını birbirinden ayıran, yani yeni dönemde Sünni inançlı kesimler içinde de zengin-yoksul ve devlet-halk çelişkilerinin daha fazla etkinleşerek yeni sınıfsal ve siyasal saflaşmalar doğuracağını öngören bir politik esneklik ve derinliğe ihtiyacı vardır. Bu politika tarzı, gelişmeleri olası Müslüman demokratik akımları halkçı ve demokratik cepheleşmenin bir unsuru olarak hesaba katmayı da kapsar.

Faşist politik islamcı saray cuntası, kendi iktidarını ne kadar güvencede hissederse, inanç özgürlüğünü daha fazla baskılayıcı, Sünni-Hanefi dinsel normları bütün nüfusa dayatıcı siyasi ve hukuki düzenlemeler ile fiili denemelere o kadar çok girişecektir. 15 Temmuz’da ve izleyen günlerde sokakları dolduran ve içinden gitgide artan sayıda faşist politik islamcı paramiliter gruplar örgütlenen Erdoğancı kitle hareketi gerçekliği, saray diktatörlüğünün açıkça iç savaş hazırlığına işaret etmektedir. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde hem laik-şeriatçı kutuplaşmasının alabildiğine keskinleşmesine ve şiddete dayalı biçimlere daha fazla bürünmesine, hem de inanç özgürlüğü sorunu etrafındaki hareketlerin yayılıp büyümesine tanıklık etmemiz muhtemeldir.

Peki, inanç özgürlüğü sorunuyla ilgili olarak, işçileri ve ezilenleri devrim doğrultusunda mevzilendirmeyi ve politik özgürlük potasında cepheleştirmeyi hedefleyen güncel devrimci politika bakımından neler öngörülebilir?

Her şeyden önce vurgulanmalıdır ki, işçi sınıfı ve ezilenlerin komünist öncüsü, faşist politik islamcı saray diktatörlüğünün toplumsal hayatı dinselleştirme zorlamalarına karşı en önde mücadele etmek durumundadır. Okulların imam-hatipleştirilmesine karşı çıkmaktan din derslerinin kaldırılmasına, cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınmasından yaşam tarzında serbestliğin savunulmasına, tecavüz yasalarının geri çekilmesinden çocuk yaşta evliliklerin teşvikini engellemeye değin somut sorun ve taleplerin savaşımını en önde vermelidir komünistler.

Toplumu dinselleştirme dayatmalarından hoşnutsuzluk duyan, yaşam tarzını özgürce belirlemek isteyen, laiklik hassasiyeti yüksek halk kesimlerinin Erdoğan’ın faşist politik islamcı saray diktatörlüğüne karşı daha da büyüyen bir tepkisellik içinde olacağı bellidir. Bu tepkiselliğin demokratik bir hareket niteliğine kavuşturulması ve devrimci tarzda mevzilendirilmesi komünistlerin önemli politik görevlerinden biridir.

Demokratik Alevi hareketinin, gerek doğrudan devlet aygıtı gerekse sivil politik islamcı örgütlenmeler tarafından ya da onların sürükleyebildikleri yığınlar eliyle yaygınlaştırılıp çeşitlendirilecek faşist politik islamcı baskı karşısında, inanç özgürlüğü odaklı mücadelesinin sıçramalı biçimlerde gelişmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Alevi emekçiler, kendilerine özgü inanç özgürlüğü arayışlarıyla, gerek emekçi mahallelerde, gerekse kent merkezlerinde daha fazla mücadele sahnesine çıkacaklardır.

Patriyarkal dinsel zorlamaların öncelikli hedefi olacak kadınların önümüzdeki dönemde mücadele saflarına daha büyük kitleler halinde akacağı, kadın özgürlük mücadelesinin erkek egemen politik islamcı saldırılar karşısında başlıca bir direniş gücü olacağı açıktır. Keza lgbti hareketi de kendisini daha etkin ortaya koyacaktır. Erkek egemen zorbalık formundaki dinsel baskıların daha da yoğunlaşacağı koşullarda, toplumsal cinsiyet sorunu temelli ve inanç özgürlüğü talepli politik saflaşmaların kesişim sahasında somut politikalar üretme görevi komünistlerin dikkat merkezinde olmalıdır.

Liseli gençlik arasında, saray iktidarının okulları imam-hatipleştirme, müfredatları dinselleştirme, cins ayrımcılığını dinsel temelde derinleştirme gibi uygulamalarına karşı biriken mücadele potansiyeli yeni ve daha güçlü biçimlerde gün yüzüne çıkacaktır. Aydınların politik bakımdan en duyarlı bölüğünü oluşturan üniversiteli ve liseli gençlik, faşist politik islamcı iktidara karşı, devrimci gelişmenin öncü güçlerinden biri olmaya adaydır.

İnanç özgürlüğü sorunu kapsamında ele alınabilecek bu devrimci imkanların realize edilebilmesi için komünist öncünün, söz konusu demokratik muhtevalı hareketler içinde bir ideolojik-politik hegemonya mücadelesi yürütmesi, CHP tipi burjuva laisizmin bu hareketleri yedekleyerek potansiyel devrimci imkanları çürütmesinin önüne geçmesi gerektiği ortadadır.

Faşist politik islamcı saray cuntasının karşıdevrimci iç savaş güçlerini teşkilatlandırmakta ve DAİŞ çetelerinin yeni kanlı saldırılara hazırlanmakta olduğu koşullarda, inancını özgürce yaşamayı, yaşam tarzını serbestçe belirlemeyi, erkek gericiliğinden kurtulmayı, geleceğini ellerine almayı isteyen halklarımızın her kesimi arasında özsavunma güçlerinin örgütlenmesi devrimci politikanın en acil konularından birine dönüşmüş durumdadır.

İnanç özgürlüğü, hiç kuşkusuz, yeni halk ayaklanmalarının önemli dinamiklerinden biri olacaktır.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 23

Dipnotlar:

[1] Laiklik kavramının yerine sekülarizm kavramı da yer yer kullanılmaktadır. Sekülarizm kavramı, İngilizce’de, Latince çağ anlamına gelen “saeculum” kelimesinden türetilmiştir. Devlet, siyaset ve hukuk alanlarını dini ve ruhani unsurlardan ayıran ve dünyevileştiren görüşler kümesini adlandırır. Sekülarizmin tam olarak sözlük karşılığı dünyevilik, dünyacılıktır. Burjuva devlet ilkesi Fransa’da laiklik kavramıyla tarif edilirken, Britanya’da sekülarizm kavramı geçerlidir. Sekülarizm, laikliği de içeren çeşitli görüşlerin toplamını ifade etmekle beraber, burjuvazinin devlet işleri ile din işlerini düzenleyişinin pratikte laikliğe kıyasla daha evrimci ve esnek bir biçimi olarak yorumlanmaktadır. Örneğin, Britanya’da resmi kilise krallığa bağlıdır ve devlet laik olarak tanımlanmamaktadır.

[2] Birlik Kongresi Belgeleri, Antiemperyalist Demokratik Devrim Stratejisi, Stratejik Planımızın Ana Özellikleri.

[3] Birlik Kongresi Belgeleri, Antiemperyalist Demokratik Devrim Programı, Madde 30.

[4] Birlik Kongresi Belgeleri, Antiemperyalist Demokratik Devrim Programı, Madde 1.