LATİN AMERİKA’DA SOVYETLER

Sovyet Nedir? Tınısı geçmişle sınırlı, SSCB’yle birlikte tarihe gömülüp gitmiş bir olgu mudur? Rusya’ya mı özgüdür? Yoksa dünyanın pek çok diline girmiş olması bu kavramın enternasyonal karakterine mi delalettir?

Sovyet, kelime kökeni olarak Rusça’dan gelir. Kelime anlamı; konsey, şura, kurultay demektir. Siyasal anlamını ilk olarak 1905 Devrimi’nde kurulan İşçi Vekilleri Konseyi (Sovyeti) ile kazanmıştır.

Tarihte ilk olarak Rus işçi sınıfı tarafından ortaya çıkarılan bu kitlesel savaş organı, giderek yeni tipte bir iktidarın çekirdeğine, proleter demokrasinin sembolüne dönüştü. Bolşeviklerin “Bütün iktidar Sovyetlere!” sloganı, Ekim Devrimi’nin ardından evrensel bir önem ve anlam kazandı.

Kavramın kökeninin Rusça olması, Rus proletaryasının dünya işçi sınıfı içinde, proleter devrimi yapmada oynadığı öncü rolden kaynaklıdır. Sovyet’in bir “Rus” olgusu olmadığı, sovyetik tipte emekçi kitle organlarının pek çok ülkenin sınıf mücadeleleri içinde ortaya çıkmasıyla tarihsel bakımdan kanıtlanmıştır.

Başarısız 1905 Rus Devrimi’nde kurulan St. Petersburg İşçi Vekilleri Konseyi, işçi konseyleri hareketinin başlatıcısı oldu. Bu konseyler giderek Rusya’nın tüm sanayi kentlerine yayıldı. İşçi sınıfının genel grevini örgütleyen ve yöneten savaş örgütleri haline geldiler. Çarlık iktidarının karşısında fiili bir iktidar gücü kazandılar. Fabrikalarda ve işçi mahallelerinde doğrudan temsilcilerini seçen ve Sovyet’e gönderen işçilerin meclisi oldular. Devrimin bastırılmasının ardından işçi kitle mücadelesi geri çekildi. Buna bağlı olarak Sovyetler de ortadan kalktı. Zaten, Çarlığın göstermelik bir burjuva meclisini (Duma) tanıması, tam da ondan daha ileri bir demokrasi organı olan Sovyetlerin doğmuş olmasından kaynaklanıyordu. 1905 Devrimi’yle Sovyet fikri, işçi kitlelerinin bilincine derinlere gömülen bir tohum olarak ekildi.

Nitekim 1917 Şubat Devrimi Çarlığı devirir devirmez, adeta yıldırım hızıyla tüm sanayi kentlerinde İşçi ve Asker Vekilleri Sovyetleri kurulmaya başlandı. Bu konseyler, işçilerle, asker üniforması giymiş köylülerin sınıf ittifakını ifade ediyordu. Sovyetler, askeri birliklerde rütbesiz erlerden “asker komiteleri” kurulması talimatını yayınlayarak, kendi silahlı dayanaklarını da yarattı. Ancak işçi sınıfı, henüz iktidarı ele geçirecek kadar olgunlaşmamıştı. Bu yüzden, iktidar burjuvazinin oluşturduğu Geçici Hükümette kaldı ve işçi sınıfı geçici Hükümetin iktidarını tanıdı. Ne var ki, gerçekte ortada bir ikili iktidar durumu vardı. Resmi Geçici Hükümete sahip ancak cılız konumdaki burjuvazi ve hatırı sayılır bir iktidar gücüne sahip olduğu halde iktidarı burjuvaziye bırakmış olan işçi ve asker Sovyetleri.

1917 Şubatı’nın ikili iktidarı, genel burjuva demokratik dalgayla iç içe geçmiş biçimde, proleter demokrasisinin organlarını barındırıyordu. Tüm ülkeyi sarmalayan genel demokratik sloganlarda ortaklaşan proletaryanın Sovyetleri ile burjuvazinin Geçici Hükümeti, gerçekte iki ayrı sınıf iradesini ifade ediyorlardı.

Geçici Hükümet, Kurucu Meclis’in seçilmesi yoluyla anayasal burjuva cumhuriyetinin kurulması hedefini ortaya koymuştu. Kurucu Meclis hedefi, Sovyetler tarafından da benimseniyordu. Ancak sonraki gelişmeler, Kurucu Meclis ile halk temsilcileri konseyi iktidarının birbirine taban tabana zıt iki olgu olduğunu ortaya koyacaktı.

Sovyetlerde egemenliği elinde bulunduran Menşevik Partisi ve Sosyal-Devrimci Parti, bu organları işçi sınıfının iktidar organlarına dönüştürmemeye kararlıydı. Onlar, Kurucu Meclis’in acilen toplanması ve tüm egemenliği eline alması yanlısı idiler. Menşeviklerin ve Sosyal-Devrimcilerin egemenliği altında Sovyetler, sınıf uzlaşmasının organlarına dönüştürüldü.

Nitekim burjuvazinin Geçici Hükümeti ne ülkeyi yıkıcı emperyalist savaştan çıkaran bir barış anlaşması imzalamaya yanaştı, ne köylülerin toprak talebini yanıtladı, ne de Kurucu Meclisi toplayabildi.

Bunun üzerine 25 Ekim (7 Kasım) 1917’de, devrimin başladığı gün 20 milyon yurttaşı temsilen toplanan 2. Tüm-Rusya İşçi ve Asker Sovyetleri Genel Kurulu, tüm devlet iktidarını Sovyetlerin eline verdi; hükümet görevini ise Bolşevik Parti’ye. Sokaklarda hâkimiyet kuran Kızıl Muhafız birlikleri, bu iktidar devrini olanaklı kıldı. Kısa süre sonra, Köylü Sovyetleri Kongresi de yeni iktidarı onayladı ve bu iki kongre birleştirildi.

Böylece Ekim Devrimi, burjuva demokrasisini aşan yeni tipte bir demokrasiyi, proleter demokrasisini ortaya çıkardı. Artık Kurucu Meclis çağrısı, eskiye dönüşü özleyen burjuvaların umutsuz çığlığından başka bir şey olamazdı. Nitekim 19 Ocak 1918’de toplanan Kurucu Meclis, Sovyet iktidarını tanımayı reddedince dağıtıldı ve hiçbir emekçi de arkasından gözyaşı dökmedi.

