POLİTİK ÖZGÜRLÜK

 | Sema Duru Boran 

Sınıf Savaşımının Söylediği

“Ülkemizde hüküm süren bugünkü faşist rejim, son otuz küsur yıllık dönemde, işçi sınıfı ve ezilen yığınlar ile egemen sınıflar arasındaki çelişki ve mücadeleler temeli üzerinde egemen sınıfların iç çelişki ve dalaşmaları ve emperyalist bağımlılık ilişkileri tarafından şekillendirilmiştir. Özgürlük; bu otuz yıllık tarihi yapan karşıt siyasal, toplumsal ve ulusal kuvvetler arasındaki çatışmanın ana ya da baş sorunu olagelmiştir. İşçi sınıfı, kır ve kent yoksulları, gençlik, ezilen kategorilerden bütün toplumsal güçler, Kürt ulusu, ulusal ve dinsel azınlıklar, ancak ve ancak işbirlikçi Türk egemen sınıflarına ve onların egemenlik aygıtı devlete karşı örgütlenip mücadeleye atıldıkları ölçüde özgürlüğü tadabilmişler, ama her defasında da egemen sınıfların sert saldırılarıyla karşılaşmışlardır.” (Birlik Kongresi Belgeleri, Varyos Yayınları)

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da çeşitli toplumsal kuvvetlerin durumlarına ve temel taleplerine son 30-40 yıllık belli başlı mücadelelerin tamamının verileri ışığında bakıldığında, bu belirlemenin bütün olgularda karşılık bulduğu görülür.

İşçi sınıfı bakımından durum nedir? DİSK’in kapatılmasına karşı örgütlenme hakkı için girişilen 15-16 Haziran direnişi ve ’70’li yılların ikinci yarısına damga vuran DGM karşıtı mücadeleden, işçi hareketinde ’80’li yılların sonunda yaşanan silkinme döneminin mücadelelerine dek hepsinin ana ekseni, politik özgürlük sorunudur. İş ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi kapsamında, ücret zammı, işyerinin kapatılmasına karşı direniş vb. içeriklerle girişilen pek çok mücadele hızlıca, “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanan grevler başta olmak üzere, sendika ve grev hakkının gasp edilmesine karşı direnişe evrilmiştir. Bundan başka haliyle işçiler, müttefik sınıf ve tabakalarla birlikte yürüttükleri, parçası oldukları çeşitli toplumsal mücadelelerde de özgürlük ve demokrasi sorunu ekseninde harekete geçmişlerdir. Hasılı, işçiler, başlangıç konuları ne olursa olsun, sonuçta “ekonomik çıkarları için” yürüttükleri mücadelelerden çok daha fazla, “ekonomik çıkarları doğrultusunda siyasal mücadele hakkı için” savaşım yürütmek durumunda kalıyorlar. Dolaysız ekonomik çıkarlar için başlayan mücadeleler, grevlerin yasaklanması, polisin saldırması, sendikacıların tutuklanması vb. faşist yasak ve baskılar nedeniyle hızlıca politize olup demokrasi mücadelesine dönüşüyor.

Emekçi memurlar bakımından durum nedir? Yine örgütlenme ve toplantı özgürlüğü, grev hakkı için mücadeleler, emekçi memur mücadelesinin de temel sorunu olageldi. ’90’ların başında büyük bir kitle dalgası halinde gelişen ve emekçi memur konfederasyonu KESK’in kuruluşuyla sonuçlanan mücadelenin odağında da örgütlenme, grev ve toplusözleşme hakkı duruyordu. Bu haklar fiili meşru mücadelenin gücüyle zorlandığı, fiilen uygulandığı, alanı genişletildiği ölçüde var olabildi, ancak asla tam olarak yasallaşmadı.

