TUTSAK GN. BŞK. VEKİLİMİZ AV. ÖZLEM GÜMÜŞTAŞ’IN SAVUNMASI

‘TAHİR ELÇİ’Yİ SELAMLAMAK İSTİYORUM’

“Ben 2006 yılında İstanbul Barosu’nda avukatlığa başladım. Yaşam hakkı üzerine yaptığım bir çalışmayla birleştirdim. Böyle başlayan stajyerliğim gözaltında kayıplar ve toplu mezarlar gerçeği üzerine çalışmalarım Diyarbakır’da tamamlandı. Diyarbakır’da bu çalışmayı yürütürken kıymetli meslektaşımız Tahir Elçi’nin kendi bürosundan bana ayırdığı bir masa vardı. Onun JİTEM’le mücadele dosyalarını incelemekle başlattım mesleki yaşantımı. Şimdi kendime bakıyorum bu salonda; böyle köklü bir adalet mücadelesinin, bugün burada yıllarca tozunu yuttuğum bu adliyenin bir köşesinde, sanık olarak sürüyor olması tesadüf değil, iç karartıcı hiç değil. Şöyle söylüyorum kendime, adalet için gösterilebilecek cesaretten sadece bir tavır kendi gerçekliği içinde küçük bir duruştur. Adalet için ortaya çıkmaktan da ortada durmaktan da yeri geldiği zaman bedeline katlanmaktan da sakınmayan özgürlükçü savunmanlar … onun için önce Tahir Elçi’yi selamlamak istiyorum.

‘NEŞEYLE VE DİRENÇLE BURADAYIZ, ALIŞMAYACAĞIZ’

Biz sanık sandalyesindeki avukatlar ve salondaki avukatlar tutuklama ve yargının baskısı altında mesleklerini koruma ve savunma adına burada buluşmuş durumdayız. Bugün burada medya sansürüne rağmen halkın vicdanına emek emek ulaşacak bir haber yazılıyor arka sıralarda, gazeteciler not defterlerini, kalemlerini tutsak gazeteciler için kullanıyorlar. Bugün bu salonda adalet için adliye kapılarını aşındıran Suruç aileleri var. Suruç katliamının yaralısı ve tanığı olan ve bu salona elleri kelepçeli getirilen Özgen, Havva ve Mazlum için buradalar. Bir kez olsun adli bir mekanizmanın bir katliamın aydınlatılması için birbirine tanıklık edemeyenler maalesef katliam mağdurlarının elleri kelepçeli getirildiği bir salonda adalet demek için geliyorlar. Bugün bu salonda tekliğe karşı toplumun değişim isteğini bayrak edinenler, özgürlük için, siyasal demokrasiyi kazanmak için yol yürüyenler, bizim gibi tutsak edilenler buluşuyoruz. İyiki varız. Yılgınlığın ağırlığını taşımak yerine, kaygısını, tereddütünü taşımak yerine, inadını ve inancını birlikte büyütüyoruz. Çünkü bu türden siyasi yargılamalar nedeniyle toplum umutsuz ve çıkışsız bırakılmak isteniyor. Toplumun her türlü hak talebi her türlü red ve itirazının karşısına yasalar, yasaklar ve bu tür yargılamalar, hapishaneler gösteriliyor. Onun için biz neşeyle, dirençle buradayız ve alışmayacağız diyoruz.

Bir gece yarısı evlerimiz basılarak gözaltına alındık, kaçma ihtimalimiz var diye tutuklandık. Neden? Kimi toplumsal eylemlere katıldığımız için, yaşamlarını kaybedenlerin cenaze törenlerine yer aldığımız, taziyelerine katıldığımız için. Bu  halin sempatizanlık düzeyini aşarak örgüt üyeliğine dönüşmüş olması yorumuyla. Peki ne zaman? Dosyadaki bütün tarihler 2013 ve 2016 yılları arasında. Fakat sorgu hakimine göre bizler hem kaçabilir hem de bundan iki yıl önce olmuş olayların delillerini hem karartabiliriz!

Şimdi 9 ay önceki iddiaların aynısı ve aynı delil durumu ile  karşınızdayız. Bugün burada olmamızı en net anlatan şey hakkımızdaki tutuklama kararının gerekçesindeki şu satırlardır: “Tutuklanmaya engel bir halleri bulunmadığından.” Böyle bir CMK 100. Madde kriteri var mı? Elbette yok. Peki kriter ne? Adalet sisteminin peşinde olacağı madde gerçek de kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular da siyasi iktidarın hedeflerine bağlanmış durumda. Türkiye adalet sisteminin ceza yargılamasının dayanması gereken evrensel ilkelerin yerini olağanlaşan OHAL ve KHK uygulamaları almış durumda. Bu politik iklime göre avukatları, gazetecileri, siyasetçileri, muhalifleri tutuklamaya engel bir neden yok! Siyasi iktidarın partilere, toplumsal alan örgütlenmelerine, meslek alanlarına ve onlar yoluyla üretilen demokratik siyasete kırım saldırısından başka tanımı yok olanın.

