ROJAVA DEVRİMİ’NİN ÖNEMİ, SORUNLARI VE GELECEĞİ

 | Arin Çiya 

Rojava Devriminin Uluslararası Önemi

SSCB ve Doğu Avrupa halk cumhuriyetleri yıkılarak tarih sahnesinden çekildiklerinde, kapitalist emperyalizmin sözcüleri hep bir ağızdan “tarihin sonu”nu ilan etmişti. Kapitalizm kesin olarak zafer kazanmıştı. İşçi sınıfı ve ezilenler artık bir daha kapitalist sistemi yıkmaya, devrime yeltenmezdi. Çünkü iktidarın devrimle ele geçirildiği bu ülkelerde kapitalizmin alternatifi olarak ilan edilen sosyalizm, dışarıdan bir saldırıyla değil, o ülke halkları tarafından ortadan kaldırılmıştı.  Sosyalizmin ulusal sorunları çözdüğü, halkların eşit ve gönüllü birliğini sağladığı iddiası da tarihe karışmıştı. Daha dün bir arada kardeşçe yaşayan sosyalist devletlerdeki halklar şimdilerde birbirini boğazlıyordu. Sosyalizm bir yanlış hayaldi. Yok olup gitti. Bundan böyle devrim ancak nostaljinin konusu olabilirdi.

1990’lı yıllar ve 2000’lerin ilk on yılı bu burjuva ideolojik saldırının ağır baskısı altında geçti.

Kuşkusuz, pek çok ülkede devrimci mücadele sürüyor, komünistler sosyalizm umudunu diri tutmaya çalışıyordu. Ne ki, bu çabalar ideolojik saldırıyı savuşturmaya yetmiyordu.

Arap devrim süreci bu ideolojik saldırıya en etkili yanıtlardan biri oldu. Bilinçli ve örgütlü devrimcilerin değil, ezilenlerin kapitalizme karşı kendiliğinden bilincinin bir anda milyonları saran bir öfke seline dönüşmesinin ifadesiydi bu süreç. Ezilenler itaat etmeyi reddederek ayaklanıyordu.

Bu, dünyanın şu ya da bu yerinde zaman zaman görülen ayaklanmalardan farklıydı, emperyalizmin emperyalist küreselleşme evresinde ortaya çıkmıştı. Arap devrim süreci ezilenlerin kapitalizmin varoluşsal krizine verdiği bir yanıttı. Ezilenler sonu ilan edilen tarihin sahnesinde yeniden boy veriyor, egemenlerin çizdiği tarihin rotasını değiştirmeye yelteniyordu. Evrensel nitelik kazanan emek-sermaye ve devlet-halk çelişkileri, bu çelişkilerin en şiddetli düzeye ulaştığı Arap coğrafyasında bir ayaklanma zinciri olarak dışa vuruyordu. Arap coğrafyasında başlayan ayaklanmalar Avrupa’da “Öfkeliler hareketi” olarak milyonların protestolarını tetikliyor, etkisini “İşgal et” eylemleriyle ABD’ye kadar hissettiriyordu.

Gezi-Haziran ayaklanması aynı devrim dalgasının Türkiye’deki karşılığıydı. Aynı evrensel çelişkilerin Türkiye’nin özgül koşullarında yarattığı basınç milyonları kapsayan bir başkaldırıya yol açmıştı.

Bir ülkede (Tunus) başlayan ayaklanma bir anda bölgesel bir nitelik kazanmış ve Avrupa’dan ABD’ye devrimci dalgaları tetiklemişti. Emperyalist küreselleşme sürecinde varoluşsal krize saplanan kapitalizm koşullarında bölgesel devrimin ve birbirini tetikleyen dalgalar biçimindeki dünya devriminin, sürecin karakteristik bir özelliği olduğu ortaya çıktı.

Rojava devrimi de bu sürecin ürünüdür. Böyle olduğu içindir ki, sadece Suriye’deki Kürtlerin devrimci bir hamlesi, Kürt ulusal devriminin bir parçası olarak ele alınamaz. O bölge devriminin ve dünya devrimi dalgasının Rojava’daki devrim koludur. Buna karşın diğer ayaklanmalardan farklı bir rotada ilerledi. Arap devrimci sürecinde harekete geçen milyonların kendiliğinden bilinci burjuva liberalizmin, demokratizmin etkisi altındaydı, onun sınırlarını aşacak bir programa ve önderliğe sahip değildi. İktidar bilincinden yoksundu. Bundan dolayıdır ki, emperyalist burjuvazi, politik islamcı gericilik duruma müdahale ederek inisiyatifi ele geçirebildi.

Rojava devrimi ise ne kendiliğindenciydi, ne de burjuva liberalizmin ve demokratizmin ideolojik hegemonyası altında gelişti. Rojava devrimi, örgütlü ve silahlı halkın devrimci fırsatları değerlendiren devrimci önderliğinin eseridir. İktidar sömürgeci Suriye devletinden Kürt ulusal devrimcilerinin eline geçti. Rojava devrimi bir ulusal kurtuluşçu devrim olarak başladı, fakat ulusal devrimle sınırlı kalmadı, yeni bir toplumsal düzen kurmayı hedefleyen bir toplumsal devrim olarak gelişti. Bunun henüz bir sosyalist inşa toplumu olmadığı açıktır, fakat bu bir sosyalist inşanın toplumsal maddi temelini hazırlayan halkçı demokratik bir düzendir. Rojava devrimi, yüzü sosyalizme dönük halkçı demokratik bir devrimdir.

