MALİ-EKONOMİK SÖMÜRGECİLİK

| Arif Çelebi |

Sömürgecilik; bir ülkenin ya da bölgenin bir başka devlet ya da devletler grubu tarafından siyasi ve ekonomik olarak ilhak edilmesidir.

Kapitalizmden önce de sömürgecilik vardı. Köleci Roma sömürgeciliği ya da feodal Osmanlı sömürgeciliği akla ilk gelen örnekler. Kapitalizm öncesi toplumlarda başlıca sömürgecilik biçimi askeri işgalle siyasi egemenlik altına alınan ülkenin haraca bağlanmasıydı.

Kapitalizmde ise sömürgecilik yeni bir içerik kazanır. Bir başka ülkeyi siyasi egemenlik altına alan bir kapitalist devletin fethedilen ülkeyi ekonomik olarak da ilhak edebilmesi için oranın geleneksel ekonomik yapısını çökertmesi; soymaya ve sömürmeye en uygun biçimde inşa etmesi gerekir.

Sömürgeciliğin Farklı Biçimleri

1- Klasik Kapitalist Sömürgecilik

Kapitalist sömürgeciliğin tarihi kapitalist üretim ilişkilerinin az çok egemen olduğu burjuva ülkelerin ortaya çıktığı yıllara kadar uzanır. Hollanda ve ardından İngiliz sömürgeciliği bunun tipik örnekleridir. Kuzey Batı Avrupa’da kapitalizmin yeşermesi, ulaşım tekniğindeki ilerlemeler ve yeni ticaret yollarının bulunması Amerika kıtasının ve Hindistan’ın sömürgeleştirilmesinin yolunu açtı. Askeri fetihlerin hemen ardından fetihçi ülkeden nüfus ve sermaye akışı gerçekleşiyor; fethedilen ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynakları yağmalanıyor; iç ve dış ticaret fetihçi ülkenin kontrolüne geçiyordu.

Klasik sömürgeciliğin başlıca özelliği fethedilen ülkenin siyasi ve ekonomik yönetiminin fetihçi devlet tarafından yürütülmesidir. Elbette bu yukarıdan aşağı tüm yönetim kademesinin fetihçi ülke bireyleri tarafından üstlenildiği anlamına gelmez. Bir yerli işbirlikçiler kastı yaratmadan sömürgeciliği sürdürmek mümkün değil. Klasik sömürgeci yönetimin iki biçiminden söz edilebilir. Birincisi, sömürgeci ülkeden nüfus aktararak koloni oluşturmak ve bu nüfusa dayanarak fethedilen ülkeyi ve yerel hakları yönetmek; ikincisi, küçük bir işgalci güç eliyle işbirlikçi yerel ara katmanlar üzerinden yönetimi gerçekleştirmek. Avusturalya, Yeni Zelanda, Kuzey Amerika ülkeleri, Güney Afrika birinci biçime girer. Hindistan ve çeşitli Afrika ülkeleri ikincisine dâhildir. İngiliz sömürgecileri bilhassa bu ikincisinin ustasıdır. Çok az bir yönetici memur kadrosu ile Hindistan’ı yönetiyorlardı. Bir işbirlikçi katman olmasaydı bunu başaramayacakları açıktı.

Kapitalizmin emperyalizm aşamasında bir kaç büyük emperyalist devlet dünyanın geri kalanını toprak olarak aralarında bölüştüler. Afrika’nın hemen tamamı sömürgeci paylaşımın alanı haline geldi. Güney Doğu Asya da paylaşıma tabi tutuldu. Klasik sömürgecilik, emperyalist yayılmacılığın başlıca biçimlerinden biri haline geldi. Sömürge paylaşımında geri kalan kapitalist devletler rekabet savaşımında dezavantajlı konuma düştüler. Bu kaçınılmaz biçimde sömürgeci paylaşım savaşlarının artmasına, sonunda da dünyanın emperyalistlerce yeniden bölüşülmesi uğruna dünya savaşlarının ortaya çıkmasına neden oldu.

2- Yarı Sömürgecilik

Emperyalist devletlerden birinin ilhak etmeye gücünün yetmediği, ya da parçalanarak paylaşılmasının çıkarlarına hizmet etmediği devletler vardı. Çin ve Osmanlı imparatorluğu bunun iki tipik örneğidir. Bu ülkeler klasik sömürge haline getirilemediler ama kapitalist emperyalizmin yarı sömürgesine dönüştürüldüler.

Yarı sömürge devlet resmiyette bağımsızdır, buna karşın kapitalist emperyalist devletlerden birinin ya da birkaçının güdümündedir. Kapitalist emperyalist devletler siyasal iktidarın henüz genellikle feodal karakterde olduğu bu ülke yönetici sınıfları ile ittifak kurarlar. Ticari, mali, askeri bağımlılık öyle bir safhaya ulaşır ki devlet yöneticileri kapitalist emperyalistlerin kuklasına dönüşürler.

Pek çok bakımdan klasik sömürgeciliğe benzer bir durum vardır. Emperyalistler ülkeyi doğrudan yönetmez ama sermaye güçleri sayesinde tıpkı bir sömürge gibi yer altı ve yer üstü zenginlikleri yağmalama ayrıcalıkları elde eder; geleneksel üretimi yıkıma uğratarak kendi metaları için pazar alanı açarlar. Bir taşeron tefeci, tüccar katmanı yaratarak toplumsal dayanaklarını oluştururlar. Açılan krediler yoluyla devlet yöneticilerini kendilerine bütünüyle bağımlı hale getirirler.