‘ADALETİ HANGİ SACAĞINDAN TUTUP DOĞRULTACAĞIZ’

Türkiye bir darbe kalkışmasını atlatalı 2 yıl oldu. 15 Temmuz gecesi sokağa çıkan yığınların siyasi eylemini ‘demokrasi’ ile tanımlayan siyasi iktidar, darba girişiminin akamete uğratılmasının hemen ardından ilan ettiği ve gerçek mevcut yönetimin kalıcı bir özelliği haline gelen OHAL ile yeni bir baskı rejimi kurdu. Özgürlüğün kullanımı ve demokrasi bakımından Türkiye’nin OHAL tablosu yeterince biliniyor. Peki bu iklimde yargı neyi tercih etti, nasıl şekillendi?

Birkaç örnek verelim: Bir grup insan hakları savunucusu aleyhinde İstanbul Büyükada’da yaptıkları bir toplantı sonrasında açılan davada tutuklananlar, yargılamanın ilk aşamasında tahliye edilmişti. Savcının, bir sanığın tahliyesine itirazı sonucunda karar kaldırıldı ve yakalama kararı çıkarıldı. Böylece bir mahkemenin kendi verdiği kararın arkasında nasıl duramadığını gördük.

Alman gazeteci Deniz Yücel hakkında iddianame dahi düzenlenmeden bir yıla yakın süre tutuklu kaldıktan sonra Alman Dışişleri Bakanlığı’nın ve Başbakanın bu durumu sertçe eleştirmesinden hemen sonra salıverildi. İki durum arasındaki bağlantı yargı üzerinde gezen siyasi tercihleri ortaya koymaya yeter.

TCK 299. md. CB’na hakaret, TCK 301. md. Türklüğü aşağılama maddeleri tüm muhalif sesler için bir baskı unsuru olarak uygulandı. Gazeteciler, akademisyenler, üniversiteli gençler, insan hakları savunucuları, sosyal medya kullanıcılarına varana kadar pek çok insan bu soruşturmalardan geçirildi, tutuklandı.

Yargının eleştirel düşünceler, taraflar karşısındaki bu talimatçı ve baskıcı tutumu kimi zamanlarda yetkisini aşmak suretiyle tüm komuoyunu ilgilendiren durumlar karşısında da yasakçılığa dönüştü. Yaşanan önemli toplumsal olaylar ve kriz zamanlarının ardından getirilen basın, radyo, televizyon, sosyal medya ve internet medyasını kapsayan yayın yasağı kamusal tartışmayı engellemek amacıyla uygulandı. Suruç, Ankara katliamları, yolsuzluk soruşturmaları, Ensar Vakfı hakkında çocuk istismarı skandalı gibi pek çok olayda sulh ceza hakimlikleri “milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve bölünmez bütünlük” gerekçesiyle yayın yasağı kararı aldı.

Bu örneklerde yargı makamlarının hızını da keskinliğini de, çelişkili karar ve uygulamalarını da belirleyen iktidarın politik yönelimleridir. Bu durumlarda soruşturma savcıları CMK 161. maddede sayılan görevleri gereğince suçu önlemeye dönük koruma tedbiri mi alıyor dersiniz? CMK 161. Maddeyi mevcut suç kategorilerinden tartışacak olursak, Suruç ve Ankara bombacılarının haklarında arama kararı olduğu halde nasıl ellerini kollarını sallayarak katliam gerçekleştirebildiklerini sormamız gerekir savcılara.

Adli makamlar hükümet karşıtı her fikir, duruş yahut eylem karşısında ‘terör örgütü üyeliği’, ‘örgüt propagandası’ soruşturmalarını ve tutuklamayı caydırıcı bir yöntem olarak uygulamaktan geri durmadı. Bu yaklaşım bireyleri ve toplumu güvenlik tehlikesinin bertaraf edilmesi için ‘düşman’ olarak gören düşman ceza hukuku yaklaşımıdır. Bu yaklaşımla ve OHAL/KHK uygulamalarıyla sayısız terör örgütü ve sayısız örgüt üyesi yaratmıştır.