Kuşkusuz, Rojava devrimi yeni bir başlangıç değildir, son iki yüz yılda onlarca halkçı demokratik devrim gerçekleşti. Rojava devrimi yeni bir başlangıç değildir, ama yeniden bir başlangıçtır. Onun uluslararası önemi buradan gelmektedir. Kapitalist emperyalizmin karanlık dünyasında Rojava devrimi dünya ezilenleri için yanan bir ışıktır. Belki geçtiğimiz yüzyılın ortalarında halkçı demokratik devrimlerden herhangi biri olarak kayda geçerdi Rojava devrimi. Bugünkü gericilik koşullarında ise bir fenerdir. Kapitalizmin varoluşsal krize saplandığı, emek-sermaye ve devlet-halk çelişkisinin tüm dünyada sınıf ilişkilerini belirleyen evrensel bir nitelik kazandığı günümüzde, Rojava devriminin feneri dünya ezilenleri için yol gösterici bir umut ışığıdır.

1848’den Bugüne

Bugünkü durum bir ölçüde 1848’de Avrupa’nın batısını saran devrim dalgasıyla kıyaslanabilir. O yıl Avrupa’nın pek çok kentinde işçiler ve kent burjuvazisi “demokratik cumhuriyet” talebiyle ayaklanmıştı. Bu bölgesel bir devrim dalgasıydı. Rojava devriminin de içinde olduğu, Tunus’ta başlayarak Ortadoğu’yu saran bölgesel devrim süreciyle ilk bakışta bir paralellik kurulabilir. Ne var ki, bu paralellik gerçekliğe tekabül etmez.

Kapitalizm o günlerde devrevi bir kriz yaşıyordu. Bir-iki yıl içinde kriz aşıldı. Emek-sermaye çelişkisi bir sonraki devrevi krize kadar şiddetini kaybetti. Bugün ise kapitalizm varoluşsal kriz içinde. Emek-sermaye çelişkisi şiddetini kaybetmediği gibi, gün geçtikçe keskinleşiyor. Yoksulluk ve işsizlik dönemsel olarak azalmıyor, aksine yükseliyor ve kronikleşiyor. O dönem kapitalizm henüz gençlik çağında ve esasen Avrupa’nın kuzeybatısında belirleyiciydi. Avrupa’nın ve dünyanın geri kalanında kapitalizm öncesi üretim biçimleri başat konumdaydı. Kapitalizmin gelişmekte olduğu ülkelerde ise proletarya azınlıkta ve yalnızca birkaç büyük sanayi şehrinde etkindi. Büyük bir köylü nüfus şehirleri kuşatmaktaydı. Dolayısıyla, şehir ayaklanmaları ülkeye yayılamıyor, başka bir ülkedeki şehre sıçrayabiliyordu. Burjuvazi kolayca işçi sınıfını satıyor, köylüleri arkasına alan devlet şehir ayaklanmalarını hızla ezebiliyordu. Bugün ise kapitalizm dünyanın her yanında egemen. İşçi sınıfı çoğunluğu oluşturuyor. Köylülük dünyanın büyük bölümünde küçük bir azınlık. Orta sınıflar eriyor. Kapitalist üretim ilişkileri emekçi sınıflardan hiçbirine gelecek umudu vermiyor. Bundan dolayıdır ki, bir noktada başlayan bir ayaklanma bir anda bütün halk sınıflarını, halk gençliğini kapsayarak ülkeye, bir ülkede başlayan ayaklanma bölgeye yayılabiliyor ve oradan dünyanın diğer taraflarına dalgalar halinde ulaşabiliyor.

Yine o yıllarda, genellikle feodal aristokrasi mali aristokrasi ile ittifak halinde devlet yönetimini elinde bulunduruyordu. Burjuvazi ile proletarya da demokratik cumhuriyet talebiyle dönemsel ittifaklar kuruyordu. Bugün ise burjuvazi her yerde egemen. En gelişkin haliyle bile burjuva demokratik cumhuriyet kokuşmuş bir kabuktan ibaret. Burjuva devlet bir avuç tekelci sermayedarın kolektif egemenlik aracı. İşçi sınıfı ve ezilenlerin büyük mücadele ve bedellerle burjuva devlete kabul ettirdiği kazanımlar, bugün bir bir yok ediliyor. Devletle halk arasında uçurum derinleşiyor. Bazı ülkelerde bu derinleşme bir kopuşa tekabül ediyor. Bundan dolayıdır ki, şu ya da bu nedenle başlayan bir halk hareketi bir anda devlete yönelebiliyor.

Paris Komünü İle Benzerlik

Rojava devrimi pek çok bakımdan Paris Komünü ile benzerlik taşır. Paris Komünü de oluşan iktidar boşluğunun öncü inisiyatifi ile doldurulmasının ürünüdür. Her iki devrim de yeni bir toplumsal düzen kurmaya girişmiştir. Komün, Rojava devriminden daha ileri bir toplumsal düzen kurmayı hedefledi, ama bunun çok azını yerine getirme fırsatı buldu. Rojava devrimi ise hem çok daha geniş bir coğrafyada hem de çok daha uzun bir süre ayakta kaldı ve kalmaya devam ediyor. Böylece hedeflediklerini yavaş da olsa yerine getiriyor. Tüm dünyanın gözleri önünde yeni bir toplumsal düzen inşa ediyor. Asıl benzerlik ise kendisinden sonrasına bıraktığı miras ve yol gösterici pratiktir. Komün kendisinden sonraki bütün devrimleri etkiledi, bir çeşit kutup yıldızı oldu. Rojava devrimi de bu rotada ilerliyor.

Rojava 21. yüzyılın Komün’üdür. Onun programını rehber almaktadır. Aşağıdan yukarıya komünlere ve konseylere dayalı devrimci cumhuriyet programı Rojava’da hayat buluyor. Halk kooperatiflerde örgütleniyor. Kadınlar aşağıdan yukarıya her yönetim kademesinde varlar, kadın devrimi yolunda büyük adımalar atıldı. Yeni yaşamın kültürel altyapısı zenginleşiyor.