Emekçi köylülük bakımından da durum farklı değil. Her şeyden önce, Kürdistan’da emekçi köylülüğün, üstelik de iktisadi yapının köklü altüst oluşuna en fazla ihtiyaç duyan emekçi köylü kesimi olmasına rağmen, toprak reformu değil de ulusal demokratik talepler etrafında saflaştığı gerçeği çok temel bir veridir. Türkiye cephesinde ise, örneğin son yıllara damga vuran mücadeleler, ki burada Hopa ve Cerattepe örneklerine özellikle değinilebilir, çevre yıkımı yoluyla mülksüzleştirilmeye karşı gelişmiş, ancak hızlı biçimde özgürlük mücadelesine dönüşmüştür.

Aydın ve sanatçıların, akademisyenlerin, düşünce özgürlüğü ve akademik faaliyet özgürlüğü talebi üzerine söz söylemeye dahi gerek yok. Belli başlı bütün edebiyatçıların, bilim insanlarının ömrünün hapishane yollarıyla kesiştiği, devletin örgütlediği suikast ve Sivas örneğinde katliam hedefi olduğu koşullardan söz ediyoruz.

Kürt halkının, yoksul köylülükten başlayarak, işçisi ve hatta burjuvazisi de dahil olmak üzere, bütün sınıf ve tabakalarıyla ulusal demokratik haklar temelinde yürüttüğü büyük mücadele üzerine de sözü uzatmayacağız.

Alevi halkımız başta olmak üzere, ezilen inanç topluluklarının devletin Sünni egemen tekçi yapısından temel alan sayısız saldırısı ve hak gaspı karşısında inanç özgürlüğü için yürüttüğü mücadeleler, aynı gerçeğin başka bir verisi.

Kadınlar açısından, burjuva demokratik eşitlik çerçevesinin, burjuva düzen içi kadın haklarının, oy hakkından hemen sonraki hiçbir temel başlığı, “tam biçimsel eşitlik” kapsamındaki hiçbir gündemi, hatta bir çok yanıyla miras ve mülkiyet hukuku da dahil, kadınların çetin mücadeleleri yoluyla elde edilmeksizin var olmadığı gibi, bu kazanımlar da gerici burjuva iktidarların toplumsal gericiliği büyütme yolundaki her önemli hamle döneminde gasp edilmeye çalışıldı.

Üniversiteli ve liseli gençliğin mücadelesinin başlıkları, demokratik eğitim, örgütlenme ve eylem özgürlüğü, disiplin yönetmeliklerine ve soruşturmalara karşı mücadele, anadilde eğitim gibi özgürlük sorunu ekseninde şekillenen sorunlar oldu. Parasız eğitim, gençliğin süreğen bir talebi ve büyük mücadelelerin konusu olmakla birlikte, bu temelde gelişen her büyük gençlik hamlesini, arkasından gelişen faşist baskı ve saldırılara karşı mücadele izledi.

Lgbti’ler, ezilen ulusal topluluklar, engelliler, çocuklar, yaşamdan ve toplumdan alacağı olan herkes için, politik özgürlük sorunu başlıca harekete geçiş ekseni oldu.

Öyle ki, işçi sınıfı ve ezilenlerin birlik, mücadele, dayanışma günü 1 Mayıs dahi, “meydan” tartışmaları ve mücadelelerinde somutlanmak üzere, yine politik özgürlük sorununa odaklanıyor.

Gezi-Haziran ayaklanması, büyük bir özgürlük isyanı olarak açığa çıktı ve patlak verdi.

Bütün bu mücadeleler, politik özgürlük potasında birleşiyor. Zaman zaman büyük mücadeleler ve bedellerle politik özgürlük alanı genişletiliyor, tek tek çeşitli demokratik haklar kazanılıyor. Fakat bunlar ancak çok büyük bedeller karşılığında elde ediliyor ve cuntalarla, askeri darbelerle, büyük devlet terörü dalgalarıyla tekrar gasp ediliyor. Türk burjuva devletinin, tarihi boyunca aldığı bütün biçimlerde, sadece bu yığınların öncü devrimci temsilcileriyle değil, bizzat yığınlarla doğrudan ilişkisi, açık şiddet ve baskı araçlarının, askeri zor biçimlerinin önde olduğu tarzda gelişmiştir. Politik özgürlük Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da devrimin temel sorunudur.