Örneğin, KHK ile ihraç edilen ve işlerini geri almak için açlık grevi eylemine başlayan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça hakkında örgüt üyeliği gerekçesiyle tutuklama kararı verilmiş, onlara destek amacıyla başlatılan eylemlerdeki ‘NUSE’ ibaresi örgüt üyeliğine delil kabul edilmişti. Türkiye demokrasisine eklenmesi gereken karşı çıkışlar, eleştirel fikirler yasadışılığa itilmiştir; NUSE, Hayır, Tamam, Şortuma Dokunma, Alışın Buradayız.

Bu örneklerde savcılar ve sulh ceza hakimleri muhalefeti ve Türkiye Hükümetine karşı meşru eleştiriyi bastırmak ve ayrıca internet, medya vasıtasıyla kamuya verilecek bilgiyi kontrol etmek için işlemiştir.

Bu tabloya HSK’nın üst üste çıkarılan kararnamelerle sayısız hakim ve savcıyı sürgüne, görev değişikliğine zorlamasını, ihracını; hakim ve savcılık mesleğine ilişkin Anayasa ve 2802 sayılı kanun ile getirilen güvencelerin rafa kaldırılışını;

Bağımsız bir meslek örgütü ve etkin bir kamu otoritesi olan TBB’nin isminden ‘Türkiye’ ibaresinin çıkarılması tartışması ile başlayan meslek kurumuna doğrudan hükümet müdahalesini eklemeliyiz.

Bu tablo içerisinde adaleti hangi sac ayağından tutup doğrultacağız? Siyasi iktidar için iç-dış tehdit alanları, durumları politik yönelime göre değişiklik arz eder. Her politik yönetimin sonuçları yine politika içinde değerlendirilir. Peki yargı ne yapacak? Adalet, özgürlük ve demokrasinin hakim olduğu bir politik iklimde gelişirse, tersi de geçerlidir. Adalet ve özgürlüğün gelişimi, kullanımı siyasal demokrasi kültürünü yaşamını belirler. O nedenle bu türden olaylar yahut bu türden davalarda yargının yönelimi kamu vicdanı adına vereceği karar belli bir durumla sınırlı kalmaz.

‘İDDİANAME FEZLEKEDEN KOPYALA-YAPIŞTIR HAZIRLANMIŞ’

Sayın yargıçlar,

Şimdi karşınızda yanıtlayacak olduğumuz iddianamenin sonucunda yer alan değerlendirme bölümü olduğu gibi cümle cümle 24.10.2017 tarihle ve TEM Şube Md. ve 4. Sınıf Em. Md. Özcan Aybek imzalı fezleke ile aynı.

Sorgulamamızı yapan 1. ve 5. Sulh Ceza hakimlerinin tutuklanmamız yönündeki kararlarının gerekçesi de yine bu fezlekeden kopyala-yapıştır usulü ile alınmış cümleler TEM Şube’nin hakkımızda yürüttüğü gözaltı operasyonundan sizin önünüze gelene kadar arada 2 ayrı Sulh Ceza hakimi, 1 soruşturma savcısı ve iddianameyi değerlendiren başsavcılık makamı duruyor. Fakat tek harf oynamıyor. Şimdi biz hakkımızda bir soruşturma yürütüldüğüne nasıl inanalım? Bu dosyanın TEM büro yerine adli mercilerde oluşturulduğuna nasıl itimat edelim? İddianamenin 34. sayfasında hakkımızda neden soruşturma başlatıldığı sorusu şöyle açıklanıyor:

İlkin MLKP’nin 5. kongresini yaptığını duyuyoruz. Devamla da aldığı kararlar doğrultusunda yapabileceği çalışma ve eylemleri okuyoruz. Bu paragraftan hemen sonra şu cümle ile karşı karşıyayız;

“… Bu kapsamda MLKP adına 2013, 2014, 2015, 2016 yıllarında molotof kokteyli korsan gösteri eylemleri, terör propagandasına dönüştürülen örgüt mensuplarını anma eylemlerine katıldıkları tespit edilen şüphelilerden”

Bu anlatımla MLKP’nin 5. kongre kararları ile soruşturmanın şüphelileri olarak aramızda bir bağ olduğu iddiasını anlıyoruz, hatta değerlendirme bölümünde durumumuzun sempati düzeyini de aşarak doğrudan örgüt üyeliğine dönüştüğünü görüyoruz. Fakat katılmış olduğumuz somut molotoflu korsan gösteri, içinde bulunduğumuz yasadışı faaliyet ne? bunu bulamıyoruz. Hiç değilse 5. kongre kararları ile gözaltına alınanlar olarak isimlerimizin olduğu paragraflar arasında somut bir iddia ve hukuki bir değerlendirme olması gerekmez miydi? Fakat iddianame böyle bir ciddiyetten yoksun.