Söz edilmesi gereken bir başka benzerlik de, devrime önderlik edenlerin politik niteliğidir. Komün, komünistlere ilham kaynağı oldu. Onun hedeflerini parti programlarının değişmezi haline getirdiler. Ne ki, Komün yönetiminde komünistler küçük bir azınlıktı. Anarşistler, komünist olmayan sosyalistler çoğunluktaydı. Rojava devriminin önderliğini yapan Öcalan çizgisi komünist değil, anarşizmin, postmodernizmin, sivil toplumculuğun bileşimi olan, küçük burjuva sosyalizmine tekabül eden bir dünya görüşüdür; 1800’lü yıllardaki Bakunin, Proudhon, Kropotkin, Lassale gibi düşünürlerin görüşlerinin yeni bir sentez halinde bugüne uyarlanmasıdır. Tıpkı Komün’de olduğu gibi Rojava’da da pratik başka işliyor. Sosyalizmin maddi teknik temelini inşa edecek bir halk devleti kurma ve onu bölgesel devrimin üssü haline getirmekten başka bir geleceği yok Rojava devriminin. Öcalan çizgisi kaçınılmaz olarak bu doğrultuda pratikleşiyor. Aksi takdirde devrim ayakta kalamaz, yıkılıp gider.

Tarihin İronisi

Rojava devrimi, devrim ve sosyalizm için “tarihin sonu”nu ilan eden kapitalist emperyalizmin sözcülerine bir yanıttır. O aynı zamanda emperyalist küreselleşme evresinin felsefi ifadesi olan postmodernizme, bu felsefenin politikadaki izdüşümü olan sivil toplumculuğa da esaslı bir yanıttır.

Postmodernizm, her şeyin birbirinden kopuk, kendi başına durumlar olduğunu ileri sürer. Her durum diğerinden bağımsız olarak kendini yaşayabilir. Hegemonik ilişkiden kurtulmanın yolu kendi başına durumlar olarak var olmaktır. Herkes, her grup kendini yaşamalıdır. Sivil toplumculuk bu felsefenin siyasetteki izdüşümüdür. Sınıflar ve sınıf mücadelesi yoktur, ortak çıkar gruplarının etkinlikleri vardır. Bu gruplar kendi başına varlıklardır, birbiriyle çatışmalı değil pozitif etkileşim içindedirler. Düzeni değiştirmeyi değil, çıkarları doğrultusunda düzeltmeyi esas alırlar. Parti hegemonik bir ilişkidir, onun yerini sivil toplum kuruluşları almalıdır. Toplumsal kurtuluş fikri bir kenara bırakılmalı, sivil toplum kuruluşlarının günlük çıkarları için mücadele esas alınmalıdır. Bu felsefe ve politikanın en soldan temsilcileri, devrimin artık büyük “D” ile değil küçük “d” ile yazılması gerektiğini, yani kapitalizmi yıkarak yeni bir toplumsal düzen inşa etmek yerine, kapitalizmin aşırılıklarını gidermek için “gerçekçi” mücadeleler verilmesi gerektiğini ileri sürerler. Onlara göre, kapitalizmin çatlaklarına sızarak onun rahatsız edilmesi, o çatlaklarda yeni bir hayat inşa edilmesi başlıca hedef haline getirilmelidir.

Öcalan çizgisi bu felsefe ve politikanın etkisi altında yeniden şekillenmiştir. Kuşkusuz, kendine özgü bir sentezdir bu çizgi. Yine de postmodernizmin ve sivil toplumculuğun çizgi üzerindeki basıncı hemen görülebilir. Bir devletin sınırları içinde ondan ayrıksı olarak, kendi başına bir varlık olarak konfederal bir topum inşa edilebileceği, uluslararası tekellerin dünya pazarına egemen olduğu koşullarda birbirinden bağımsız kooperatiflerin küçük ticaretine dayanan yeni bir ekonomi inşa edilebileceği fikri bu basıncın en göze batan iki örneğidir.

Öcalan çizgisi Rojava devriminde pratikleşti. Bu çizginin savunucuları Rojava devriminin bu çizginin doğruluğunu kanıtladığını belirtiyor. Oysa bu, gerçeği tam olarak ifade etmez. Rojava’da halkçı bir devlet inşa ediliyor ve birbirinden bağımsız kooperatiflerle yeni bir ekonominin inşa edilemeyeceği her geçen gün biraz daha anlaşılıyor.

Rojava Devriminin Bölgesel Önemi

“Coğrafya kaderdir” der İbni Haldun. Elbette burada kastedilen iktisadi, sosyal ve siyasi coğrafyadır.

Ortadoğu, emperyalist sömürgeciliğin ve barbarlığın en şiddetli yaşandığı coğrafyaların başında gelir. Onun son iki yüz yıldaki kaderi bu gerçeklik tarafından belirlenmiştir. Kendi kaderini tayin yönünde attığı her adım dönüp dolaşıp kapitalist emperyalizmin sınırlarına hapsoldu. Yüzyılın başında sınırları cetvelle çizerek ülkeler yaratan emperyalistler, bu ülkeleri yönetecek hanedanları da kendileri tayin etti. Kuşkusuz, bu hanedanlara karşı isyanlar, darbeler eksik olmadı. Ama bunların hiçbiri “kader”i değiştirmeye yetmedi. Emperyalist sömürgecilik, yeni ya da eski yerel egemenler üzerinde kendini yeniden inşa etti. Cetvelle çizilen sınırlar da neyse o kaldı.

Ortadoğu söz konusu olunca, yeşerdiği topraklar üzerinde bir ulusal pazar yaratarak büyüyen ve gelişen bir burjuvaziden de söz edilemez. Önce Osmanlı feodal sömürgeciliği, ardından da kapitalist emperyalizmin sömürgeciliği bağımsız burjuva gelişmenin önünde engel oldu. Batılı emperyalistler Osmanlı feodal sömürgeciliğine karşı yerli egemen feodal aristokrasi ile işbirliği yaptı. Bu işbirliğini aşan bağımsızlıkçı ayaklanmalar sonucu iktidarın el değiştirdiği ülkeler oldu elbette, S. Arabistan bunlardan biridir. Ne ki, bu mücadeleye önderlik edenler feodal aristokratlardan başkası değildi. Böyle olduğu içindir ki, feodalizme karşı burjuva ulusal devrimciliği bu coğrafyada gelişmedi. Aristokratik egemenliğe karşı emekçi sınıflarla ortaklaşan burjuvazinin demokrasi mücadelesinden de söz edilmez.