Sovyet iktidarı, işçi, köylü ve askerlerin doğrudan demokrasisi anlamına geliyordu. Tarihte ilk kez bir devlet, işçi sınıfını ve yoksulları politikadan uzaklaştırmaya değil, tam tersine onları kitleler halinde politikaya katmaya çalışıyordu. Toplantı yerleri sağlıyor, matbaa imkânları sunuyor, sinema, radyo gibi teknik imkânları seferber ediyordu. Bu nedenle, Sovyet demokrasisi, en demokratik burjuva demokrasisinden binlerce kez daha demokratiktir.

Bu kez politikadan uzaklaştırılan, üzerinde baskı kurulan; sömürücü azınlıktır.

Rat… Tanacs… Consiglio Lavoratore…

Dünya devriminin ilerleyen deneyimleri, Sovyet olgusunun biçimsel bakımdan Rus, içerik olarak ise uluslararası nitelikte olduğunu ortaya koydu.

1918 Kasımında Almanya’da ayaklanan işçi ve askerler, monarşi yönetimine son verdiler. Cumhuriyet ilan edildi. Ülkenin dört bir tarafında İşçi ve Asker Temsilcileri Konseyleri (Bu kez, Almanca: Rat) kuruldu.

Sovyetlerin politikadaki rolü sorunu, Almanya’da da tüm canlılığıyla tartışmanın odağına oturdu. Emperyalist savaş sürecinde burjuvaziyle kaynaşmış olan Sosyal-Demokrat Parti (SPD) Kasım Devrimi’nin ardından hükümeti kurdu ve bir an önce Konseyler belasından kurtulmaya girişti. Karl Kautsky ve partisi Bağımsız Sosyal-Demokrat Parti (USPD) ise Konseylerin tasfiye edilmesine karşıydı. Ancak iktidar organlarına dönüştürülmesine de karşıydı. Oportünist Kautsky, İşçi Konseylerinin, burjuva düzen çerçevesinde, anayasal danışma organları olmasından yanaydı. Böylece sovyetleri burjuvaziyle proletaryanın pazarlık yaptığı sınıf uzlaşması organlarına çevirmek istiyordu. Rosa Luksemburg ve Karl Liebkneckt’in liderliğindeki Komünist Parti ise Konseylerin iktidarı ele almasından, bir Alman Sovyet Cumhuriyetinden yana idiler.

Sosyal demokrasinin en ‘sol’ kanadı bile Sovyetlere ancak bir ‘danışma’, yani bir sınıf işbirliği organı rolünü verir. Komünistler ise Sovyetleri yeni bir iktidarın nüvesi olarak ele alır.

Ne var ki, Rusya’da olan, Almanya’da olmadı. İşçi Konseylerinin çoğunluğu reformistleri takip etmeye devam etti. 1919 Ocak’ta işçilerin hazırlıksız ayaklanmasının dışında kalamayan komünistler, işçilerle kader ortaklığı yaptılar. Berlin Ayaklanması ezildi. Rosa ve Karl sosyal demokrat hükümete bağlı çeteler tarafından kaçırılarak katledildi. İktidarı alamayan sovyetler giderek etkisizleşti ve dağıldı.

Sovyetlerin burjuva anayasal düzenin organları olarak kurumlaştırılması programının, gerici bir ütopyadan ibaret olduğu Alman deneyimiyle kanıtlandı.

Macaristan’da ise sovyetler, ilkin savaştan başkente mağlup dönen, yöneticilere öfkeli askerler tarafından kuruldu. 30 Ekim 1918’de genel grevin ardından krallık rejimi yıkıldı, cumhuriyet kuruldu. Özgürlük ortamı içinde hızla gelişen işçi konseyleri (Bu kez: Tanâcs), ülkeye dayatılan emperyalist barışa isyan ediyordu. Hızla gelişen Komünist Partisi, müttefiklerin ülkeye verdikleri bir notaya (iki milyon Macarın oturduğu toprakların Romanya’ya verilmesi içindi bu nota) karşı başlayan halk ayaklanmasına dayanarak iktidara geldi. Komünist lider Bela Kun hapisten çıkarılarak sosyal demokrat ve komünistlerin kurduğu birleşik işçi hükümetinin Devlet Başkanı yapıldı. Macaristan Konseyler Cumhuriyeti ilan edildi. Burjuvazinin müttefik emperyalistler karşısındaki teslimiyeti koşullarında, ulusal direnişi işçi sınıfı omuzladı. Yeni kurulan hükümetin ilk işi işçi konseyleri seçimlerini yapmak oldu. Bu, o güne kadar Macaristan’da yapılmış en demokratik seçim oldu.

Macar Sovyet Hükümeti’nin emperyalistlerin dayatmalarına boyun eğmeyeceği anlaşılınca, Romen ve Çek orduları saldırıya geçirildi. İşçi ve Asker Konseyleri, bir Macar Kızıl Ordusu için çağrı yaptılar. Savaş yorgunu bir ülkede 100 bin emekçi hızla Kızıl Orduya yazıldı. Romen ve Çek saldırıları durduruldu. Hatta komşu Slovakya’da kısa ömürlü bir Sovyet Cumhuriyeti kuruldu. Ancak Macar Sovyet Hükümeti’nin bazı hataları nihayetinde savaş emperyalistlerin zaferiyle sonuçlandı ve 29 Temmuz 1919’da başkent Budapeşte düştü. İşçi ve Asker Vekilleri Sovyetleri’nin yerini başkente dönen bankerlerin, fabrikatörlerin açgözlü sömürücü rejimi aldı.

İtalya 1921 İşçi Konseyleri (Consiglio lavoratore) Hareketi, İspanya İç Savaşı gibi büyük devrim hareketlerinde de işçilerin sovyetik tipte örgütlerinin doğduğunu ise, sadece kaydederek geçelim.

Sovyet olgusunda özel olan nedir? Sovyet, politikaya uyanan işçi sınıfının örgütüdür. Sovyet, emperyalizm ve proleter devrimler çağında, nihai kurtuluş savaşına girişen işçi sınıfının savaş örgütüdür.

Temsili, sınırlı ve biçimsel burjuva demokrasisinin karşısında Sovyetler; doğrudan, tabandan ve kitlesel proleter demokrasisini temsil ederler.

Sovyetler, istisnasız biçimde, proletarya ve emekçi halkın kitleler halinde mücadeleye atıldığı kabarma dönemlerinin ürünüdür. Kitlelerin savaşımlarını ortaklaştırma, ortak bir irade kazandırma ihtiyacından doğarlar. Burjuva düzenin ‘normal’ dönemlerinin değil, aksine ‘kriz’ dönemlerinin olgusudur, Sovyet. Emekçi halkın politik kitle hareketinin özel bir ürünüdür.

Kapitalizmin ‘normal’ dönemlerinde politikanın dışında tutulan işçi-emekçi halk kitleleri, üretim ve yaşam alanları temelinde kurdukları kitlevi politik organlarla kendi sınıf çıkarları için harekete geçer. Burjuva düzen çerçevesinde kurumsallaştırılmaları da mümkün değildir. Ya sovyetler devrimin organları olarak iktidarı ele geçirir. Ya da devrim dalgasının geri çekilmesiyle, burjuva diktatörlüğü sovyetleri dağıtır.