3- Yeni Sömürgecilik

İşçi sınıfı hareketinin gelişmesi ve devrimci hamlelere girişmesi, sömürgeleştirilmiş ya da yarı sömürge haline getirilmiş kimi halkların devrimci direnişi, SSCB’nin ortaya çıkması emperyalizmin sömürge tekelini sarstı. Ezilen halkların bir kısmı sömürgeci boyunduruktan kurtuldu. İkinci paylaşım savaşında faşizmin yenilgiye uğratılması, ülkeleri sömürgeleştirilmiş halkları daha da cesaretlendirdi. Emperyalistlerin tüm vahşi bastırma yöntemlerine karşın pek çok ülke daha sömürgeci boyunduruğu kırıp attı. Vietnam ve Cezayir ulusal kurtuluş mücadeleleri bunun öne çıkan iki örneğidir. Bağımsızlık tutkusunun önüne geçemeyeceklerini anlayan emperyalistler bazı yerlerde kendileri geri çekilerek bağımsızlığı tanıdılar. Böylelikle 1960’ların sonlarına gelindiğinde emperyalist sömürge tekeli büyük ölçüde yıkılmıştı.

Ulusal kurtuluşu sosyal kurtuluşla birleştirmeyen, burjuva sınıfın önderliğindeki bağımsızlık mücadelesini kazanan ülkeler kapitalist gelişme yoluna girdi. Ne var ki, bu ülkelerde burjuva ulusal kurtuluş gerçekleşse de kapitalist gelişme henüz çok geri, sermaye birikimi henüz çok zayıf, dolayısıyla burjuvazi gibi işçi sınıfı da henüz güçsüzdü. Bunlar modern sanayi alt yapısından yoksun, ezici çoğunluğu köylü olan toplumlardı. Böyle olduğu içindir ki burjuva gelişme yoluna girenlerin bağımsız bir ekonomi inşa etmeleri mümkün değildi.

İster ulusal burjuvazinin, isterse de küçük burjuvazinin önderliğinde olsun burjuva gelişme yoluna giren geri kapitalist ülkelerin emperyalizme bağımlı ülkeler haline gelmesi kaçınılmazdır. Para, ticaret ve sanayi gelişmiş kapitalist ülkelerde yoğunlaşır. Kapitalizmin tekelci aşamasında geri kapitalist bir ülkenin emperyalist kampa sıçrama olanağı tarihsel olarak aşılmıştır. Sömürgecilerin egemenliğine son vererek iktidarı ele geçiren burjuvazi, ayakta kalmak ve zenginleşmek için emperyalist sömürgecilerin kapısını çalmak zorundadır. Emperyalist sömürgecilerin de bu ülkeleri kendilerine bağımlı hale getirecek şartlar öne sürecekleri açıktır. Bu bağımsız ülkeler böylece binlerce mali, ekonomik, siyasi, askeri, diplomatik bağla emperyalizme bağımlı hale gelirler. Ülkenin ekonomisi gibi siyasi yapısı da emperyalistlerin çıkarlarına uygun hale getirilir. Bu yeni sömürge statüsüdür.

Yeni Sömürgenin Yarı Sömürgeden Farkı

Kapitalist emperyalizm, yarı sömürge haline getirdiği ülkenin siyasi rejimi ile dolayısıyla iktidar sahipleri ile uzlaşı içindedir. İktidardakiler genellikle feodal sınıflardır. Bu işbirlikçi feodal sınıflarla emperyalistler ittifak içindedir. Yeni sömürgelerde ise iktidardakiler genellikle emperyalizmin ve işbirlikçilerinin politik egemenliğini yıkanlardır ya da emperyalistlerin geri çekillmek zorunda kalması ile yönetici konuma yükselenlerdir. Bunlar kapitalist gelişme yoluna giren burjuva katmanlardır. Dolayısıyla yarı sömürgelerdeki gibi feodal iktidarlarını koruma değil ”kapitalist gelişme” yolunda ilerleyerek sınıf hâkimiyetlerini sağlamlaştırma bunların başlıca amacı haline gelir.

Yarı sömürgelerde emperyalizmin yağmasının yerel unsurları olan taşeron tefeci, tüccar takımı sömürgecilerin başlıca dayanağıdır. Yeni sömürgelerde ise iktidardaki burjuvazinin özgün çıkarları vardır. Ulusal sanayi ve ticaretin geliştirilmesi, iç pazarın genişletilmesi olmaksızın bu sınıfın kendini yaşatması söz konusu değildir. Artık karşımızdaki taşeron tefeci, tüccar takımı yerine belirli bir sermaye gücü olan, yavaş da olsa sanayi alt yapısını geliştirmeye çalışan bir sınıf vardır. Bu sınıf giderek güç kazanır. Keza genişleyen iç pazarda giderek ete kemiğe bürünen bir orta burjuva tabaka oluşur.