Politik Özgürlük Sorununun Özgün Temelleri

Politik özgürlük sorununun belli başlı bütün ezilen sınıf ve tabakaları birleştiren ana gündem olması, Türk burjuva devletinin tarihsel olarak oluşmuş gerçeğidir. Bu “teorik” bir durum değil. Yani sınıf savaşımının genel özelliklerine tümüyle uygun gelişen bu durum, özgün formuyla iktisadi-politik dogmalara zorla uygulanarak açıklanamaz. Somut olarak 20. yüzyılın başında Türkiye Cumhuriyeti böyle oluştu, böyle şekillendi. Teorinin görevi buradan, bu durumun ve durumun içerdiği devrimci olanakların analizinden başlıyor.

Politik özgürlük sorunu etrafında birleşen bütün bu mücadeleler, derin ve süreğen bir rejim krizinin unsurları durumunda. Buna rağmen, bu temel konuların hiçbirinde Türk burjuvazisi herhangi bir esneme yeteneği gösteremedi. Kürdistan’da burjuva demokratik temelde bir reform sürecini asla gündemine alamadı, kişisel haklar düzleminden kolektif haklar düzlemine bir milim bile kıpırdayamadı. Farklı inanç topluluklarıyla ilişkisini asla burjuva eşitlikçi ve demokratik temelde kuramadı, bu yönde açılımlar yapamadı. İşçi sınıfına, emekçi memurlara grev ve sendika hakkı açısından burjuva zeminde bile esneyemedi. Kadın özgürlüğünün alanını burjuva demokrasileri düzeyinde esnetip genişletemedi. Aydınlarla, üniversitelerle ve üniversite gençliğiyle ilişkisini teslim alma, boyun eğdirme düzleminden çıkaramadı, burada bilimin ve bilimsel uğraşının metalaşması yoluyla tasfiye ve boyunduruk asla yeterli gelmedi, daima zor araçlarıyla bastırma önde durdu.

Türk burjuvazisinin bu esneklik yetmezliği, kendi varoluş koşulları ile ilişkili. Türk burjuvazisi ilksel sermaye birikimini esasen Kürdistan’ın sömürge boyunduruğu altında tutulması, Müslüman olmayan halkların gelişmekte olan burjuvazisinin tasfiyesi ve mülklerinin talanı üzerinde şekillendirdi, ulusu ve ulusal pazarı bu zeminde kurdu. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik ve siyasal temellerinin de kaçınılmaz biçimde bu iktisadi altyapıya uygun biçimde şekillenmesini koşulladı. “Tek millet, tek devlet, tek bayrak”, varlığını, dolayısıyla boyunduruk altına aldığı bu kesimleri bir arada tutmayı sürdürebilmesinin temel koşulu haline geldi. Laiklik, asla tüm inançlara eşit mesafede durmamasının, Sünniliğin egemen din olduğu ve bütün diğer inançların bastırıldığı içerikte gelişmesinin yanı sıra, Kürt halkı başta olmak üzere, ilksel sermaye birikiminin yıkıma uğrattığı emekçi kesimlerin direnişlerinin Müslüman motifli bir ideolojik birleştirici bulmasının önüne geçilmesinin baskıcı, tekçi bayrağı oldu. Bu tekçi yapının egemenleri içerisinde olmayan ya da boyun eğmeyen tüm kesimlerin karşısına burjuva zor çıktı. Sermaye birikimi böyle sürdürülebildi.