Dosyada  tümümüz yönünden suçlamaya dayanak yapılan eylemlerde doğrudan bir MLKP çağrısı ve doğrudan bu çağrıya uyarak harekete geçme hali göremediğimiz gibi, yasadışı faaliyet, açıkça şiddet eylemine dönüşme hali de bulamıyoruz. Bu durumda bizlerin eylemi ile yasadışı örgüt üyeliği arasındaki bağ nerede diye sorarsak, onun yanıtını da iddianamenin 23. sayfasındaki ESP ile MLKP arasındaki bağlantı başlıklı bölümde buluyoruz. İddianame savcısı hukukiliği tartışılan gizli tanık ifadelerinden ve halen derdest olan dava dosyalarındaki iddialardan hareketle şu değerlendirmeyi yapıyor.

“… ESP isimli oluşumun MLKP talimatları doğrultusunda kurulduğu ve bu doğrultuda eylemselliğini sürdürdüğü, bu çerçevede örgüt tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin yanısıra örgütsel propaganda ve ajitasyon çabalarının gereği olarak yürütülen açık alan faaliyetlerinde ön planda olduğu”

Bu yorumun ardından TCK 314/2 suçlamasına konu iddialar; ESP çağrısı ile eyleme katlımış olmak, ESP tarafından yapılan eyleme katılmış olmak yönünde değişiyor. Böylece iddianamenin esas kurgusuna gelmiş oluyoruz; ESP’nin yasadışı bir örgütün alt kolu olduğu ve eylemlerini bu örgütün talimatı ile yaptığı.

‘ESP PROGRAMATİK OLARAK SOSYALİZMİ HEDEFLER’

Kurucu çalışmalarında yer aldığım ESP’nin yıllarca hukukçuluğunu da yaptım. Şu anda Genel Başkan Yardımcılığı sıfatıyla Merkez Yürütme Kurulu görevini ve Genel Başkan Hukuk Danışmanı sorumluluğunu üstleniyorum. Partinin hem yönetecisi hem de hukukçusu olarak bu iddiaları doğrudan huzurunuzda yanıtlamak isterim.

ESP programatik olarak sosyalizmi hedefler, politik özgürlük sorununun önündeki her türlü baskı, zoru aşmanın yolunu halklarımızın birleşik iradesine dayalı bir devrimci demokratik cumhuriyette görür. Bu nedenle ESP, resmi devlet ideolojisine muhalif mevcut siyasi iktidarla çatışkılıdır.

ESP, özgürlük, adalet halklara eşitlik ve barış ilkeleriyle, politik özgürlük ve siyasal demokrasiyi kazanmak için mücadele eder. ESP’nin yürüteceği politikaya, yapacağı eyleme Parti Meclisi ve MYK organları karar verir. ESP’nin memleket ve dünya gündemini ilgilendiren herhangi bir konuda yahut ezilenlerin, halklarımızın talepleri hakkında söz söylemesi için eylem örgütlemesi için MLKP’den ya da başkaca yasadışı bir partiden talimat almasına gerek yoktur. Almıyoruz. Biz bu topraklara, bu topraklarda ezilen, yok sayılan tüm kesimlerin talep ve özlemlerine sıkı sıkıya bağlı sosyalistleriz. Bizim varlık gerekçemiz de hareket gerekçemiz de budur.

‘KADIN DEVRİMCİLERİN MİRASINI ÖZENLE SAVUNUR’

ESP yasalar çerçevesinde kurulmuş, faaliyetlerini bu çerçevede sürdüren yasal bir partidir. Fakat yasaların ya da siyasi iktidarın uygulamalarının özgürlükler önünde engele döndüğü yerde sokak mücadelesini esas alır. Bu hareket tarzı O’nun siyasi iktidar ve uygulamaları ile çatışkılı varlığından gelir. Siyasi partiler, demokratik örgütlenmeler, çeşitli toplumsal kuruluşların ‘demokratik toplum’ olmanın vazgeçilmez unsurları sayılmalarının nedeni de bu eleştiri-çatışkı ihtiyacından doğar. ESP, toplumun demokrasi, özgürlük, adalet ihtiyacına kendini konumlandırır.