Sonraki yıllarda emperyalist sömürgeciliğe karşı Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de başkaldırılar oldu. Bu başkaldırılar esasen burjuva ulusal karakterliydi. Fakat buradaki “burjuvalık”, kendi ayakları üzerine oturmuş burjuvazinin bir siyasal eylemi olarak ortaya çıkmadı. Burjuvazi bağımsız örgütlü bir siyasi ve ideolojik kuvvet haline gelemedi. Bu boşlukta başlıca örgütlü iki siyasal güç ortaya çıktı: birincisi ordu, ikincisi politik islam. Burjuvazi ideolojik ve politik dayanaklarını bu iki güç içinde yaratmaya çalışıyordu. Dünyayı saran antisömürgeci mücadelenin etkisi de, her iki kesim içinde burjuva ulusalcı eğilimlerin yeşermesine zemin oluşturdu. Bundandır ki, bu coğrafyadaki ulusal devrimler burjuva demokratik devrimler yolunda ilerlemedi. Ordu darbeleri burjuva modernizmi bir ölçüde üretti, ama bu modernizmin içinde burjuva demokrasisi hiç olmadı. Ordunun darbeleri ya da politik islamın muhalefeti sınıf mücadelesinin ana eksenini oluşturdu. Halk sınıflarının tarihinde pek çok ayaklanma var, ama bunlar yine de ana doğrultuyu değiştirmeye yetmedi. Halk sınıfları da genellikle ordunun şu ya da bu kanadından yahut politik islamın şu ya da bu fraksiyonundan dayanaklar arayarak siyaset sahnesinde yer bulmaya çalıştı. Bundandır ki, halk sınıfları içinde de demokrasi kültürü, bilinci, eylemi kadük kaldı. Halk sınıfları bir demokrasi okulundan geçmedi. Temel yönetici güç olan ordunun denetiminde yapılan seçimler ya da aşiret reislerinden oluşan meclislere çeşitli konularda danışma, bu coğrafyada demokrasi olarak sunuldu.

Ortadoğu’ya şöyle kabaca baktığımızda, çoğunlukla şeyhlerin, kralların ve ordu kökenli diktatörlerin yönettiği ülkeler görürüz. Burada iki istisna Türkiye ve İsrail’dir. İsrail Batı tipi burjuva demokrasisi ile yönetiliyor. Onun burjuva demokrasisi siyonizmi, dolayısıyla bölge halklarına düşmanlığı esas alır. İsrail emperyalizmin bölgedeki en önemli dayanağıdır. Siyonizm gericilikten başka bir şey üretmez. Bu nedenle, burjuva anlamda da olsa bölgedeki demokrasi oluşumuna katkısı olmadığı gibi, varlığı ile bu oluşumun başlıca engellerinden biridir. Türkiye’de ise son on yıldır ordunun etkisi kırıldı. Bu kırılma burjuva demokrasisi yolunda bir açılıma yol açmadı, aksine kemalist faşist diktatörlüğün yerini politik islamcı faşist diktatörlük aldı.

Din ve mezhep savaşları ile aşiretçilik bölgenin kaderi olarak görülüyor. Hiç değilse son yüz yıldır bölgede meydana gelen olaylara bakarak bunu bir gerçekliğe tekabül ettiği ileri sürülebilir. Ne ki, bu kaderin sebebi ne din, ne mezhep, ne de aşiretçiliktir. Bu kaderi yaratan emperyalizm ve onun işbirlikçileridir. Bunun sebebi ne Müslümanlık, ne onun mezhep farklılıkları, ne de aşiretlerin varlığıdır. Eğer sebep bu olsaydı, ortaçağ boyunca Hristiyan ülkeler arasında süren din ve mezhep savaşlarının bugün de sürüyor olması gerekirdi. Sürmedi, süremezdi, çünkü daha ileri bir toplumsal düzen arayışı içinde olan burjuvazi ve onun emekçi müttefikleri din, mezhep ve aşiret engelini söküp attılar. Ortadoğu’da ise feodal ve emperyalist sömürgecilik nedeniyle burjuvazinin ve proletaryanın gelişimi çok yavaş oldu. Sömürgeciliğe muhalif ya da egemenlik mücadelesi veren sınıflar din, mezhep ve aşiret varlıkları üzerinden politik çıkarlarını ifade etme yoluna gittiler. Aşiret reisleri, din şeyhleri politik güçleri oranında sermaye sahibi oldular. Din, mezhep ve aşiret, burjuva-feodal sınıflar için bir engel değil, sermayelerini koruyup büyütmek için bir varlık biçimi oldu. Bunlar ideoloji üretiminin ve siyasal mücadelenin başlıca aparatları olunca, sosyal hayatın düzenlenmesinde de etkili olmaları kaçınılmazdı.