Sovyet demokrasisi ile burjuva demokrasisi, özellikle demokratik bir devrim çerçevesinde bir dönem iç içe geçebilir. Rusya’da, Almanya’da, Macaristan’da gördüğümüz örnekler bunu ortaya koyuyor. Ancak nihayetinde, bu ikisi arasında bir tercih anına gelinmesi de kaçınılmazdır.

Latin Amerika’da Yurtsever Halkçı Dalga Ve Yeniden Sovyetler

Bu uzun girişe, günümüzde Latin Amerika’da yaşanan emekçi halk mücadelelerinin bağrında ortaya çıkan iki eğilimi çözümleyebilmek bakımından ihtiyaç vardı. Nitekim yakından bakıldığında, Latin Amerika’daki antiemperyalist demokratik halkçı dalganın, hem burjuva demokratik öğeleri, hem de işçi-emekçi sovyet demokrasisinin öğelerini iç içe taşıdığı görülüyor.

Latin Amerika politik özgürlüğe aç bir kıtadır. 1970’lerde ABD emperyalizmi tarafından örgütlenen askeri faşist darbeler, kıtayı boydan boya kana buladı. El Salvador, Guatemala gibi bazı ülkelerde ise açık iç savaş rejimleri kuruldu. Bu nedenlerle, özellikle ‘80’lerde, Latin Amerika’da ezilenlerin mücadelesi politik özgürlük sorununa odaklanmıştı. Uruguay’da, Arjantin’de, Şili’de, Brezilya’da, Bolivya’da askeri cuntaların burjuva reformcu yoldan tasfiyesinin ardından kıtada neoliberal hükümetler dalgası egemen oldu. Yaklaşık 20 yılı bulan bir süreçte, emperyalizmin neoliberal sömürü ve soygun programı kıtada uygulandı. Burjuva demokrasisi koşullarında açık sınıf çelişkileri sivrildi, öne çıktı. Yoksulluk ve açlık görülmedik boyutlara vardı. 2000’lerde ise bu kez kıtada antiemperyalist demokratik halkçı bir dalga egemen oldu. Bu dalga, önce kimi ülkelerde neoliberal burjuva hükümetlerini deviren halk ayaklanmaları, ardından ise, bazılarında bunların yerine ilerici reformcu halkçı hükümetleri geçiren seçim çalışmaları biçiminde göründü. Böylece ezilen kitlelerin söz, eylem ve örgütlenme özgürlüğü fiilen genişlerken, Amerikan emperyalizminin hegemonyası geriledi.

İşte tam da bu zemin üzerinde, sınıf mücadelesi şiddetlendi. 21. yüzyılda ilk kez olarak burjuva demokrasisini aşan, emekçilere ait sovyetik organlar ve bu organların iktidarı yönünde talepler bu temelde, Latin Amerika’da belirdi.

Arjantin’de, 2001 Aralık Ayaklanması’nın ardından emekçi mahallelerinde Halk Meclisleri (Asamblea Popular) kuruldu. Bunlar işçi sınıfı ve küçük burjuvazinin mahalleler temelinde kitlesel birleşme, tartışma ve mücadeleyi geliştirme organları olarak rol oynadılar. Arjantin ayaklanmasına damgasını vuran bilinç, “Hepsi gitsin” sloganında cisimleşiyordu. (Que se vayan todos). Tüm burjuva partilere ve politik iktidara karşı gelişen ve ‘devirmeyi’, ‘kovmayı’ merkezine alan bir ayaklanmaydı. Neoliberal emperyalist saldırı programına karşı ezilen kitlelerin “Artık yeter” çığlığıydı. Henüz alternatif sorunu kitlelerin gündemine girmemişti. Bu ayaklanmanın açığa çıkardığı Halk Meclisleri de kendilerini bir iktidar odağı olarak görmekten, bu yönlü pratik adımlardan kaçındılar.

Bolivya’da 2003 Halk Ayaklanması, yüzbinlerce emekçiyi harekete geçiren devasa bir toplumsal hareketti. El Alto kasabasındaki katliamın ardından (53 emekçi katledildi) ayaklanma durdurulamaz bir çığ halini aldı. Ülkenin her köşesini sarsan bu hareket içinde, onbinler başkent La Paz’da toplanarak Başkanlık Sarayı’nı kuşattı. Burjuva devletin felç olduğu, polis ve askerin halka kurşun sıkmak sorunu etrafında ikiye bölündüğü, bazı karakolların beyaz bayrak çektiği koşullarda sokaktaki otorite ayaklanmacı kitlelerin eline geçti.

Bu otoritenin bir ifadesi ve görünümü, başkentin göbeğinde toplanan “Açık Meclis” idi (Cabildo Abierto). Cabildo Abierto, İspanyol egemenliği döneminin bir politik kurumudur. Bir tür belediye meclisi olan Cabildo, halkın kitlesel katılımıyla, yerel sorunların çözümü amacıyla çağrılırdı. Kitlelerin kolektif belleğinde yer eden bu organ, 2003 Ayaklanmasının alevleri içinde proletaryanın politik savaşım organı olarak yeniden kuruldu.

Cabildo Abierto, 15 Ekim 2003’te, ayaklanma koşullarında Bolivya Sendikalar Merkezi (COB) tarafından başkent La Paz’da toplantıya çağrıldı. 30 bin kişinin katıldığı bu Cabildo’da katil başkan Lozada istifa edene kadar eylemlerin yükseltilmesi ve öz-savunma komitelerinin (halk milisi) ve barikatların güçlendirilmesi kararları alındı.

Cabildo, işçi sınıfının devrimci sendikası COB tarafından yönlendirilen sokaklardaki ayaklanmacı halkın inisiyatifini ve otoritesini temsil ediyordu. Halkı harekete geçiriyor ve silahlandırıyor, burjuvaziye karşı savaşımı yönetiyordu.

La Paz’a komşu proleter kasaba El Alto’da ise, ayaklanmanın doruğuna vardığı bir hafta boyunca fiili iktidar Mahalle Birlikleri Federasyonu’nun (FEJUVE) ve Bölgesel İşçi Merkezi’nin (COR) ellerinde kaldı. FEJUVE, kendisine bağlı özsavunma müfrezeleri örgütledi, sokaklarda barikatlar kurulmasını emretti, her sokakta birer komünal mutfak kurarak halkın sosyal yaşamını da örgütledi. İşçi sınıfı ve kent yoksullarının iradesini yansıtan FEJUVE, sınıf demokrasisi temelinde, seçilmiş temsilcilerden oluşuyordu. FEJUVE’nin birleştirdiği 562 mahalle meclisi, temsilcilerini seçerek merkezi toplantılara gönderiyordu. Ayaklanma günlerinde El Alto’nun yüzde 90’ı emekçi halk örgütlerinin denetimi altında kaldı. Halk, gazetecilere “Lozada artık El Alto’da başkan değil” diye görüş veriyordu.