Böylece, sermaye sınıfı bakımından, kapitalizmin gelişimiyle paralel olarak büyüyen ve gelişen işçi sınıfının, hazır müttefikleri olan bu kesimlerle birleşmesi devrimci olasılığı, herhangi bir dönemsel politik sorun olarak değil, bir varoluş sorunu, bir varoluş krizi unsuru olarak baş gösterdi. Bu ittifakı engellemek, bu ittifakın kuvvetleri arasında sistematik ve süreğen biçimde ulus, inanç (ve özgün biçimlerde cins) ayrılıkları temelinde bölünme ve saflaşma örgütlemek, bu amaçla Türk-Kürt, laik-şeriatçı, Alevi-Sünni gibi karşıtlıklar üzerinde gerici çatışmalar örgütlemek, Türk burjuvazisinin işçi sınıfı ve ezilenleri yönetmesinin, kendini var edişinin vazgeçilmez unsurlarından biri olageldi. Açık sınıf karşıtlıklarının üzerini örten, “saf ve çıplak” biçimlerde gelişmesini engelleyen bu tarihsel karşıtlıklardan, toplumsal saflaşmanın yönünü değiştirmeye yarayan bir araç olarak yararlandı.

Burjuvaziyi temsil eden bütün siyasi iktidarlar -ki haliyle bu, somut olarak da Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetmiş olan bütün siyasal yapılar anlamına geliyor- başlangıç noktası olarak burayı aldı. Başka bir deyişle, tarihsel olarak oluşmuş bu tablo her durumda güncel karşılıklarını yeniden ve farklı biçimler altında üretiyor, ama tablonun kendisi değişmiyor. Tek partili dönem, Demokrat Parti döneminin tekçi politikası, (buraya, bu yapının dışında kalmamakla birlikte özgün özellikleri olan bir 1960 darbesi parantezi açarak devam edelim) ’71 darbesi, ’80 darbesi, MGK diktatörlüğü ve AKP-Erdoğan diktatörlüğü, Türk burjuva devletinin bu temel niteliklerinin farklı güncel karşılıkları oldu, ancak bu niteliklerin dışına taşan, “burjuva reformist değişimci” nitelikte hiçbir yönelim iktidarlaşma olanağı bulamadı. Bu tür bir değişimciliği, tekçi yapıda şu veya bu yönde sınırlı da olsa dönüşümleri içeren programlar, ya hızlıca gericileşti ya da bizzat burjuvazi tarafından tasfiye edildi. Emperyalizmin bir sömürgesi oluşu da, zaten burjuvazinin herhangi bir kesiminin bağımsız bir değişim programıyla ortaya çıkmasını ve ilerlemesini imkansız kıldı. Bir sömürge olarak görevlerini yerine getirmesi de, içteki bu düzeni istikrarlı biçimde sürdürmesini gerektiriyordu.

Politik özgürlüğün alanı, ancak çetin mücadelelerle genişletilebildi, tek tek bazı demokratik hak ve özgürlükler elde edildi. 1960-1971 arası dönem ya da daha güncel olan 2015 saray darbesi öncesi Gezi-Haziran ayaklanmasını içeren dönem bu bakımdan en geniş zemine ulaşılan dönemlerdi. Bunların tamamında, demokratik hakların, burjuvazinin deyimiyle “bol geldiği” görüldü, devrimci mücadelenin büyümesi karşılığını üretti ve burjuvazinin hamlesi, burjuva değişimci eksende bu hakları anayasal-yasal güvenceye kavuşturmak değil, dizginsiz devlet terörü ve askeri zorla ezmek oldu.

Bu nedenle, Türkiye ve Kürdistan’da politik özgürlük sorunu, devrim sorunudur. Politik özgürlük sorunu ve politik özgürlüğün kazanılması mücadelesi, tek tek “politik özgürlükler”, “demokratik haklar ve özgürlükler” sorunuyla ve bu eksendeki mücadelelerle bir ve aynı şey değildir. Yani politik özgürlük odaklı bir devrimci programın güncel taktikleri, tek tek bütün hak gasplarını püskürtmeyi, tek tek bir dizi demokratik hak ve özgürlüğü elde etmeyi içerir, ancak politik özgürlüğün kazanılması mücadelesi bir devrim mücadelesidir. Bunu “devrim olmadan politik özgürlük gelmez” biçiminde okuyabileceğimiz gibi, tersi biçimde olumlu karşılığıyla da ifade edebiliriz. Politik özgürlük potası, sayılan bütün kesimlerin mevcut haliyle Türk burjuva devlet aygıtının parçalanması, sermaye oligarşisinin alaşağı edilmesiyle sonuçlanacak, bazı antikapitalist önlemleri de içeren bir antiemperyalist demokratik devrim mücadelesi etrafında birleştirilmesi olanağını doğurur.