Ortadoğu’da din, mezhep ve aşiretler hesaba katılmadan politika yapılamaz denir. Doğrudur, çünkü Ortadoğu’da bunlar yalnızca dinsel değil, politik varlıklardır. Ama coğrafyanın bu kaderi ortadan kaldırılabilir, tıpkı Hristiyan Avrupa’nın bu kaderi ortadan kaldırması gibi. Ne ki bu, Avrupa’yı taklit ederek başarılamaz. Müslüman ülkelerdeki laikçilerin en büyük hatası bu taklitçiliktir. Bunlar laikliğin dayanağını genellikle seküler orduda buluyorlar. Tıpkı Hristiyan Avrupa’daki gibi din, mezhep ve aşiretlerin baskıyla, yasaklarla ortadan kaldırılabileceğine inanıyorlar. Oysa Avrupa’da olan, alt tabakaların feodal aristokrasiye başkaldırısıdır ve dayanağını yeni bir toplum biçiminde, kapitalizmde bulur. Din ve mezhep feodal aristokrasinin hizmetindedir. Feodal aristokrasiye başkaldırı, kaçınılmaz olarak din ve mezheplere başkaldırıyı beraberinde getirir. Ortadoğu’da da din, mezhep ve aşiret burjuva feodallerin hizmetindedir, fakat aynı zamanda emekçi sınıfların da kendi çıkarlarını ifade etmelerinin araçları olagelmiştir. Avrupa burjuvazisi feodalizme karşı mücadelesinin bir gereği olarak dine savaş açtı. Ortadoğu’da ise dünün feodal aristokratlarının çoğu bugün burjuva-feodal haline geldi.

Ortadoğu’da ne dine karşı savaşarak, ne de din, mezhep, aşiret farklılıklarına dayanarak mevcut sorunlar aşılamaz. Bunun yegane yolu, bunlardan hiçbirine dahil olmadan, taraf ya da karşıt olmadan, yeni bir siyasi ve iktisadi toplum inşasına girişmekten geçer. Dolayısıyla politik cepheler din, mezhep ya da aşiretçilik temeli üzerinden değil, istenen toplum biçimi üzerinden oluşmalıdır.

Rojava devrimi Ortadoğu’nun kaderini değiştiriyor. Aslında bu değişim Arap ayaklanmaları ile başladı. Çünkü bu ayaklanmalarla Ortadoğu ezilenleri, orduya ya da din ve mezhep ayrımcılığına dayanmadan, politika sahnesine bağımsız bir güç olarak çıktı. İlk kez bu düzeyde aşağıdan bir halk hareketi ile bir demokrasi, politik özgürlük talebi dile getirildi. İlk kez bu düzeyde bir demokrasi bilinci açığa çıktı. Fakat hareketin ufku burjuva sınırların ötesine geçemediği için dönüp dolaşıp politik islamın ve ordunun saflaşması içinde eridi, emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin denetimine girdi.

Rojava devrimi, ne mevcut egemenlerin ne de emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda hareket ederek, üçüncü bir yol seçti. O, fırsatları değerlendirerek iktidara ulaştı ve duraksamaksızın yeni bir toplum inşasına girişti. O, farklı dinden, mezhepten, ulustan insanları bir araya getirerek, bugüne kadar Ortadoğu’nun değişmez kaderi sayılan ayrılıkları yeni bir toplum inşası temelinde ortadan kaldırma yoluna girdi. Küçük Rojava, Ortadoğu çapında devasa adımlar attı. Şu ya da bu dinin, şu ya da bu ulusun, mezhebin veya aşiretin egemenliğine dayalı siyasi sistemi, ya da Baas tipi bir diktatörlüğü reddederek yeni bir yol seçti. Ortadoğu halklarının kurtuluşuna bir ilk örnek oluşturdu.

Ortadoğu’da Araplar egemen ulusu oluşturur. Kürtler ikinci büyük çoğunluğu oluşturmalarına karşın devletsizdir, Güney ve Batı Kürdistan uzun yıllar burjuva Arap devletlerinin sömürgesi altında yaşadı. Arap şovenizmi ve sosyal-şovenizmi, egemen Arap halkları arasında egemen bilinç biçimlerinden biriydi. Kürtler arasında da Arap halkına karşı derin bir güvensizlik hüküm sürüyordu. Rojava’da devrim olunca, Rojava’da yaşayan Arap halkı durumun tersine döneceği, bu kez Kürtlerin egemen ulus politikası güdeceği korkusunu yaşadı. O güne kadarki egemen ulus alışkanlıkları ve bunun yarattığı egemen ulus kibri ile devrime mesafeli durdu. Bunun böyle olmadığını, devrimci Kürt önderliğin, egemen ulus iktidarı inşa etmek yerine, eşit ve gönüllü birliği, halklar arasında kardeşleşmeyi esas aldığını görüce, Arap halkı devrim kurumlarına, YPG’ye katılmaya başladı. Rojava devrimi halklar arasında boy veren şovenizm ve derin güvensizliklere son verme yolunda devrimci-demokratik adımlar attı. Kuzey Suriye Federasyonu ile birlikte ilk kez Kürt ve Arapların gönüllü, eşit, demokratik birliği sağlandı. Bu, bütün tarihsel güvensizliklerin ortadan kalktığı anlamına gelmez; yine de, bugüne kadar yapılanlar halklar arasında güvensizlikleri ve egemen ulus bilincinden kalma hastalıkları giderme yönünde önemli adımlardır. Bilhassa Kuzey Suriye Federasyonu’nun inşasının, tek başına, Ortadoğu devrimimiz bakımından büyük bir adım olduğu açıktır.

Rojava’da yapılanlar Ortadoğu’ya uygulanabilirse, yalnızca Ortadoğu’nun kaderinde değil, onunla birlikte dünyanın gidişatında muazzam değişiklikler olur. Arapların Kürtlerle, Şiilerin Sünnilerle, Hristiyanların Müslümanlarla, aşiretlerin birbiriyle yeni bir toplum inşa etme temelinde birleştiği, ordunun halkçı iktidarın denetimi ve yönetimi altında olduğu bir toplum düzeni çok uzak bir hayal sayılırdı. Bütün bunlar Rojava’da gerçekleşiyor. Orada gerçekleşenler neden bütün Ortadoğu’ya mal edilmesin ki!