Sömürge ve yarı sömürgelerde emperyalizmin hakimiyetine karşı çıkan bir ulusal burjuva katman vardır ya da oluşur. Bu ulusal burjuvazinin kimi bölüklerinin emperyalistlerle çelişkileri belirli bir aşamada antagonist nitelik kazanailir. Emperyalist hakimiyete son vererek ulusal bağımsızlığı kazanmak ulusal burjuvazinin bu bölüğü için başlıca politik amaç haline gelebilir. Emperyalist hâkimiyete karşı çıkan dünün ulusal burjuvazisi şimdi iktidarı aldıktan sonra yeni sömürgeleşme sürecinde giderek palazlanarak emperyalizmin işbirlikçisi tekelci burjuvazi haline dönüşür. Dünün ”ulusal” burjuvazisi orta burjuvazi ile tekelci burjuvazi olarak çıkarları farklılaşan başlıca iki katmana bölünür. Kaçınılmaz oalrak bunların politik eğilimleri ekonomik çıkarlarına uygun olarak farklılaşır. Orta burjuvazi, tekelci burjuvazi ve emperyalizmin hegemonyasını görece sınırlamayı, ‘ulusal kalkınma’yı, toprak reformunu içeren burjuva liberal bir program benimseme eğilimi taşır. Orta burjuvazi nesnel olarak antiemperyalist bir karakter taşımaz çünkü emperyalist sermaye olmaksızın iç pazarı genişletmek, ‘ulusal kalkınma’ya girişmek bir aşamadan sonra sekteye uğrayacaktır. Bu nedenle orta burjuvazinin amacı dünün ulusal burjuvazisinden farklı olarak emperyalizmin hâkimiyetini sonlandırmak değil görece sınırlandırmaktır.

Politik Saflaşmanın Yeni Sömürgeleşme Sürecine Tayin Edici Etkisi

Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının, sermayenin emperyalist metropollerde aşırı yoğunlaşmasının emperyalizmden bağımsızlığını kazanan ülkelerin yeniden emperyalizmin güdümüne girmesinde tayin edici olduğu doğrudur. Ama SSCB’nin kuruluşundan sonra politik saflaşmanın da tayin edici olduğu bir o kadar gerçektir. İkinci paylaşım savaşının ardından ise politik saflaşmanın kimi ülkeler bakımından daha tayin edici hale geldiği söylenebilir.

İktidardaki burjuva katmanların özgün ekonomik çıkarları ne olursa olsun ”komünizm tehlikesine” karşı ABD’nin önderliğindeki emperyalist kampın koruyucu şemsiyesi altına bir an önce girmek bu ülke yönetici sınıflarının başlıca hedefi haline geldi. Bu politik saflaşma yeni sömürgeleştirme sürecini hızlandırdı. Bu ülkelerin ekonomik düzeni ve politik rejimleri bu hızlanmaya uygun biçimde yeniden şekillendi. Pek çok ülkede gerçekleştirilen askeri darbeler tam da bu yeniden şekillendirme ihtiyacının ürünüydü. İran, Güney Kore, Türkiye, Endonezya, Yunanistan ve Latin Amerika’daki darbeler bunun örnekleridir.

Yeni Sömürgeciliğin Kimi Karakteristik Özellikleri

İlk başlarda sömürgecilerin başlıca hedefi fethedilen ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmalamak ve meta ticareti pazarlarını genişletmekti. Kapitalizmin emperyalizm aşamasında sermaye ihracatı giderek önem kazandı.

Sermaye ihracatı bir ülkede birikmiş fazla sermayenin en çok ve en emin biçimde artı değer elde etmek amacıyla dış pazarlara sevk edilmesidir. Kapitalizmin eşitsiz gelişmesi emperyalizm aşamasında yeni bir düzeye ulaşır. Bir yanda yatırım için alan arayan sermaye bir yanda sermayesi çok az olan ülkeler biçimindeki eşitsizlik derinleşir. Diğer yandan dünya pazarları bir kaç büyük emperyalist devlet arasında paylaşılmıştır. Klasik sömürgecilikte ekonomi ilhakı gerçekleştirenle politik iktidarı elinde tutan aynı hegemonyacı ülkedir. Yarı ve yeni sömürgecilikte yerli işbirlikçi sınıflar aracı konumdadır. Bir başka deyişle siyasi ve iktisadi bağımlılık doğrudan değil dolaylıdır.

Yeni sömürgecilikte; devletin aldığı borçlar, doğrudan sermaye yatırımları ve değerli kâğıtlara yatırım, sermaye ihracatının başlıca biçimleridir. Bu ülkelerde kapitalist gelişme henüz geri olduğu için değerli kâğıtlara yatırım önemsiz düzeydedir, keza aynı nedenle yurtdışından özel borçlanma görece azdır.

Devlet borçları ve doğrudan yatırımlar sermaye ihracatının öne çıkan iki biçimidir.

Borç veren devletler, verdikleri kredinin nasıl kullanılacağına ilişkin şartlar dayatır. Alınan bu krediler genellikle borç veren ülkenin şartları doğrultusunda o ülkeden satın alınan askeri araçlara ve diğer mamul maddelere yatırılır, bu kredilerle borç faizleri ödenir.

Doğrudan sermaye yatırımları daha çok hammaddelerin çıkarılması, ticaret ve hafif imalat sanayine yöneliktir. Ağır sanayi yatırımları çok azdır. Doğrudan sermaye yatırımları daha başlangıçta bağımlılığı örgütleme, sürdürme ve derinleştirmeye hizmet eder.

Emperyalist devletler ve tekeller modern teknolojiyi ihraç etmek istemezdi. Teknoloji, ondan yoksun ülkeleri boyunduruk altına almanın araçlarından biriydi. Buna karşın artık eskimiş teknolojiler yeni sömürge ülkelere gönderilerek bir değer yaratma aracı olarak kullanımı sürdürülürdü. Otomobil ve beyaz eşya üretimi bunun tipik örneğidir. Kullanıldığı ülkelerde yürürlükten kalkmış bu teknolojiler yeni sömürge ülkelerde tekelci karların elde edilmesinin bir aracı olabiliyordu.