Erdoğan Diktatörlüğü

Türk burjuva devletinin bu varoluş niteliği, genel olarak, burjuva parlamentonun, seçimlerin ve burjuva partilerin, burjuva iktidarın esas yönetsel aracı değil, esas yönetsel araçlarının üzerini örten bir toplumsal meşruiyet aracı olmasını koşullamıştır. “Genel oy ve parlamento, ezilen yığınların örgütlenme, propaganda-ajitasyon ve eylem özgürlüğü olmadığı için (bir çeşit özgürlüksüz ‘demokrasi’), gerici ya da faşist diktatörlüklere demokratik bir görüntü kazandıran aksesuarlar olmuşlar, ama egemen sınıfların iç dengelerini kurmak ve yığınları yanıltmak bakımından yine de gerekli görülmüşlerdir.” (Birlik Kongresi Belgeleri, Varyos Yayınları)

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde burjuva parlamenter bir partinin gerçekten iktidar gücüne ulaştığı hepi topu iki dönem vardır. Biri Demokrat Parti iktidarı dönemi, diğeri ise AKP dönemidir. Birincisi tek partililikten çok partililiğe geçiş gibi yapısal bir değişime tekabül eder, ancak parlamento burjuva demokratik anlamda bir işlevsellik de kazanmaz. İkincisi, burjuva parlamentonun siyasal yapıdaki yerinin yapısal bir değişimi yoluyla olmamıştır. Her iki örnek de birer burjuva demokratik dönüşüm verisi değil, belirli somut koşullar altında kimi burjuva politik öznelerin bu araçla ilerlemenin güncel olanaklarını bulması ve kullanmasından ibarettir.

Erdoğan öncülüğündeki AKP’nin, işçi ve ezilen yığınların MGK diktatörlüğüne tepkisini ve özgürlük özlemini arkalamak üzere “burjuva değişim” söylemi ile başladığı ve Hitler-Goering-Goebels’in birer hortlağı kadar klasik temsilcileriyle, en klasik biçimde bir faşist programla sürdürdüğü siyasi iktidarı ele geçirme ve elde tutma süreci de böyledir. Zaten burjuva devletin ordu, polis, bürokrasi vb. kurumlarını ele geçirir geçirmez, AKP’nin çoğunluğu elde tuttuğu parlamento da eski işlevine geri dönmüştür: Erdoğan diktatörlüğünün incir yaprağına dönüşmüştür bu kez de. AKP’li belediyelerin istifası süreci, AKP’nin bir burjuva parlamenter parti olarak rolü ve misyonundaki farklılaşmanın son örneği olmuştur.

AKP’nin toplumsal yaşamı ve burjuva devlet aygıtını dinselleştirme adımları, Türk burjuvazisinin işçi sınıfı ve ezilenlerin demokratik hak ve özgürlüklerini yeni bir tasfiye hamlesinin somut biçimi oluyor. Devletin dinselleştirilmesi, tekçi sistemin belirli bir yönde pekiştirilmesini kapsıyor.