Rojava Devriminin Kürdistan İçin Önemi

Rojava, Kürdistan coğrafyasının en küçük bölümünü oluşturur. Kürtler, geçmişteki feodal özerk devletlerden sonra, ilk kez Rojhilat’taki Mahabad şehrinde bir cumhuriyet kurdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında İran’da doğan iktidar boşluğunun ve SSCB’nin desteğinin cumhuriyetin kuruluşunda etkisi büyük. Mahabad bir ilk olarak çok değerli bir girişimdi; ne yazık ki, fazla uzun yaşamadı. Bu kısa ömrün dışsal nedenleri kadar içsel sebepleri var. Cumhuriyetin önderliğini Mahabad ticaret burjuvazisi yapıyordu. Kürtlerin ezici çoğunluğu aşiretler halinde yaşıyordu. Aşiretlerin çoğu cumhuriyetin oluşumuna iştirak etmedi. Dahası, kimileri İran devletiyle işbirliği içine girdi. Rojhilat çapında bir ulusal birlik yakalanamadı. Mahabad bir şehir cumhuriyeti olarak kaldı. Mahabad bölgedeki diğer ezilen halklarla, örneğin Azerilerle dostane ilişkiler geliştirdi, müttefik oldu, ama Azerilerle ortak bir cumhuriyet kurmaya da yanaşmadı. İran Komünist Partisi’nin başlattığı ayaklanmaya katılmaktan imtina etti. Hal böyle olunca, SSCB de bölgeden zorunlu olarak çekilince, Mahabad yalnız kaldı ve İran devleti tarafından ortadan kaldırıldı.

Rojava ise Mahabad’ın gerçekleştirmekten kaçındığı ne varsa yerine getirdi. Rojava düzeyinde büyük ölçüde Kürt ulusal birliğini sağladı. Bölgedeki diğer halklarla ortaklaşarak, ulusal, dinsel ve mezhepsel farklıkları bir kenara bıraktı. Kendi gücüne dayanarak güçlü bir halk ordusu inşa etti. Halkçı demokratik bir düzen kurmaya girişti. Ufkunu Rojava Kürtlerinin kurtuluşu ile sınırlamadı.  Kürt-Arap ve diğer halkların ittifakıyla tüm Suriye’de demokratik halkçı bir toplumsal düzene ulaşmayı bir hedef haline getirdi.

Kürtlerin sınırlı da olsa kendi kaderlerini tayin hakkı elde ettiği ikinci örnek Güney Kürdistan’dır. Uzun yıllara yayılan ulusal kurtuluş mücadelesi, 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından, bağımlı federasyon biçiminde bir kazanımla sonuçlandı. KDP ve YNK’nin önderlik ettiği bu kazanım, biçim olarak, burjuva ulusal demokratik niteliktedir. Önderlik burjuva karakterlidir ve aşiretsel bağlar bu karaktere feodal bir içerik vermektedir. KDP’de daha dar anlamda bir çeşit sülale aristokrasisi hakimdir. Önderliğinin bu niteliği nedeniyle halkçı demokratik bir düzen hedefi hiçbir zaman güdülmedi. Dahası, burjuva demokratik biçim de çarpıktır. Burjuva demokratik seçimlerle oluşmuş meclis, Barzani burjuva aristokrasinin keyfiyeti ile askıya alındı. Biçimsel de olsa bir ulusal pazar, bir ulusal ordu oluşturulamadı. Güney Kürdistan KDP ve YNK’nin egemenlik alanlarına bölünmüş durumda. Her parti kendi bölgesinin hakimi. Adeta iki ülke oluşmuş gibi.

Rojava devrimi ise yalnızca ulusal kurtuluşu değil, yeni bir toplumsal düzeni hedefliyor. Başûr’un önderleri burjuva-feodal ulusalcılığı temsil ederken, Rojava halkçı demokratik ulusalcılığı esas alıyor. Rojava’da bölgeler hakimiyet alanlarına bölünmedi. Tüm coğrafya halkçı demokratik temelde yönetiliyor. Yalnızca Kürtlerle ilişkili değil, diğer halklarla eşit, gönüllü, demokratik birlik sağlanıyor. Halk meclislerine, komünlere dayanan sistem tüm coğrafyada halkın egemenliğini sağlıyor.

Rojava halklarından oluşan güçlü bir halk ordusu savunmayı üstleniyor. Kadınlar, her kademede ve orduda yer alıyor, Rojava’nın savunması ve devrimin toplumsal inşasında etkin rol oynuyor. Rojava’da bir kadın devrimi yaşanıyor. Bunlar, Kürdistan toplumu için olduğu kadar, Ortadoğu’da alışılagelen toplumsal alışkanlıklar, bilinç biçimleri bakımından da büyük devrimci öneme sahip gelişmeler.

Varlıklı ailelerin yönetimindeki Başûr’dan farklı olarak, Rojava’da emekçilerin iktidarı hüküm sürüyor. Bugüne kadar Kürtler, toprak ağalarının, aşiret reislerinin, şeyhlerin, ticaret burjuvazisinin peşinden gitti, kurtuluşu onların liderliğinde aradı. Rojava’da ilk kez Kürt halkı, Kürt emekçileri, örgütlü bir halk gücü olarak, kendi kaderinin efendisi olmaya başladı. Kendi içinden çıkmış halkçı bir önderlik altında komünlere, konseylere dayalı yeni bir toplumsal düzen inşa etmeye girişti.

Rojava devrimi ile, Kürt ülkesini dörde bölen Sykes-Picot anlaşması bütünüyle miadını doldurdu. O gün çizilen sınırlar bugün geçersizdir artık. Rojava bu yönde atılan devrimci bir adımdır. Kürt ulusu için bu, yeni bir dönüm noktasıdır. Kürt ulusunun tek çatı altında birleşme imkanı hiç bu kadar yakınlaşmamıştı.

Bu gelişme, Kürt halkı ile aynı coğrafyayı paylaşan diğer halkların uyanışına elverişli zemin oluşturmakta, her parçada birleşik devrimin imkanlarını büyütmektedir.