Lozada’nın yurtdışına kaçması, yerine aynı partiden Carlos Mesa’nın geçmesi işçi sınıfı ve köylülüğün ayaklanmasını sona erdirdi. Böylece El Alto ve La Paz’da da burjuvazinin otoritesi yeniden tesis edildi. Ancak 2003 Ekim olayları, Bolivya’da bir devrimci durumun başlangıcı oldu. Bugüne değin süren devrimci durum, burjuva iktidarının kurumsal yapısını baştan aşağıya sorgulamaktadır. Bu koşullarda yaşanan sovyetik deneyim, kitlelerin bilincinde kalıcı bir yer edindi.

Dergimizin o tarihte yayımladığı değerlendirmeden aktaracak olursak: “Dünya proletaryasının Bolivya bölüğü, yeniden, burjuva düzen kurumlarını aşan Sovyetik iktidar biçimlerini ortaya çıkarmıştır. Proletarya iktidarı ufuk çizgisinde şöyle bir görünüp kaybolmuştur. … Şimdi sırada, bu hedefin kazanılması var. Güç sorununun çözümüne bağlı olarak, işçi-köylü iktidarı veya doğrudan proletarya diktatörlüğü şu ya da bu ülkede maddi bir gerçekliğe dönüşebilir. Bolivya’yla birlikte enternasyonal sınıf mücadelesi, yeniden proletarya diktatörlüğünün eşiğine varmıştır.” (TD sayı 14, Kasım-Aralık 2003, Bolivya: Kara Göründü)

El Alto’da FEJUVE Örneği

Ayaklanmada bu denli etkin ve temel bir rol oynayan FEJUVE, politik mücadeleye halkı seferber etmekteki rolünü, bugüne değin sürdürdü. Doğalgazın ve suyun ulusallaştırılması mücadelesi El Alto halkının başlıca gündemi oldu. MAS hükümeti döneminde FEJUVE, Morales’le bu konuda ayrı düştü. Özellikle El Alto’daki özelleştirilmiş su şirketinin yeniden ulusallaştırtmaması nedeniyle FEJUVE, Su Bakanı’na ve kent valisine karşı mücadele yürüttü.

Ancak FEJUVE 2003 ayaklanmasıyla ortaya çıkmış bir örgüt değil.

Temelleri, ilk mahalle meclislerinin kurulduğu 1957’ye kadar gidiyor. La Paz’ın banliyösü olan El Alto, sürekli göçlerle büyüdü ve temel sosyal hizmetlerden yoksun kaldı. Geçmişte bir köy olan El Alto, kapitalizmin gelişimiyle birlikte olağanüstü bir hızla büyüdü ve bugün bir milyon nüfuslu bir kasabaya dönüştü. La Paz’a bağlı bu kasabada oturanların ezici çoğunluğu işçi ya da işsizdir. La Paz’daki işletmelerde veya zenginlerin evlerinde çalışmaktadırlar.

El Alto’da ilk mahalle meclisleri, emekçilerin sosyal hizmetleri ve kent hizmetlerini karşılıklı yardımlaşma temelinde bizzat kendilerinin örgütlemesi aracı olarak kuruldu. Çeşitli mahalle meclisleri, 1979’da birbiriyle bağlantı kurarak Mahalle Birlikleri Federasyonu’nu oluşturdular. Meclisler aracılığıyla kent halkı, ortak birikim kasası oluşturdu, park, bahçe, okul gibi hizmetleri örgütledi. Böylece La Paz’ın “proleter kent” El Alto, kapitalizmin sunmadığı kent hizmetlerini kendi emeğiyle gerçekleştirdi.

Mahalle meclislerinin mahalle halkı arasındaki anlaşmazlıkları çözmek, adalet sağlamak, gerekirse zorunlu kamu hizmeti vb. cezalar vermek gibi görev ve yetkileri de bulunuyor. Devletin çekildiği alanları dolduran bir sosyal organizma olarak işlev görüyor. Aynı zamanda halkın protestolarını da örgütlüyor ve hayata geçiriyor. Bu kasaba, La Paz’a giden otoyolların üzerinde ve La Paz havaalanının hemen yanında bulunuyor. El Alto’nun yoksulları, bu avantajı yol kesme eylemleriyle etkince değerlendiriyor.

Meclisçe alınmış eylem kararlarına uyma zorunluluğu gibi bir sosyal norm var. FEJUVE’nin aldığı kepenk kapatma, yol kesme, kitle eylemi vb. kararlar geniş bir halk katılımıyla yapılıyor.

1994’te Bolivya devletince kabul edilen Halk Katılımı Yasası, mahalle meclislerine yerel projeler için bütçeden ödenek ayrılmasına olanak sağladı. Böylece FEJUVE, El Alto’da zaten oynamakta olduğu rol için bütçe kaynağına sahip oldu ve güçlendi.

El Alto’da varolan 562 mahalle meclisi, asgari 200 üyeden oluşuyor. Tüm bu meclisler, FEJUVE çatısı altında birleşiyor ve genel toplantıda temsil ediliyor. FEJUVE Yönetici Komitesi seçimle belirleniyor. Yönetici Komite düzenli olarak toplanıyor, Genel Kurulu ayda bir veya iki kere toplantıya çağırıyor. Liderlerin seçilebilmesi için en aşağı iki yıl bölgede ikamet etmiş olma koşulu var. Tüccar, ulaşım işçisi, emlakçı veya politik parti lideri olanlar seçime giremiyor. “Vatan haini” görülenler ve diktatörlerle beraber dolap çevirmiş olanlar da seçime katılamıyor. Yerel meclis liderlerinin %20-30’unun kadın olduğu belirtiliyor. FEJUVE’nin demokratik örgütlenme tarzı, yerli Kızılderili halkının komünal geleneklerinden de besleniyor.

Kurucu Meclis Mi, Halk Meclisi Mi?

2003 Ayaklanması’nı izleyen yıllarda Bolivya’da işçi sınıfı ve ezilenler cephesinde gündemde iki program yer aldı. Birincisi, reformist MAS partisinin ve lideri Morales’in “Kurucu Meclis” programıydı. Kurucu Meclis sloganını halk kitleleri de sokaklarda haykırıyordu. Ancak halkın talebi, düzenin baştan aşağıya değişmesiydi. Morales’in programı ise, mevcut burjuva düzeni yeniden yapılandıracak, “demokratikleştirecek” bir Kurucu Meclis’ti.