Kuşkusuz ki bu somut biçim, burjuvazinin yekvücut olarak üzerinde anlaştığı ya da her birinin özgün çıkarlarını temsil eden bir biçim olmak şurada kalsın, burjuvazi saflarında cumhuriyet tarihinin en derin yarılma, saflaşma, çatışma dönemi olarak hayata geçiyor, ki 15 Temmuz ve sonrasında Fethullah Gülen grubunun tasfiyesi ve TÜSİAD merkezli sermaye oligarşisiyle hem ekonomik hem de siyasal planda yaşanan çatışmalar bunun dışavurumu. Bununla birlikte, bu, “cumhuriyet değerleri” ile iktidarın burjuva özü ve tekçi-baskıcı biçimi açısından çatışan bir durum değil; Erdoğan diktatörlüğü, politik islamcı faşist saray cuntası ve politikaları, “cumhuriyet değerleri”nin içinde verili, onun ürünü, ya da başka bir ifadeyle, “cumhuriyet değerleri” burjuva cephede ancak ve ancak değişik somut biçimler altında tekçi, baskıcı siyasi seçenekler üretiyor. Zira “cumhuriyet değerleri” en başta Türk dışında ulusal varlığı, Sünnilik ve laiklik ekseni dışında bir inançsal kolektif varoluşu dıştalamayı kapsıyor. Demokrat Parti iktidarı ya da 12 Eylül askeri faşist rejimi cumhuriyetle bu açılardan ne kadar çelişik idiyse, Erdoğan diktatörlüğü de öyle. Öte yandan Erdoğan diktatörlüğü, cumhuriyeti bir nevi “içerip aşmaya” yöneliyor. Buna rağmen, hala burjuvazi bakımından, örneğin bir burjuva demokratik dönüşüm seçeneğine göre binlerce kat daha fazla kabul edilebilir olması, böylelikle bu yönelimlerini şimdilik sürdürülebilir kılması ise, “cumhuriyet değerleri”nin cumhuriyeti yaşatmada ciddi bir tıkanmaya girmesiyle, kemalist ideolojinin, geleneksel politikalarının ve argümanlarının, Türkiye’de, Kürdistan’da ve bölgede devrimci durumun gelişkinliği ve sömürgeci faşizmin çıkışsızlığı koşullarını göğüsleyecek tarzda güncellenememesiyle, Erdoğan diktatörlüğününse cumhuriyetin yukarıda özetlenen varoluş şartlarıyla çelişki içinde olmak bir yana derinleşme yöneliminde olmasıyla yakından ilişkili.

Bu sürecin başka bir biçimde değil de bu somut biçimde, üstelik de burjuvazinin önemli bir kesimin de rızası hilafına gerçekleşiyor olması, tek tek burjuva grupların öznel çelişkisi olmaktan öte, durumun çelişkisi. Türk burjuva devletinin bu tekçi yapısı ve onun vazgeçilmezliği, emperyalist küreselleşme sürecine uyum bakımından önemli sürtünmeler yaratıyor. Emperyalist küreselleşmenin ihtiyaçları ise bu sürtünmeyi ne içerebilecek/kapsayabilecek, onunla birlikte ve uyumlu yaşayabilecek durumda, ne de onu ortadan kaldırabilecek, bunun yol açabileceği siyasal koşulları göğüsleyebilecek durumda. Bu gerçeğin burjuvazinin değişik kesimleri üzerindeki siyasi basıncı farklı farklı eğilimler doğuruyor. Bu anlamda mevcut şeklin burjuvazi bakımından yamukluğu, kapitalist düzenin içsel çelişkilerinin güncel durumuyla doğrudan ilgili. Denilebilir ki, emperyalist kapitalist düzenin varoluşsal krizi ile Türk burjuva devletinin kendi özgün ve somut koşullarıyla ilişkili varoluşsal krizi birbirine tesadüf ediyor ve tablo daha da ağırlaşıyor.