Buradan yeni sömürgeciliğin bir başka karakteristik özelliği açığa çıkıyor. İç pazarlar yüksek gümrük duvarları ile korunuyordu. ‘ithal ikamecilik’ denen bir ekonomik düzen yürürlükteydi. Yabancı sermaye işbirlikçi ortaklar eliyle yerleşiyordu. Yüksek gümrük duvarları hem işbirlikçi burjuvazinin hem de emperyalist sermayenin iç pazarda yüksek tekelci karlar elde etmesini güvenceliyordu. Döviz ticareti ya yasaktı ya da sıkı bir kontrol altındaydı. Yerel parayı koruma kanunları yürürlükteydi.

Yeri gelmişken yeni sömürge tipi devletin sermaye birikimi ve iç pazarın genişletilmesinde oynadığı özel role değinmek gerekir. Özel sermaye birikimi yeterli olmadığı için devletin ekonomide ağırlıklı yeri vardır. Alt yapının inşası kadar, büyük sermaye yatırımları devlet tarafından üstlenilir. Büyük sermaye devletin gölgesinde ve devletin yardım ve arpalıklarıyla gelişir. Yukarıdan aşağıya tüm mülk sahibi sınıflar devlet fonlarından beslenir. Devletin ekonomideki bu etkinliği katı merkezi bir politik sistemi de zorunlu kılıyordu. Bu merkezileşme emperyalistlerin çıkarınaydı, bu onların yeni sömürgeleri kontrol etmelerini kolaylaştırıyordu.

Bir diğer karakteristik özellik kapitalist dünyanın sanayi ve tarım ile hammadde ülkeleri olarak ayrışmasıydı. Sanayi ülkeleri şehirleri diğerleri kırları temsil ediyordu. Kırların temel fonksiyonu şehirlerin ihtiyaçları doğrultusunda ucuz tarım ve hammadde temin etmekti. Bu işbölümü çerçevesinde verimliliğin en üst düzeye çıkarılması ve en ucuz ihrac malı için yeni sömürge ülkeler belirli tarımsal ürün ya da hammadde üretiminde uzmanlaştırılıyordu. Örneğin bir zamanlar Brezilya’nın ihracatının yüzde 70’ini ve Kolombiya’nınkinin yüzde 79’unu kahve oluşturuyordu; şeker Küba’nın yüzde 88’ini; pamuk Mısır’ın yüzde 88’ini; kauçuk Malezya’nın yüzde 58’ini; kalay Bolivya’nın yüzde 76’sını oluşturuyordu. Ekvator’un ihracatının yüzde 50’si kakao iken Meksika’nın yüzde 43’ü petroldü. Bu tek yanlı ekonomik gelişme bağımlılığı daha da derinleştiriyordu. Temel ihraç malının dünya piyasalarında fiyatı düştüğünde bu, tek ürüne bağlı ülke için tam bir yıkım oluyordu ve krizden çıkmanın biricik yolu yeniden borçlanmaktı. Emperyalist devlet ve tekellerin ortak aygıtlarından olan İMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar kredi vermenin ağır şartlarını bu ülkelere dayatabiliyordu. Şartları kabul etmeyen ülkelerde askeri darbeler düzenlenebiliyordu.

Sermayenin Uluslar arası dolaşımına getirilen kısıtlamalar, içerde sermaye birikiminin azlığı, sanayi yatırımlarının genellikle tüketim malları üretimi ile sınırlı olması, emperyalist dünya sisteminin yeni sömürgelere tarım ve hammadde ihracına dayalı bir ekonomik yapı dayatması kapitalistleşmenin görece yavaş seyretmesine neden oluyordu.

Görüleceği gibi kapitalist emperyalizm çağında farklı sömürgeleştirme biçimleri ortaya çıkmıştır.

Emperyalizmin Yeni Evresi Emperyalist Küreselleşme Ve Mali Ekonomik Sömürgecilik

Emperyalist küreselleşme sürecinde yeni tipte bir sömürgecilik biçimi daha ortaya çıktı. Yeni sömürgecilik, emperyalizmin geri adım atmak zorunda bırakıldığı koşullarda sömürgeciliği dolaylı biçimlerde sürdürmek zorunda kaldığı dönemin ürünüydü. Ulusal kurtuluş mücadeleleri ve ulusal kalkınmacılık eğiliminin güç kazanması ile dünyanın sosyalist ve kapitalist kamp olarak ikiye bölünmesi emperyalizmi sınırlayan başta gelen öznel faktörlerdi. SSCB’nin revizyonizme sapması ‘iki kamp’ gerçeğini değiştirmedi. Kapitalist gelişme yolundan gidilse dahi emperyalizmin ekonomik ve politik hakimiyetini sınırlayarak ‘ulusal kalkınma’nın henüz bir ölçüde mümkün olması, tekelci sermaye birikiminin dünyayı fethedecek düzeye ulaşmaması, ulaşım ve iletişim teknolojisinin yetersizliği emperyalizmi sınırlayan nesnel faktörler olarak sayılabilir.

Tekelci sermaye birikimi öyle bir noktaya vardı ki artık mevcut kapitalist dünya düzeni ile bu birikimi sürdürmenin imkânı yoktu. ‘iki kamp’ ve yeni sömürgecilik tekelci sermayeyi sınırlıyordu.