İkincisi ise devrimci sendika konfederasyonu COB’un ortaya attığı “Halk Meclisi” talebiydi. Bolivya’da 1971’de halkın devrimci başkaldırısının unsuru olarak ortaya çıkmış olan Halk Meclisi’ni referans alan bu talep, işçi-köylü halk örgütlerinin temsilcilerinden oluşacak bir meclisi öngörüyordu. 22 Ocak 2004’te COB’un Genişletilmiş Ulusal Toplantısı’nda “Burjuva Meclisinin kapatılması, iktidarın ele geçirilmesi, Halk Meclisinin kurulması” yönünde bir talep benimsendi. Mesa hükümetine “savaş açan” COB, neoliberal modelin tümüyle ortadan kaldırılması için bir genel grev hazırlığına girişti.

Burjuva Meclisinin kapatılması talebinin sadece formüle edilmiş olması dahi “harekette gerçek bir ilerleme”yi ifade ettiği için ateşli tartışmalara neden oldu. Evo Morales, “Parlamentoyu kapatmayı düşünenler, demokrasinin tarafında değiller ve Ekim Ayaklanmasında yenilgiye uğratılan partilerin ve ABD Büyükelçiliğinin oluşturduğu koroya katılıyorlar.” diyerek COB’a saldırdı. COB’un bir yerel yöneticisi, Roberto de la Cruz ise ona yanıt verdi: “Asıl, bu burjuva parlamentosunu savunanlar ABD emperyalizminin yanındadır.”

COB’un çağrısıyla genel grev “gazın derhal ulusallaştırılması ve neoliberal modelin son bulması” talebiyle 2 Mayıs 2004’te başlatıldı. Ülkede belli bir etki gücüne ulaşan genel grev, bazı köylü sendikalarının yol kesme eylemleriyle desteklendi. Ancak reformist MAS, tabanını eylemden uzak tuttu. Kitle örgütlerindeki etkisini eylemin gücünü kırmak için kullandı. COB’un başlattığı genel grev başarısız kaldı.

10 Haziran 2005’te El Alto kentinde, COB’un çağrısı ve işçi-emekçi halk örgütlerinin katılımıyla Halk ve Yerli Meclisi kuruldu. Kongre, bir “halk hükümeti” hedefini önüne koydu. Aldığı kararlar:

*El Alto Bolivya devriminin kalesi ve genelkurmaylığı olarak ilan edildi.

*Halk ve Yerli Meclisi, ulusal iktidarın kurulmasının aracı olarak, FEJUVE, COB, COR (El Alto Yerel Sendika Merkezi), Köylü Konfederasyonu, Madenciler Federasyonu, Esnaflar Konfederasyonu tarafından kuruldu.

*Öz-kaynak, öz-savunma, basın ve politika komisyonlarının kurulması kararlaştırıldı.

*Gazın ulusallaştırılması ve sanayileşme için kullanılması vazgeçilmez ilan edildi.

*Yerel Halk Meclislerinin oluşturulması, anayasal düzenin ve seçimlerin reddi kararları alındı.

Ancak bu devrimci strateji, Morales’in seçim zaferinin ardından geriledi. COB Genel Sekreteri Jaime Solares basında büyük saldırıların hedefi oldu ve genel grevdeki başarısızlığına, diktatör Banzer döneminde “polis ajanı” olduğuna yönelik suçlamalar eklendi. Evo Morales’in seçim zaferinin ardından, COB Kongresinde Solares yönetimi düştü. Yeni COB lideri Montes de Morales’e muhalif olmasına karşın, COB yönetimi bir bütün olarak MAS hükümetiyle daha uyumlu bir çizgiye geriledi.

Morales’in sahte ulusallaştırma hamlesi ve ilk kez bir Kızılderili başkanın seçilmiş olması gibi faktörler, kitlelerin reformist çizgiye yedeklenmesini derinleştirdi.

Morales, Başkan seçildikten sonra Kurucu Meclis seçimleri sürecini başlattı. Ancak Morales, Kurucu Meclis seçimlerine sermaye oligarşisinin partilerinin katılmasına izin verdi, hatta Kurucu Meclis’te kararların üçte iki çoğunlukla alınması kuralını getirdi. Böylece Kurucu Meclisin üçte birinden biraz fazlasını oluşturan oligarşi cephesine boykot hakkı tanınmış oldu. Oligarşi, bu ayrıcalığını kullanarak, fiili boykotla Kurucu Meclis çalışmalarını tıkadı. “Üçte iki çoğunluk” sloganı, “demokrasi” kisvesi altında ABD emperyalizminin ve oligarşinin ayrıcalıklarını savunma sloganına dönüştü. Morales’in seçilmesiyle birlikte yeşeren reformist hayaller, bir anda ayazda kalıp kurudu. İklim sertleşti.

Halk kitlelerinin Kurucu Meclis sloganına, ancak Halk Meclisi programı gerçek içeriğini kazandırabilirdi. Morales’in Kurucu Meclisi ise, düzeni değiştirmek ne kelime, onu reforme dahi edemeyen bir komediye dönüştü. Oligarşinin elinde bir oyuncak, değişimi kilitlemenin bir aracı haline geldi.

Sağ, büyük bir karşı saldırıya geçti. Bir yandan da ülkenin doğalgaz ve maden zenginliğinin yoğunlaştığı Doğu eyaletlerinde (Santa Cruz, Tariha, Pando, Beni) sermaye oligarşisinin liderliğinde bir ayrılıkçı faşist hareket geliştirildi. Çoğunlukla Avrupalı beyazların yaşadığı bu eyaletlerde kurmaca bir “Kamba ulusu” icat eden faşistler “Safkan beyaz ve Avrupalı” olanlar dışında kalanların temizlenmesi için çağrılar yaptılar. Kızılderili yerlilerine ve köylü örgütlerinin bürolarına yönelik ırkçı saldırılar örgütlendi. “Yarım Ay” olarak adlandırılan bu bölgede faşist çeteler, sokaklarda terör estirmeye başladı. Faşist hareket, “eyaletlere özerklik” talebini yükseltti. Kurucu Meclis seçimleriyle birlikte ülkede özerklik referandumu da yapıldı. Bolivya halkının yüzde 60’ı özerklik tasarısını reddetti. Ancak bu dört eyalette özerklik tasarısı büyük çoğunlukla ‘evet’ oyu aldı.

Hatta Santa Cruz’daki faşistler bir de “Cabildo” toplayarak, 2003 Ayaklanmasının yöntemleriyle emekçileri vurmaya kalkıştılar. Santa Cruz’da toplanan Cabildo, özerklik yönünde karar aldı.