İşte bu koşullarda Erdoğan diktatörlüğü, devletin tekçi yapısını olduğu gibi “milletin” ideolojik dokusunu daha da pekiştirmeye çalışıyor. Duruma da uygun. Buna göre, “milletin” Kürt ulusal mücadelesi ve işçi sınıfı ve ezilenlerin sayısız mücadeleleriyle dövüle dövüle gevşemiş ve riskli hale gelmiş ideolojik dokusu, “tek din” unsuruyla canlandırılıp yenilenmeli. Gezi-Haziran isyanında sadece politik olarak değil, ideolojik olarak da “zıvanadan çıktığı” ayan beyan hale gelen gençliğe ve kadınlara, hele de genç kadınlara bilhassa ayar çekilmeli, bunların “makbul” versiyonları üretilmeli. Eğitim, aile ve bütün ideolojik yapılar buna uygun şekillendirilmeli. Toplumsal yaşam gericileştirilmeli, işçi-ezilen kesimler arasında yeni saflaşmalarla bu düşman kuvvetler bölünmeli, tekçi yapı güçlendirilmeli. Kürt ulusal demokratik mücadelesi karşısında tekçi yapının korunması yönlü adımları yavaşlatan, zayıflatan, önünde duran uluslararası ittifaklarla durum gözden geçirilmeli, bu durum Kürt düşmanlığının yanı sıra, Batı karşıtı ve dinsel odaklı ideolojik argümanlarla da beslenerek toplum tarafından kabul edilebilir, burjuvazinin kuşkucu ve çelişkili kesimlerince ise razı olunabilir hale getirilmeli. Öyle ki, yaz ve kış saatlerinin düzenlenmesinden hicri takvime kadar sayısız konuda, siyasal saldırganlığa eşlik eden ideolojik dönüşüm hamlesinin somut karşılıkları aranmalı.

Bu kuşkusuz ki, Türk burjuva devletinin yapısal-tarihsel temel özellikleriyle örtüşmekle beraber, sınıf mücadelesi bakımından yeni bir güncel durumdur. Yani işçi sınıfı ve ezilenlerin siyasal haklarının yeni bir tasfiye hamlesinin somut biçimi olması, “salt biçimsel” olması, biçimden ibaret olması anlamına gelmiyor, bu biçimin de kendi güncel içeriği ve siyasal karşılıkları var.

Öyleyse toplumun dinselleştirilmesinin bütün adımları, politik özgürlük mücadelesinin ve odağında politik özgürlüğün kazanılmasının durduğu devrimin saflarını ve olanaklarını büyütmenin konusu. Erdoğan diktatörlüğünün siyasal-askeri-zora dayalı saldırılarının yanı sıra, ideolojik saldırısını toplumun dinselleştirilmesi eksenine oturtmuş olması, politik özgürlük talebinin tabanını genişletiyor.

Bu tablo altında “ne yapmamalı” sorusuna üretilen epeyce karşılık var.

Bunlardan biri, somut koşulları teoriye uydurmaya çalışma çabasıyla, yoksul köylülüğün ulusal demokratik talepler ekseninde büyük mücadeleler verdiği Kuzey Kürdistan’da odağında toprak reformunun durduğu bir devrim programı etrafında mücadele örgütlemeye çalışan Partizan çevresinden, on yıllar boyunca mücadelelerinde politik özgürlüğün öne çıktığı işçi sınıfını sosyalist devrime seferber etmeye çalışıp bütün ittifak kuvvetlerini de görmezden gelen Kızıl Bayrak çevresine dek uzanan, politika-dışılığın örneklerini üretme pratiği.