Nesnel sınırlanmışlıkların aşıldığı koşullarda tekelci sermaye tüm gücüyle öznel sınırlara saldırmaya başladı. Ulaşım ve iletişim teknolojisindeki ilerlemeler de onun işini kolaylaştırıyordu.

Sermayenin serbestçe dolaşmasını kısıtlayan tüm sınırlar, tüm kısıtlamalar kaldırılmalı; sermaye istediği ülkeye istediği biçimde, istediği kadar, istediği zaman girebilmeli ve istediğinde elde ettiği karlarla birlikte çıkıp gidebilmeliydi. İşgücü nerede daha ucuzsa, pazarın genişleme potansiyeli nerede fazlaysa sermaye oraya serbestçe akabilmeliydi.

Mali Ekonomik Sömürgeciliğin Yeni Sömürgecilikten Farkı

Bu, kaçınılmaz olarak yeni sömürgeci iktisadi ve politik sistemin yeniden yapılandırılmasını, yeni sömürgelerin tekelci sermayenin doğrudan fethine uygun hale getirilmesini gerektiriyordu. Devletin ekonomideki varlığı ve sıkı denetimi zayıflatılmalı; döviz giriş ve çıkışlarına konan duvarlar olabildiğince aşağıya çekilmeli; tarım sektörüne verilen sübvansiyonlar kaldırılmalı; işgücü maliyetleri olabildiği kadar aşağıda tutulmalıydı.

Yeni tipte bir iktisadi ve siyasi ilhak anlamına geliyordu bunlar. Özelleştirmelerle devlet mülkiyetindeki ekonomik varlıklar tekelci sermayeye devrediliyor, merkez bankası özerkleştirilerek uluslararası emperyalist mali kuruluşların denetimine tabi kılınıyordu. Yabancı sermaye istediği gibi ve istediği miktarda serbestçe gelip ülkeye yerleşme imkânı buluyordu şimdi. Emperyalist tekelci sermaye bir iç unsurdu artık. Yerel paranın değerini ya da faiz oranlarını piyasa ilişkileri belirler olmuştu. Ülkeye yabancı sermaye akışı arttıkça döviz ucuzluyor ve yerel para değer kazanıyor, faizler düşüyorken; yabancı sermayenin hızla çıktığı koşullarda döviz pahalılaşıyor, yerel para değer kaybına uğruyor ve faizler yükseliyordu. Sermaye dünya tekellerinin elinde yoğunlaşıp merkezileştiği için piyasanın denetimi de onlardaydı, bunlar çeşitli spekülasyonlarla, hızlı giriş çıkışlarla bir ülkeden aşırı vurgunlar yapabiliyorlardı artık.

‘İthal ikamecilik’ yerini ihracata dönük ekonomi almıştı. Mali-ekonomik sömürgeler dünya tekellerinin üretim ve dağıtım üsleriydi aynı zamanda. Bu ülkeler tekellerin dünya fabrikalarının alanlarından biriydi. Üretim ve alt yapı tam da tekellerin ihtiyaçları doğrultusunda yapılmaktaydı. Ama tekeller istedikleri zaman kendilerine daha elverişli koşullar sunan bir başka ülkeye gidebilirdi. Böyle bir gidiş ülke ekonomisini kolayca krize yuvarlardı. Bu durum aynı zamanda sömürücü burjuvazinin tüm katmanlarının çıkarlarının emperyalist tekelci sermaye ile iç içe geçmesini koşulluyordu. Sermaye oligarşisi emperyalist tekellerle kaynaşmış, aşağıdan yukarı tüm sömürücü burjuvazi de onlara eklemlenmiştir. Yabancı sermayenin ülkeden çıkması onların tedarikçisi ve taşeronu olan orta burjuvaları bir anda çökertebilir. İhracat uluslararası tekellerle onların yerli ortaklarının denetimindeyken iç piyasa da tekellerin hakimiyetindeki özerk kurulların yönetimine bırakılmıştır. Maliye, üretim ve ticarette asıl söz sahibi olanlar emperyalist tekeller ve ortaklarıdır.

Tarım sektörü de sermayenin uluslararası sömürüsüne doğrudan açılmıştır. Yeni sömürge ekonomilerinde önemli bir yeri olan küçük ve orta tarım işletmeciliği önemli ölçüde yıkıma uğratılmış, devlet desteğinden yoksun olarak piyasanın acımasız koşullarıyla baş başa bırakılan küçük ve orta köylülerden bir kısmı tarım üreticiliğin bırakarak işçileşmiş, bir kısmı da büyük tarım tekellerinin bir çeşit bağımlı üreticisine dönüşmüştür.

Bu yeni koşullar altında, yeni sömürgelerden farklı olarak mali-ekonomik sömürgelerde kapitalist gelişme hızlıdır. Emperyalist tekellere bağımlı olsa da sanayileşme artmış, işçileşme ve burjuvalaşma düzeyi yükselmiştir. Dünün dünyanın şehirleri ve kırları biçimindeki bölünme aşılmış, ihracatın hammadde ya da tarım ürünü ağırlıklı yapısı değişmiş, ihracatın ağırlıklı olarak tek ürüne bağlı olması genellikle değişmiştir.