Koçabamba’da Devrimci Eyalet Hükümeti

Koçabamba devrimci olayları bu koşullarda meydana geldi. Ülke çapındaki siyasi krizin, yerel bir sonucu olarak ortaya çıktı. Eyaletin faşist valisi Raul Reyes, Koçabamba’nın özerkliği için bir tasarı sundu. Reyes’in amacı, Koçabamba’yı da faşistlerin egemenliğindeki dört eyaletle aynı safa sokmaktı. Reyes bir taraftan da eyalette faşist çetelerin örgütlenmesini teşvik etti. Ancak Koçabamba, güçlü bir mücadele geleneği olan, 2000’de suyun özelleştirilmesini birleşik halk direnişiyle püskürtmüş bir eyaletti. MAS hükümeti ve Morales, dört eyaletin şerrinden çok çektiği için, ürkekçe de olsa, eyaletteki emekçi halkı sokaklara çağırmak durumunda kaldı. Bu çağrı, çelişkileri zembereğinden boşaltmaya yetti.

Eyalet başkenti Koçabamba’ya yürüyen işçi-köylü kitleleri eyalet polisinin saldırısına uğrayınca kent savaş alanına döndü. Emekçiler, hem eyalet polisini hem de faşistleri sokaklarda püskürterek kentte otoriteyi ele geçirdiler. Günler süren eylemler Vali Reyes’in eyaletten kaçarak Santa Cruz’a sığınmasına neden oldu.

İşçi ve köylü örgütleri, 16 Ocak 2007’de bir Açık Meclis (Cabildo Abierto) toplayarak, kaçan valinin yerine yeni bir eyalet hükümeti atadılar. “Devrimci Eyalet Hükümetinin başına, eski bir Kızılderili gerilla, Tiburcio Herradas Lamas seçildi.

Ancak ne var ki, burjuva anayasal düzene kölece bağlı olan Evo Morales Hükümeti, halk tarafından seçilen yerel hükümeti tanımadığını açıkladı. Morales Hükümeti, halk tarafından devrilen faşist vali Reyes’i yeniden göreve çağırdı. Reyes’in “Halk oyu aksini söyleyene kadar” Vali olarak kalacağını ilan ettiler. İşçi-emekçi demokrasisinin bir ifadesi olan Koçabamba devrimci hükümeti Morales tarafından, daha doğmadan boğuldu.

Koçabamba olayları, Morales’in sermaye oligarşisinin koyduğu engelleri tepelemek için halk kitlelerini sokağa çağırdığı ilk ve belki de son örnek oldu. Venezuela’da Chavez’in ve Ekvador’da Correa’nın aksine, kitleleri sokağa çağırmaktan korkan Morales, Kurucu Meclis kriziyle birleşen Doğu Eyaletleri sorununun içine hapsoldu. Faşist vali Reyes, Koçabamba’yı Yarım Ay’ın dört eyaletiyle aynı safta hareket ettirmeye başladı.

Oaxaca Komünü

Meksika’nın yoksul Oaxaca Eyaletindeki yerel işçi-emekçi iktidarı, tüm bu deneyimlerin üzerinde yükseldi, hepsini içerip aştı. Amerikancı Calderon’un Başkanlık seçimlerini hileyle ‘kazanması’ ve sosyal demokrat Obrador’un buna karşı halk kitlelerini sokağa çağırmasıyla patlak veren politik krizin ülkeyi sarstığı günlerde, Oaxaca’da öğretmenlerin grevi başladı. Eyalet Valisi Ulises Ruiz Ortiz, kent merkezinde grevi sürdüren öğretmenlere saldırdı ve 4 emekçiyi katletti. Bunun ardından, öğretmenlerin grevi etrafında büyüyen dayanışma, 17 Haziran 2006’da Oaxaca’da “Halk Meclisinin kurulmasına temel oluşturdu. Oaxaca’daki bütün sendikal ve kitlevi halk örgütleri, ilerici-devrimci partiler Oaxaca Halkları Halk Meclisi (APPO) içinde birleştiler. APPO’nun bir temel bileşeni ise, geleneklerinden gelen halk meclislerini bugün de sürdüren Kızılderili yerlilerin ‘Kolektif Meclisleri’ydi. APPO kendisini, yerli halk meclislerini de içeren bir ‘Meclisler Meclisi’ olarak tanımlamıştı.

“Katil Vali istifa” sloganıyla ileri atılan APPO’da birleşmiş emekçi halk, Oaxaca’nın merkezini barikatlarla kapattı. Vali kentten kaçtı. Oaxaca, hemen tümüyle APPO’nun egemenliğine girdi. Burjuvazinin iktidar kavgasının kızgınlığı ve ülkede yaşanan politik kriz, federe devletin Oaxaca’ya müdahalesini geciktirdi. APPO, hükümet binalarını işgal ederek ele geçirdi. İldeki radyo ve TV binaları da işgal edildi. Giderek APPO iktidarı eyaletin diğer kentlerine doğru yayılmaya başladı. 3 Eylül’de yayımlanan APPO bildirisinde, açık seçik biçimde, “Oaxaca’daki tek hükümet APPO’dur” denildi. “Bütün iktidar halka!” sloganı, APPO açıklamalarının bitiş sloganı haline geldi.

Oaxaca Komünü, Felipe Calderon’un başkanlığı resmen devraldığı 1 Aralık’a kadar, üç ay yaşadı.

Oaxaca Komünü, gerek Meksika’da, gerekse tüm dünyada bir anda ilgi ve dikkat odağı haline geldi. Emekçiler sempatiyle, burjuvalar ise korku ve nefretle baktılar Oaxaca’ya. Meksika devleti, katil Vali Ulises’in arkasında durdu ve istifa taleplerine taviz vermeye yanaşmadı. APPO benzeri halk meclisleri Michoacân, Guerrero, Mexico City ve Aşağı California gibi başkaca eyaletlerde de ortaya çıktı.

Haziran ortasında bir dayanışma ve mücadele platformu olarak ortaya çıkan APPO, Temmuz’dan itibaren bir iktidar organına dönüştü. Eylül’de bunu açıkça ilan etti. Ekim ve Kasım’da federal polisin saldırılarına direndi. Ancak nihayetinde bir kitle kırımı yaşanmaması için barikatları kaldırdı ve eyalette yeniden burjuvazinin egemenliği tesis edildi. APPO önderleri vahşi gözaltı, tutuklama, işkence saldırılarına maruz kaldılar, ancak direnişten vazgeçmediler. APPO yeniden bir dayanışma ve mücadele organı olarak sokaklara döndü. Hareketin önderlerine yönelen baskılara karşı emekçi kitleler “Hepimiz APPO’yuz” sloganını yükselttiler.