Rojava devrimi ile birlikte Kürtler tarih sahnesine yeni bir giriş yaptı. Kürtler dünya ezilenleri nezdinde hiç olmadığı kadar haklı saygın bir yer kazandı.

Rojava Devriminin Sorunları

Rojava devrimi 5. yılını geride bıraktı. Rojava devriminin hakimiyet alanı, başladığından bu yana bir hayli genişledi. Buna karşın, Rojava devrimini savunmak, sınırlarını korumak öncelikli yerini koruyor. IŞİD’e karşı mücadelenin zaferle sonuçlanması bu önceliğin ortadan kalkacağı anlamına gelmeyecek. Suriye rejimi Kuzey Suriye Federasyonu’nu resmen tanımadıkça, savaş yeni biçimlerde devam edebilir. Bu kez Suriye rejimi ile savaş öne çıkabilir. Ayrıca, sömürgeci Türk devletinin saldırıları yeni bir boyuta sıçrayabilir. Buna karşı teyakkuzda olmak gerekir. Halihazırda mevcudu 100 bini geçen bir ordu, Rojava gibi bir ülkede gelir ve insan kaynaklarının büyük bölümünü yutmaktadır. Bu, Rojava devriminin ekonomik ve toplumsal inşasını yavaşlatan önemli unsurlardan biridir.

Sömürgeci rejimin olumsuz mirası özellikle ekonomik inşayı yavaşlatan sebeplerin başında gelir. Çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı Rojava, Suriye’nin tahıl ambarıdır. Suriye’nin tahıl üretiminin büyük çoğunluğu Rojava’da yapılır. Rojava tahıl ambarıdır, ama değirmeni yoktur. Halkı rejime mecbur etmek için devlet değirmenleri Rojava dışına kurmuştur. Aynı durum pamuk üretimi için de geçerli. Rojava’da pamuk üretimi de yapılır, ama eğirme fabrikaları yoktur. Toplanan pamuk rejim sahasına götürülerek işlenir. Suriye petrolünün büyük kısmı Rojava topraklarından çıkarılır, ama Rojava’da petrol rafinerisi bulunmaz. Çıkarılan petrol Suriye’nin içlerinde kurulu rafinerilere taşınır. Suriye sömürgeciliği yerüstü ve yeraltı zenginliklerinin sömürülmesine dayalı bir ekonomi inşa etmiştir. Motorlu taşıt tamirciliği, küçük zanaatçılık dışında, neredeyse hiç sanayi yoktur. Her türlü sınai mamul Suriye merkezinden Rojava’ya getirilir. Öyle ki, tekstil gibi en basit sınai üretimden bile yoksundur Rojava. Sınai üretimi deyim yerindeyse sıfırdan başlamak zorunda. Bu da hem büyük miktarda sermayeyi hem de nitelikli işgücünü gerektirir. Rojava’da ise ne birikmiş sermaye, ne de nitelikli işgücü var. Dışarıdan bir destek katkı olmadığı müddetçe, sermaye ve nitelikli işgücü oluşumu uzun zamana yayılabilir.

Sömürgeciliğin olumsuz mirasına rağmen, Rojava ekonomisinin hızla toparlanması için olanaklar azımsanamayacak kadar fazla. Rojava’nın petrolü ve verimli geniş arazileri var. Bu kaynaklar merkezi bir plana bağlı olarak hızla değerlendirilebilir. Sanayileşme için gerekli altyapı hızla oluşturulabilir. Tam da burada, yukarıdaki yavaşlatıcı nesnel engellerin yanı sıra, öznel engeller karşımıza çıkar.

Öcalan’ın küçük burjuva sosyalizmi çizgisi bu öznel engellerin başında gelir. Rojava’da küçük kooperatiflere dayalı küçük ticaretle yeni bir toplumsal düzen inşa edilemez. Bu yolda ısrar, kendi kendine, devrim yoluna engel dikmekten başka bir sonuç üretmez. Kooperatifçilik olabilir, fakat bu, merkezi plana bağlı bir organizasyonla ileri bir adıma dönüştürülebilir ancak. Oysa Rojava’da eski mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, o temel üzerinde kooperatifçiliğe dayalı bir ekonomi inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu yalnızca kolektif küçük burjuva mülkiyeti büyütür. Uygulandığı şekliyle kooperatifçilik çoğunlukla küçük sermaye ortaklığından başka bir şey değildir.

Halbuki bu bambaşka şekilde örgütlenebilir. Baas rejimi büyük toprak mülkiyetine bazı sınırlamalar getirmişti. Devlet toprakları da nüfuzlu ailelere kiralanıyordu, onlar da üretime hiç katılmadan toprakları köylülere yüzdelik karşısında kiralıyordu. Bu sistemde henüz köklü bir değişiklik yapılmış değil. Bu sistemin kesinkes değiştirilmesi şart. Bu yapılmadığı takdirde, halkın ekonomik yaşamında köklü bir değişiklik yaratılamaz ve aynı zamanda iç pazar bütünlüğü hızla oluşturulamaz. Bir merkezi planla yapılan üretim ve ticaret sonucu elde edilen kazanç merkezi bütçeye toplumsal sermaye olarak aktarılamaz. Oluşan kaynaklar da küçük kooperatif mülkiyetinin keyfiyetinde kaybolup gider.

Ekonomik temelde devrimci dönüşümleri hızlandırmak, Rojava devrimimizin önündeki çözülmesi gereken en temel sorundur. Mülkiyet ilişkilerinde köklü devrimci altüst oluşlar yapılmazsa, devrimimizin bir sosyal devrim olarak geliştirilmesi görevi başarılamaz. Eski ekonomik temel ve mülkiyet ilişkileri korunarak bu görevin başarılamayacağı ortadadır. Devrimimizin bugünkü aşamasında savunması buradan başlar.