Şimdi mali-ekonomik sömürgeler çoğunlukla birer tarım ve hammadde ülkesi olmaktan çıkmaktadır. Bunların bir çoğu ise daha bugünden birer sanayi ülkesi haline gelmiştir. Bunların ihracatı da sanayi ürünleri ağırlıklıdır. Ama bu ülkelerin sanayisi uluslararası tekellerin kontrolündedir. Asıl teknoloji de tekelci sermayenin yerleşik olduğu emperyalist ülkededir. Dolayısıyla artı değerin en yağlı kesimi emperyalist tekellere düşmektedir. Mali-ekonomik sömürgelerin İhracatları büyük ölçüde dünya tekellerinin o ülke topraklarındaki ürettiği ürünlerden oluşmaktadır. Aslında ihracatı yapan o ülke değil de bu uluslararası tekellerdir. Örneğin; Puma, Reebok, Adidas, Nike, H&M, GAP, Levi’s gibi ABD ve Avrupa tekelleri ürünlerini Bangladeş’ten sonra en ucuz Kamboçya’da üretiyor. Kamboçya’da 350 binden fazla tekstil işçisi ağır ve sağlıksız çalışma koşulları altında 60-100 dolar aylıkla çalışıyor. Ürünler buradan dünya pazarına ihraç ediliyor. Üzerinde ”Kamboçya malı” yazsa da, ihracatı Kamboçya yapmış görünse de gerçekte malın sahibi de ihracatı yapan da uluslararası tekellerdir.

Washington Uzlaşması

Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin yeni bir düzeye ulaşmasının sonucu ve ifadesi olan dünya tekellerinin belirleyici güç haline gelmeleri; buna karşın ortalama kar hadlerinin düşmesi ve ”petrol krizi” ile belli başlı bu üç nedenin bir sonucu olarak aşırı sermaye fazlalılığının ortaya çıkışı; sanayi üretiminde karları düşen büyük sermayenin finans sermayesi üzerinden birikmiş artı değer, fon ve ücretleri mali soyguna tabi kılması eğiliminin güç kazanması emperyalist küreselleşme evresine geçişin başlıca dürtüleri olarak sayılabilir.

1970’lerin sonuna doğru kapitalist emperyalist sistemin bu doğrultuda yeniden yapılandırılması hız kazandı. Önde gelen emperyalist ülkelerin oluşturduğu G7 zirvelerinde alınan ve daha sonra 1989’da Washington Uzlaşması olarak tanımlanan ilkeler adeta birer ”vahiy”miş gibi emekçilere ve yeni sömürgelere dayatıldı. Bu ilkeler aynı zamanda yeni sömürgelerin birer mali-ekonomik sömürgeye dönüştürülmelerinin manifestosu sayıldı.

”İlkeler” şunlardı:

1 – Yabancı sermayeye dönük tüm kısıtlamalar kaldırılarak serbestleştirilecek.

2 – Gümrük duvarları çok aşağı çekilerek ya da sıfırlanarak ticaret serbestleştirilecek.

3 – Kamu iktisadi teşebbüsleri özelleştirilecek.

4 – Devlet harcamaları kısıtlanacak, pek çok devlet hizmeti (sağlık, eğitim vb.) özel sermaye yatırımına açılacak.

5 – Faiz oranları serbestleştirilecek.

6 – Döviz girişi ve çıkışına yönelik kısıtlamalar kaldırılacak, döviz kuru piyasada belirlenecek

7 – ”Vergi reformu” adı altında bilhassa yabancı sermaye, genel olarak da sermaye üzerindeki vergiler en aşağı çekilecek ya da sıfırlanacak; ”verginin tabana yayılması” adı altında dolaylı vergiler artırılarak yük emekçilerin sırtına bindirilecek.

8 – Sermaye yatırımı ve dolaşımı ile ilgili kurallar en aza indirilecek

9 – ”Mali disiplin sağlanacak”, yani devlet bütçesi ve harcamaları yabancı sermayenin çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulacak ve planlanacak; yabancı sermayeye olan borçların ödenmesi garanti altına alınacak ve buna öncelik verilecek.

10 – Mülkiyet hakları garanti altına alınacak. Bunun tam karşılığı ”kamulaştırmanın yasaklanması”dır.

Yalnızca bu on madde dahi yeni sömürgelerin yeni türden bir siyasi ve iktisadi ilhaka tabi tutulduğunu göstermeye yeter. Emperyalizmin ilk evresinde kapitalist emperyalist devletler ordularıyla toprak işgal ederek sömürgeciliği gerçekleştiriyorlardı. Emperyalist küreselleşme evresinde ise tekelci sermayenin kendisi işgalci bir güç olarak yerleşiyor, sömürgeleştirdikleri ülke yöneticileri onların belirledikleri ”ilke ve kurallar” çerçevesinde hareket etmek zorundalar. Ülke anayasa ve yasaları bu ilkelere uyduruluyor. Son söz hakkı emperyalist tekellerde, emperyalist devletlerde ve onların çıkarlarına göre hareket etmekle görevli uluslararası emperyalist kuruluşlardadır.

İMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü yeni sömürge devletlerin yukarıdaki ilkeler doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını sağlamakla görevli uluslararası emperyalist troykadır. ”Yapısal Uyum Programı”, ”İyi Yönetişim”, ”Serbest Ticaret” adı altında ekonomik ve siyasi ilhakın temelleri bu kuruluşlarca atılmaktadır.