Venezuela’da Komünal Konseyler

Venezuela’da 2002’de Amerikancı faşist darbenin sokaklara dökülen halk tarafından püskürtülmesi, halkta büyük bir özgüven ve örgütlenme yönelimi ortaya çıkardı. Mahallelerde, fabrikalarda sayısız yeni örgüt biçimi ortaya çıktı. Emekçilerde politikaya uyanma, seçimlerde oy vermenin ötesinde gündelik yaşamı politikleştirme, politikaya müdahale etme eğilimi genelleşti.

Mahallelerde sağlık, eğitim, spor, yerel sorunlar gibi alanlarda çalışan sayısız komite kuruldu. Halk bir araya gelerek, tartışarak yerel sorunları çözmeye koyuldu.

Petrol grevini püskürten petrol işçileri, işletmelerde inisiyatif ve ağırlıklarını artırdılar. İşçi- hükümet “Ortak yönetim” organları kuruldu. Terk edilmiş fabrikaları işgal eden işçiler, bu fabrikaların ulusallaştırılmasını ve işçi kooperatiflerinin yönetimi altına verilmesini başardılar.

Komünal Konseyler, bu koşullarda doğdu. Chavez hükümeti 10 Nisan 2006’da Komünal Konseyler yasasını çıkarttı. Komünal Konseyler, mahalle ve köylerde tüm nüfusu kapsayacak “Vatandaşlar Meclisi”nin yürütme kurulu olarak işleyecek ve öncelikle yerel sorunlarla ilgili otorite sahibi olacaklardı. Yerel yönetimle yetki paylaşacaklardı.

2006’nın sonlarında ve 2007’nin başlarında Komünal Konseyler büyük bir hızla ülkenin dört bir yanında kuruldu. Chavez, 2006 seçimlerinin ardından “Halk iktidarı patlaması” hedefini resmen açıkladı. Başkan Yardımcısı Jorge Rodriguez, Komünal Konseylerin yönetmeye hazırlanması gerektiğini söyledi. Buna karşın bu konseyler, iktidar organlarına uygun yetkilendirilmedikleri, burjuva parlamentonun yerini alacak düzeyde merkezileştirilmedikleri gibi pratikte böyle bir hedefe de yöneltilmemişlerdi.

Kısa süre içinde 18 bin Komünal Konsey kuruldu. Konseyler ilkin ve en hızlı biçimde komünal örgütlenmeye yatkın Kızılderili Yerli halkın yaşadığı bölgelerde kuruldu. Bu konseylerin kendi güvenlik komitelerini oluşturmaları ve semtlerdeki yozlaşma-çeteleşmeye karşı mücadele etmeleri gündeme geldi. Chavez, hedeflerinin “Komünal Konseylerin tedricen iktidarı devralması” olduğunu açıkladı.

Komünal Konseyler, kuruldukları her yerde yerel devlet bürokrasisiyle çatışma içine düştüler. Çatışmanın kökeni, yetki tartışmasında düğümleniyordu. Eski (burjuva) devlet aygıtı, ortaya çıkan bu yeni durumdan ‘mutlu’ değildi ve her yerde direnç gösterdi. Bu direnç, gerçek bir iktidar devrinin Chavez’in öngördüğü üzere “tedricen” olamayacağını, ancak çatışmalı/devrimci bir biçimde gerçekleşebileceğini ortaya koydu. Gerçekte bu “Tedricen iktidar”ın iktidarsızlık yaratmak, giderek bu konseylerin politik amaçlarından uzaklaşarak etkisizleşmesi ile sonuçlanmak dışında bir geleceğinin olamayacağı açıktır.

1998’de Hugo Chavez’in seçilmesiyle başlayan, 2002 darbesinin püskürtülmesiyle sermaye oligarşisinin devlet üzerindeki tekelci iktidarının kırılmasına varan, Chavez Hükümeti liderliğinde bir dizi temel demokratik ve toplumsal dönüşüm adımlarının atıldığı süreç boyunca, eski burjuva devlet aygıtı yıkılmadan kaldı. Devlet yapısı reforme edildi, görevliler ve yetkililer değiştirildi. Antiemperyalist demokratik süreç, burjuva devlet aygıtının kendisi ortadan kaldırılmadan, o anlamda devlet bürokrasisinin yönetme ayrıcalığına dokunulmadan gerçekleşti.

Ancak şimdi halkın derinliklerinden köklenerek patlak veren Komünal Konseyler, işçi sınıfı ve küçük burjuvaziyi birleştiren kitlesel politik organlar olarak ortaya çıktı. Halk bu organlarda politika tartışıyor, konseyleri biraraya gelmenin, mücadele ve dayanışmanın platformlarına çeviriyor. Komünal Konseyler “resmi” statülerinin ötesinde, gerçekte birer sınıf mücadelesi organı olarak rol oynuyor.

Chavez, yeni hazırladığı (2007) anayasası taslağında bu organlara yer vererek, onları anayasal organlar haline getirmeyi öngörüyordu. Yeni anayasanın en temel unsuru, “Halk İktidarı Konseyleri” adı altında, yeni bir iktidar gücünü tanımlamasıydı.

Chavez önderliğindeki halkçı sürecin ilk yıllarında, yine sokakta yapılan 1999 Anayasası, burjuva demokratik bir düzen getirmişti. 2007 Anayasası ise, işçi-emekçi halk demokrasisinin unsurları olan kitlevi taban organlarını anayasaya dâhil etmeyi amaçlıyordu.

Yeni anayasayla, “Komünal Konseyler, İşçi Konseyleri, Köylü Konseyleri, Öğrenci Konseyleri, kentsel özyönetim ve komünler” resmileşecekti. Konseylerde örgütlenmiş halkın oluşturacağı “Komünler”, yeni devletin “bölünmez çekirdeği” olarak tanımlanıyordu. “Komünal kentler” oluşturulması olanaklı hale geliyordu. Tüm devlet ve kooperatif işletmelerinde işçilerin kendi konseyleriyle yönetime katılması, özel sektörde ise işçi konseylerinin işletmeleri denetlemesi öngörülüyordu.

Böylece yeni anayasa, eski devlet aygıtıyla, Venezuela’nın her yanında yaşama gözlerini açan emekçilerin kitlevi organları arasındaki çatışmayı hızlandıracak yasal temel sağlayacaktı. Chavez, Konseylerin yeni devlet aygıtının temelini oluşturacağını söylese de, henüz bu sözün bir niyet beyanından öteye, gerçekliği bulunmuyor. Konseyler hareketinin alacağı yön ve konseylerin üstleneceği yetkilerin içeriği henüz ortaya çıkmadı.

Anayasa taslağının referandumda reddedilmesi, şimdilik Komünal Konseyler hareketinin de fiili biçimde ilerleyeceği bir döneme yol açacak.