Bir diğeri, aşağıdan yukarıya komün ve konseylere dayalı yeni bir siyasal sistemin örgütlenmesinde yaşanan sorunlardır. Rojava devrimi silahlanmış halkın öncü kadrolarının girişimi ile gerçekleşti. Dolayısıyla, devrimden önce oluşmuş konseylerin üzerinde yükselmedi. Bunlar devrimden sonra öncü iradeyle oluşturuldu. Bu, ister istemez, “kadro ve yerli” ikilemine yol açıyor. Halkın komün ve konseylere ilgisinin artırılması devrimin başlıca görevlerinden biri olarak duruyor. İlgi bir ölçüde artırılmış, örgütlenme düzeyi yükseltilmiş olsa da, henüz olması gereken düzeyin uzağındadır. Öncünün verdiği ilk itilim gerekli ve yerindedir. Buna karşın, son kararı bir parti kadrosunun verdiği bir komün ya da meclisin yaşama şansı bir yere kadardır. Burada handikap şudur: Bir yandan savaş devam etmekte ve diğer yandan iktisadi ve siyasi alanda yeni bir toplumsal inşa için öncü iradeye olan gereksinim bütün şiddetiyle sürmektedir. Ne ki, bu aynı durum omurgasını konseylerin oluşturduğu yeni toplumsal sistemin oluşumunu zorunlu olarak geciktirmektedir. Burada yapılması gereken, öncü iradeden vazgeçmeden, son kararı veren değil de halk iradesinin oluşumuna öncülük eden, halkı bilinçlendirerek ikna eden bir ilişkinin kurulmasıdır. Bu da süreci hızlandırmaz, ama daha sağlam ve sağlıklı bir temel oluşturur, devrimin bir toplumsal devrim olarak gelişmesini kolaylaştırır.

Öcalan çizgisi her ne kadar bir devlet oluşumunu benimsemiyor ya da içermiyorsa da, Rojava’da bir devlet inşa ediliyor. Teori ne derse desin, pratik budur. Ordusu, polisi, mahkemeleri, hapishaneleri olan, vergi toplayan bir aygıt var. Buna siz devlet demeseniz de, o gerçekte bir devlet olarak oluşuyor. Burada sorun, onun bir devlet olup olmaması değil, nasıl bir devlet olduğudur. Kapitalizmin dünyaya hakim olduğu, sınıf mücadelesinin sürdüğü bir dünyada, devlet ezilenler için kapitalizme ve emperyalizme karşı bir savunma ve içerde büyük mülk sahibi sınıfların direnişini bastırma aracıdır. Toplumsal ekonomi ancak bir devlet aparatı üzerinden toplumsal mülkiyet haline gelebilir. Ayırt edici nokta, devletin bir avuç azınlığın ezilenler üzerindeki baskı aygıtı olup olmamasıdır. Buradan bakınca işçi sınıfı ve ezilenlerin devleti, bugünkü anlamda devlet olmayan devlettir. Halk çoğunluğunun kendi kendini yönettiği, üretim araçları üzerindeki mülkiyetin kolektif olduğu bir toplumsal sistemden bahsediyoruz. Nihayetinde halk devleti, siyasi ve ekonomik gücün emekçi sınıfların elinde merkezileşmesinden başka bir şey değildir. Devletsizliğe ancak bu yoldan ilerlenebilir. Bu gerçek kavranmazsa, siyasi ve ekonomik gücün halkın elinde merkezileşmesi sağlanmazsa, devrimin gelişimi yalpalar.

Bu daha uzak bir geleceğin sorunu olarak görülebilir. Fakat yanıltıcı bir görüştür. Zira siyasi çalkantının az çok durulduğu bir anda, hem ABD ve diğer Batılı emperyalistler hem de Suriye rejimi ve Rusya, siyasi olarak denetim altına alamadıkları Rojava devrimini ve halkını, ekonomik yoldan satın alarak ya da kuşatma altında tutarak, ekonomik teslimiyete zorlayacaklardır. Eğer halklar siyasi inşaya olduğu kadar bağımsız ekonomik inşaya inandırılmazsa, devrimi ayakta tutmak mümkün olmayacaktır. Halkın yaşamını daha bugünden değişikliğe uğratacak etkin önlemler alınmalı, ekonomik altyapının yeni temelde inşası için seferberlik ruhuyla adım atılmalı, atıl askeri kuvvetler aynı zamanda bu inşanın öznesi olarak değerlendirilmelidir. Bunun dışında, kolektif emek taburları örgütlenmesi ile büyük tarım alanlarının ekimi, yolların ve altyapının inşası ve onarımı gerçekleştirilebilir. Devrimin kolektif ruhu pratikte yeniden ve yeniden üretilmeli, halkın günlük duygu ve düşünceleri altüst edilmelidir, ideolojik dönüşüm ancak bu yolla gerçekleşebilir. Durmaksızın Öcalan çizgisinin propagandası ya da öğretilmesi yoluyla bu dönüşüm sağlanamaz. Rusya’da Lenin-Stalin, Çin’de Mao, Arnavutluk’ta Enver Hoca ilkokuldan üniversiteye kadar okutuldu, ama bu, sistemin ayakta kalmasına yetmedi. Kapitalizmin parlak ışıkları ve dağıttığı rüşvetler bu ülkelerdeki halk yığınlarının bilincini yamulttu. Bu dersi bir daha almaya gerek var mı?

Rojava’nın sorunları devrimin sorunlarıdır. Halkçı demokratik devrimin silahlı savunmasını geliştirmek, iktisadi ve siyasi inşasını sosyalizm inşası doğrultusunda ilerletmek komünistlerin görevidir.

Ne Rojava devriminin ne de komünistlerin görevi elbette bununla sınırlı değildir. Rojava yalnız kalırsa, yaşama süresi o kadar kısalır.  Rojavaları çoğaltmakla, ülke devrimlerini bölgesel devrime dönüştürmekle ve demokratik Ortadoğu federasyonu oluşturmakla Rojava devrimi ayakta kalabilir.

Kaynak: Marksist Teori Sayı: 27