Ekonomik Ve Siyasi Zor

Mal-ekonomik sömürgeleştirmenin her zaman barışçıl yoldan gerçekleştiğini söylemek yanıltıcı olur, dahası ekonomik ve siyasi zorun ve askeri saldırı ve işgallerin belirleyici olduğunu belirtelim. Kuşkusuz yeni sömürgelerdin mali-ekonomik sömürgeye dönüştürülmesi işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarınadır. Bu nedenle bu sınıf sömürgeleştirmeye canı gönülden iştirak eder. Ne ki devlet yönetimine hükmedenler için aynı şey söylenemez. Devletin yeniden yapılandırılması bunları pek çok bakımından eski ayrıcalıklarından yoksun bırakır. Orta burjuvazinin kimi kesimleri ve küçük burjuvazi için de emperyalist küreselleşme doğrultusunda mali-ekonomik sömürgeleştirme yıkıcı sonuçlara yol açar. Birçok kazanımlarını kaybetmekle karşı karşıya kalan işçiler ve diğer emekçi tabakalar da başta gelen potansiyel muhalif güçlerdir.

Şantaj ve tehdit ekonomik ve siyasi zorun biçimlerindendir. Kimi konularda ayak direyen ülkeler bu yolla dize getirilir. ”sıcak para”nın ani çıkışı şantaj ve tehdidin pratik biçimlerinden biridir. Kredi musluklarının kesilmesi, doğrudan sermaye yatırımlarının başka ülkelere kaydırılması, uluslararası derecelendirme kurulları adı altındaki ekonomik tetikçilerin not düşürmeleri ve ambargo, ekonomik zorun biçimleri arasındadır. Örneğin döviz girişindeki ciddi bir azalma döviz fiyatlarını yükseltir, onu durdurmak ve dövizi yeniden çekmek için faizler yükseltilir. Sadece bu nedenle bir anda milyarlarca dolar sömürge ülkeden mali oligarşinin kasalarına akar. Bankalar da dâhil özel sermayenin borçları büyük oranda döviz cinsindendir. Döviz fiyatlarındaki ani ve kalıcı bir yükseliş borçları durduk yerde artırır. Faiz oranlarının yükselmesi de içerdeki kredi ve üretim maliyetlerini büyütür. Basit dalgalar bile burjuvazinin ve devlet yöneticilerinin ağzını burnuna getirmelerine yeter. ”Çare” uluslararası emperyalist kuruluşların dayattığı ”yapısal reformlar”a imzayı basmaktır. Eğer direniş sürerse ”kriz” kapıdadır. Kuşkusuz krizler yapay değil, ama emperyalist kuruluşlar krize doğru giden ülkeleri, eğer kendilerine direniyorlarsa, yardım etmek yerine onları tekmeleyerek bataklığa iter. ”Kriz” teslim almanın en emin yoludur. Bir bakmışsınız 15 yılda geçmeyen yasalar ”15 günde 15 yasa” olarak geçivermiş. Kriz bir kez başladı mı bağımlı ülkeler hızla dibe yuvarlanır, eğer bu bir dünya krizi değilse krizdeki ülkenin sabit sermayesi, ”batan geminin malları” olur, varlıklar yok pahasına emperyalist tekellere geçer. Önceki süreçte görece yavaş olan bu mülkiyet devri hız kazanır. Yerli markalar uluslararası tekellerin mülkiyetindedir artık, tekellerin hâkimiyeti güçlenir. 1997 Güney Doğu Asya krizi, Latin Amerika’daki peş peşe krizler, 2001’deki Türkiye’deki kriz sayılabilecek kimi örneklerdir.

Her şeye rağmen mali-ekonomik sömürge statüsünü kabul etmeyen ülkelere yönelik kara propaganda, istihbarat provakasyonları, hükümet değişikliklerine zorlama, askeri darbe ve askeri işgal devreye sokulur. Bunlar siyasi zorun çeşitli biçimleridir. Yakın dönem dünya tarihinde bu siyasi zor biçimlerinin pek çok örneğini bulmak mümkün.

Örneğin Venezuela’da siyasi zorun birçok biçimi aynı anda devreye kondu. Mali-ekonomik sömürgeleşmeye direnen Chavez liderliğindeki ilerici halkçı güçler ”demokrasi ve özgürlük düşmanı” ilan edildi, petrol işçileri ve öğrenciler provakasyona alet edildi, askeri darbe düzenlendi.

Irak siyasi zorun en uç biçimi olan askeri işgale örnek olarak verilebilir. Diğer örnek Suriye’dir. Her iki ülke de kapılarını uluslararası sermayeye açmıştı. Yine de belirli alanlarda ”ulusal kontrol” vardı. Oysa emperyalist sermaye tam teslimiyet istiyordu. Irak işgalinin de, Suriye’ye emperyalist müdahalenin de gerçek amacı bu.

Sanılmasın ki emperyalist devletler işgal ettikleri ülkelerde kalıcı olmak istiyor. Bu hem pahalı hem de gereksiz. Onların derdi bu ülkeleri birer mal-ekonomik sömürge haline getirerek emperyalist küreselleşme sistemine dâhil etmek, bu gerçekleştikten sonra işgali sürdürmenin hiç bir anlamı kalmaz.

Kimi eski SSCB üyesi ya da onun hinterlandında yer alan devletlerde emperyalistlerin güdümünde iktidara getirilen hükümetlerle de, eski Yugoslavya cumhuriyetinin parçalanmasıyla kurulan himayeci sömürgeci rejimlerle de hedeflenen bu ülkelerin emperyalist küreselleşme sistemine dâhil edilmesiydi. Nihayet bu ülkelerin hemen tamamı sistemin içinde bugün.