Bir diğeri, reformist solun, “yetmez ama evet” zemininden CHP’yle ittifak eğilimlerine dek burjuva değişimci programlara yılmaz usanmaz yedeklenme eğilimi, ki bu tutumu Lenin şu sözlerle ifade ediyor: “Rusya’nın bütün marksistleri, 1905’ten önce Rus devrimi bir burjuva devrimidir, diyorlardı. Marksizm yerine liberalizmi geçiren Menşevikler, bundan şu sonuca varıyorlardı: Öyleyse proletarya burjuvazi için kabul edilebilir olanın ötesine gitmemeli, burjuvazi ile bir uzlaşma politikası izlemelidir. Bolşevikler de bunun liberal burjuva bir teori olduğunu söylüyorlardı. Burjuvazi, hem krallığı, hem de büyük toprak mülkiyetini vb. koruyarak, devleti devrimci biçimde değil, burjuva-reformist biçimde yeniden örgütlemeye çalışıyor. Proletarya, kendini burjuvazinin reformizmi ile ‘bağla’maksızın, burjuva demokratik devrimi sonuna değin götürmeli.” (Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, Sol Yayınları) Bunun güncel anlamı, CHP’ye angaje olmak yoluyla, özgürlük için mücadeleyi Batılı emperyalistlerin ve işbirlikçi burjuvazinin Erdoğan’ın yerine devleti karşıdevrimci “burjuva-reformist biçimde yeniden örgütleme” projelerine feda etmek, temel hiçbir demokratik değişim getirmeyecek şekilde “kendini burjuva reformizmi ile bağlamak” oluyor.

Bir diğeri, Türk burjuva devletinin yukarıda özetlenen bu tekçi yapısının tarihi boyunca başvurageldiği temel yönetsel araçlarından herhangi birinin bayraklaştırılmasının oynayabileceği en ufak bir ilerici rolün olmadığı gerçeğine sırtını dönmek. Laiklik tartışmaları da buradan anlam kazanıyor.

Devrimci politikanın görevi ise, politik islamcı faşist saray cuntasının tüm saldırılarına olduğu gibi, toplumun ve devletin dinselleştirilmesi yönündeki her saldırısını, her günkü politik mücadelenin gündemi yapmak, bu saldırılar karşısında birleşilebilecek en geniş yığınları birleştirme perspektifiyle politik özgürlük mücadelesini büyütmek.

Dinselleştirme saldırılarıyla birlikte “yaşam tarzına saldırı” ekseninde gelişen, eğlence, kültür, giyim, cinsellik gibi, burjuva ideolojinin hegemonyası altında bireysel özgürlük alanları olarak görülen ve alanı görece geniş olan konularda cenderenin sıkışması, bu konuların toplumsal içeriğinin kavranması zeminini güçlendiriyor ve özgürlük mücadelesinin gerek tabanını gerekse içeriğini/kapsamını genişletiyor.

Dinselleştirme saldırıları ile işgal altına alınan yaşam alanlarının en geniş kısmının kadın özgürlüğüne ve kadınlara ait olması, toplumsal cinsiyet çelişkisinin güncel politik potansiyeline işaret ediyor, kadın özgürlük gündemi ekseninde bir toplumsal yüzleşme, egemen erkeklikle hesaplaşma pratiğini büyütmenin koşullarını güçlendiriyor.

Gençlik mücadelesi ve eğitim alanının çok çeşitli gündemleri, bu saldırı hattının göğüslenip kırılabileceği bir diğer önemli kanalı oluşturuyor.

Eğitim/gençlik ve kadın özgürlüğü cephesinin yanı sıra, kültür-sanat-eğlence gibi ideolojik alanlarda söz söylemenin ve eyleme geçmenin yalnızca ideolojik değil siyasal anlamı da artmış durumda.

Politik özgürlüğün topyekün bir kuşatma altına alındığı her dönemde olduğu gibi, zindanlarda devrimci iradeyi tasfiye etme ve dışarıda mücadelenin dinamik, öncü kuvvetlerine bu yolla gözdağı verme yöneliminin önümüzdeki dönemde de öne çıkan bir mücadele gündemi olacağı, politik özgürlük mücadelesi tarihinin bütün deneylerinden olduğu gibi, güncel tek tip elbise saldırısı tehdidinden de görülebilir.

Kürt ulusal mücadelesine karşı gerek Bakur, gerek Rojava, gerekse Başûr cephesinde yükseltilen saldırganlık, özellikle de Rojava’ya yönelik kuşatma planları, sürekli bir politik refleksin konusu olmanın ötesinde, mücadelenin odağının yeniden buraya kayabileceği bilinciyle ele alınmalıdır.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 29