Komünal Konseyleri eski devlet aygıtının içine şırınga etmek, bu iki olgunun bir arada yaşamasını sağlamaz. Komünal Konseyler gerçekten iktidar gücüne sahip olmak için eski devlet aygıtıyla dişe diş çatışmak durumunda kalacaktır. Ya da Konseyler iktidarsız bir kabuktan ibaret kalacak ve iktidar eski devlet bürokrasisinde kalmaya devam edecektir.

Bu direncin ilk görünümü Chavez’in eski Savunma Bakanı general Baduel’in ihanetiyle ortaya çıktı. Bir basın toplantısı düzenleyen Baduel, yeni anayasaya “Hayır” kampanyası başlatacağını açıkladı. 1999 Anayasası’nı kendine bayrak yapan Baduel, yeni anayasayı “Devlet darbesi” olarak, Chavez’in yeniden seçilmesinin önündeki engelin kaldırılmasını ise bir “Diktatörlük girişimi” olarak tanımladı. Bir “Sovyet-Stalinist sosyalizminin” kurulduğundan söz etti. Baduel’in kast ettiği “tehlikenin” bir yönüyle de Komünal Konseyleri ifade ettiği açıktır. Baduel şahsında isyan eden, yönetme ayrıcalığının sınırlanmasından korkan burjuva devlet bürokrasisidir.

Bugüne değin Chavez Hükümeti’yle uyumlu çalışan, hatta lafızda Bolivarcı sloganları atmakta da bir sakınca görmeyen bu bürokrat kesimler, diğer yandan tabandan gelen halk inisiyatifini boğmak için ellerinden geleni yaptılar.

Burjuva bürokrasisinin sınıf doğasından kaynaklanan bir dirençtir bu. Komünal Konseylerin devlet iktidarını ele geçirmesi Venezuela’da tümüyle yeni bir politik durum yaratacaktır. Bu, burjuva devlet aygıtının yerine işçi-emekçi karakterli yeni bir devletin kurulması demektir.

Bu nedenle Chavez’i destekleyen burjuva demokrat aydınların da referandumun yenilgisine dair yorumları bu yönde olmaktadır. Örneğin Ahmet İnsel, Radikal 2’de yayımlanan değerlendirmesinde Chavez’e “temsili demokrasinin kurumlarını güçlendirmeyi” önermektedir. Gerçek çıkış ise, İnsel’in “temsili” dediği burjuva demokrasisinin kurumlarının yıkılması ve yerine işçi-emekçi demokrasisinin kurumlarının geçirilmesidir.

Komünal Konseylerin tabandan sağlıklı, gürbüz biçimde gelişiyor olması, kendi başına yeterli değildir. Bir program etrafında birleşmedikçe ya da belli politik hedeflere bağlanmış bir devrimci stratejiye kavuşmadıkça savrulmalar kaçınılmaz olacaktır. Anayasa referandumunda da görüldüğü gibi sermaye oligarşisinin devlet aygıtını yerle bir etmeyi hedeflemeyen “tedrici” ilerleme çıkış yolu değildir.

Sonuç: Halkçı Dalganın Bağrında Proleter Tohumlar

Latin Amerika’daki genel demokratik halkçı antiemperyalist dalga, burjuva demokrasisinin sınırlarını genişletmekte, örgütlü emekçi kitleler demokratik ve sosyal hakları için kavgayı büyütmektedir. Bu politik konjonktür gericiliği de eyleme geçirmekte, karşıdevrimci oligarşik güçler ABD emperyalizminin her türlü desteğini arkalayarak saldırganlığı tırmandırmaktadır. Karşıdevrimin kırbacı halk kitlelerini daha ileri mevzilere doğru sıçratmakta, burjuva demokratik sürecin bağrında proleter ve emekçi halk demokrasisinin organlarını oluşturmaya itmektedir.

Demokratik hakların genişlemesi, sınıf mücadelesini de şiddetlendirmekte, daha açık biçimler almasına yol açmaktadır.

1980’lerde faşist diktatörlüklere karşı “demokrasi” kavgası veren kıta halkları, bugün burjuva demokrasisinin sınıf karakterini bizzat yaşamın içinde, sınıf mücadelesinin açığa çıkardığı gerçekler zemininde öğrenmektedir. Latin Amerika’da sertleşen sınıf mücadelesinin deneyimi, işçi sınıfının -tüm ezilenlerin de kurtuluşunu getirecek- kurtuluş kavgasının savaş organları olarak sovyetleri yeniden ortaya çıkarmaktadır. Burjuva ideologların sovyet demokrasisine yönelik tüm karaçalmalarına karşın emekçiler yeniden politikaya müdahalenin bu araçlarına yaşamsallık kazandırmaktadır.

Latin Amerika’da yurtsever halkçı dalganın bünyesinde ortaya çıkan sovyetik kitle organları, proleter birer tohum olarak gelişen, taze, geleceğe bakan bir olguyu ifade etmektedir. Devrimci proleter partilerinin yokluğu koşullarında bu organlar iktidar organlarına dönüşememekte ya da ancak yerel ve geçici olarak dönüşebilmektedir. Tüm “halkı” birleştiren antiemperyalist demokratik devrimin hedeflerinden ayrı olarak, sosyalist devrim, ancak işçi sınıfı tarafından ve onun Marksist partileri tarafından yerine getirilebilir.

Latin Amerika’da işçi sınıfının politik bir sınıf olarak kendisini kurması süreci, antiemperyalist demokratik mücadelenin genel safları içinde gerçekleşmektedir ve işçi sınıfı kendi özgül organlarını ve politik perspektiflerini bu kavganın içinde ortaya çıkarmaktadır. Antiemperyalist sınıflar cephesi içinde reformist küçük burjuvazinin yasal kitlesel seçim partileri ile işçi sınıfının sovyetik tipteki mücadele örgütleri iki temel biçim olarak belirginleşmektedir.

Küçük burjuva reformist partiler Kurucu Meclisler yolundan burjuva anayasal düzeni, antiemperyalist demokratik ve halkçı yönde, kapsamlı biçimde reforme etme siyasetini izlerken, işçi sınıfının tabandan gelen devrimci eğilimi, burjuva düzenin kurumlarına karşı kendi özel sovyetik kurumlarını yaratmaktadır.

Latin Amerika’da yeni ve taze bir Marksist hareketin sosyal temeli de, ortaya çıkan bu yeni sovyetik kitle organları tarafından atılmaktadır. Bu süreç, yaşadığımız topraklarda “İşçi Emekçi Sovyet Cumhuriyetler Birliği”ni program edinen Marksist Leninist komünistler bakımından özel bir ilgi ve dikkatle izlenmeye değerdir.

Kaynak: Teoride Doğrultu Sayı: 28