Bölgesel Entegrasyon Ve Mali-Ekonomik Sömürgecilik

Emperyalist küreselleşme sürecinin ayır edici özelliklerinden biri de bölgesel entegrasyonlardır. Bunlar ekonomik entegrasyonlar olsa da pek çok bakımdan siyasi entegrasyonu da içermektedir. Bir ya da bir kaç emperyalist devlet bu bölgesel entegrasyonlarda hegemon konumdadır. Diğerlerine kıyasla daha zayıf ülkeler zamanla mali-ekonomik sömürge haline gelir ya da getirtilir. Avrupa Birliği, NAFTA, ASEAN içinde ortak gibi görünen pek çok ülke böyledir ya da bu yola sokulmuştur. Örneğin AB içinde olan Estonya, Litvanya ya da Hırvatistan gerçekte AB’deki hegemon ülkelerin ve emperyalist tekellerin mali-ekonomik sömürgesidir. Bu ülkelerdeki bankaların ezici çoğunluğu uluslararası tekellerin mülkiyetindedir. Bunların merkez bankaları Avrupa Merkez Bankası’nın taşeronu konumundadır. Sanayi üretimi ve ihracat büyük oranda uluslararası tekellerin mülkiyetinde ya da kontrolü altındadır. Gerçekte Yunanistan’ın konumu da çok farklı değil. Meksika ya da Filipinler’de de farklı bir manzara yok. Kuşkusuz birebir aynı olduklarını söylemek yanlış olur. Yine de farklılık nicelikseldir, uluslararası emperyalist tekellerin ve emperyalist devletlerin mali-ekonomik egemenliği altında olmaları ise onların niteliğidir.

Sınıfların Yeniden Dizilişi

Mali-ekonomik sömürgelerle emperyalist devletlerarasındaki ilişkide sınıfların dizilişi de emperyalizmin önceki evresinden farklılaşmıştır. Emperyalist tekellerin dolaylı yoldan egemenliği yerini doğrudan egemenliğe bıraktı. Emperyalist tekeller ”gizli işgalci” olmaktan çıkmış, mali ekonomik sömürgelere yerleşmiştir. Bu yerleşiklik uluslararası yasalar ve kurumlarca güvence altına alınmıştır. Önceki dönemin sermaye oligarşisi bu tekellerle kaynaşmış ve uluslararası tekeller yereldeki sermaye oligarşisinin parçası, dahası bu oligarşinin belirleyici konumdaki unsuru olmuştur. Geriye kalan tüm sömürücü burjuvazi de yukarıdan aşağıya bu sermaye oligarşisine eklemlenmiştir. Dolayısıyla mali-ekonomik sömürgelerdeki tüm burjuvazinin sınıf çıkarları birbiriyle örtüşmektedir. Dışarıdan sermaye akımının zayıflaması ya da ihracatın sert bir düşüş yaşaması halinde tüm burjuvazi sarsılmaktadır, çünkü tüm bu ”yerel” burjuvazi damarlarından dünya pazarına, emperyalist sermayeye bağlanmıştır. Elbette bu eğilimin tersine hareket eden orta burjuva sınıflar olabilir ama bu genellikle geçiş döneminin ya da eski konumlarını kaybeden burjuvaların tepkisidir.

Emekçi sınıflar bakımından da durum değişti. Küçük mülk sahiplerinin tasfiyesi ve proleterleşme hız kazandı. Kamu hizmetlerinin çoğunun piyasalaştırılması da proleterleşme tabanını genişleten etkenlerden biridir. Bugün mali ekonomik sömürgeler giderek daha çok şehirli ve proleter bir görünüm kazanmaktadır.

Ezen Ulus-Ezilen Ulus Karşıtlığı Yerine Ezenler Ve Ezilenler Karşıtlığı

Emperyalizmin yeni evresinde emperyalist ülke işçileri-emekçileri ezen ulus ayrıcalıklarını yitirmeye başladı. Dolaşımının önündeki engellerin kaldırılması ile birlikte sermaye mali-sınai-ticari karlarını en azami düzeye çıkarabileceği ülkelere, bilhassa ucuz işgücü cennetlerine akınca emperyalist ülke işçileri eski kazanımlarını dahi koruyamaz oldu. Ücretler düşürüldü, sosyal haklar tırpanlandı. Emperyalist ülke işçi sınıfı ”ezen ulus” içinde değil artık. Emperyalist sömürünün bütün kaymağını tekelci burjuvazi ve onun uzantısı olan burjuvazi yiyor. Emekçilere düşen ise giderek daha fazla yoksullaşmak oluyor. Dolayısıyla emperyalist ülkelerle mali-ekonomik sömürgeler arasındaki ilişkide ”ezen ulus”tan değil ezen burjuvaziden bahsedilebilir. Mali- ekonomik sömürgelerde de sermayenin serbestçe dolaşımından emperyalist tekellerle birlikte o ülkelerin burjuvazisi nemalanırken işçi sınıfı ve emekçilere düşen yoksullaşmak, işsizleşmek oluyor. Dolayısıyla bu cepheden de ”ezilen ulus”tan değil ezilen işçilerden, emekçilerden ve diğer ezilenlerden söz edilebilir.

Bu nedenle ”dünyanın bütün işçileri ve ezilen halklar birleşin” yerine ” dünyanın bütün işçileri ve ezilenler birleşin!” bu dönemin başlıca şiarıdır.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 16