İddianame ESP’nin yaş hesabını yapıyor. ESP 2010 yılında Yargıtay’a yapılan başvuruyla resmen kuruldu. Fakat partiler kuruluş anlarından çok gelenekleri ile var olurlar. ESP’nin siyaset geleneği 1994-95’lere, gözaltında kayıplara karşı mücadeleye, Cumartesi oturumlarına, buradaki adalet mücadelesine dayanır. Yine ESP bu topraklardaki devrimci mirası; Mustafa Suphi’lerin, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya’lara, Tarkiye devrimci hareketinin geleneğini; Haki Karer, Kemal Pir, Mazlum Doğan’larla Kürt özgürlük mücadelesini; Meral Yakar, Sebahat Karataş, Sakine Cansız, Mine Bademciler’le kadın devrimcilerin mirasını özenle sahiplenir.

İddianame neden şehit anmaları, taziyeler, cenaze törenleri diye soruyor. İsimlere bakınız; gözaltında işkence ile katledilenler, gözaltında kayıplar, hapishane katliamlarında, direnişlerinde yaşamlarını yitirenler, Suruç-Ankara gibi kitle kıyımlarında yitirdiklerimiz, Ortadoğu ve ülkemizde halkların canına kastetmiş IŞİD’e karşı mücadelede yaşamını yitirenler, polis operasyonlarında öldürülenler.

‘İDDİANAME SAVCISI ESP’DEN BİR ‘TERÖR ÖRGÜTÜ’ YARATMAYA ÇALIŞIYOR’

Peki ne yapılması isteniyor? Bu ölümlerin her biri birer suçken, neden savcı faillerin değil de cenazelerine sahip çıkanların ve adalet arayanların peşine düşüyor?

İddianame savcısı ESP’den bir ‘terör örgütü’ yaratmaya çalışıyor. Ben sizlere kestirmeden söyleyeyim; biz bu ülkede inandığımız değerlerin uğruna mücadele etteğimiz ilkeleri bombalara, tutsaklığa, ölümlere-yaralanmalara rağmen koruyor, direne direne siyaset yapıyoruz. Buradan saygı ve sevgilerimi ilettiğim partimizin tutsak genel başkanı Çiçek Otlu başta olmak üzere yöneticisinden üyesine, İstanbul örgütünden Van örgütüne attığımız her sloganın, ortaya koyduğumuz her eleştirel duruşun, karşı koyuşun bedelini tutsaklıkla ödüyoruz. 20 Temmuz 2015 tarihinde Suruç’ta canlı bomba saldırısına uğradık. 33 mücadele arkadaşımızı kaybettik. 10 Ekim 2015’te Ankara’da yaşanan katliamda Gebze ilçe yöneticimiz Ziya Saygın’ı kaybettik. Onlarca katliam yaralımız var. Buna rağmen bağlıyız bu topraklara. Buna rağmen işte burada, sokakta, orta yerdeyiz. Zulmün gözünün ta içine bakmaya devam ediyoruz.

Bu zulme, vahşete rağmen Meclis bombalayan kalkışma, tatbikata çıktığını zannedenlerin boğazını kesen canilik, halkımızın düğününe, camisine, kilisesine dalıp kendini patlatan kıyımcılık çıkmadı bizden, bizim acımız ve kayıbımızdan. Reina’ya yapılan saldırının ardından önüne karanfil bırakacak vakurluk; Sultanahmet’teki bombalı saldırının ardından o tarihi geleneğin ortasında durup ‘yeter’ diyecek bağlılık çıktı. Kimse bu duruşu, siyasi çizgiyi memleketimizin yaşadığı kitle kıyımı ve cinayetlerde tek bir önlem almadığı için sorumluluğu araştıran emniyetin, istihbarat birimlerinin belgeleri, fezlekeleri ile kriminalize etmeye, terör yaftası yapıştırmaya kalkmamalı.

İddianamede ESP-MLKP bağlantısı varsayımından hareketle örgüt üyesi olduğum soyut iddiası dışında esas olarak avukatlık mesleğim gereği yapmış olduğum faaliyetlerden, savunduğum kişiler ve onlarla ilgili katıldığım her türlü işlemden dolayı karşınıza getirilmiş bulunuyorum.

‘SORGULANAN AVUKATLIK TARZIDIR’

Suçlamaya konu edilen 4 olay ve 1 adet sosyal medya paylaşımının doğrudan avukat olarak ilgilendiğim, elbette sadece meslek ahlakı ile değil yanı sıra siyasi, vicdani görüşle içinde yer aldığım olaylardır. İddianame savcısı, adli tıp, otopsi işlemlerinde yer aldığım devamında cenaze törenlerine, taziyelerine aileleri ile birlikte katıldığım müvekkillerim Emre Aslan, Sibel Bulut, Yeliz Erbay, Şirin Öter’in isimlerini sıralamak suretiyle örgüt üyeliğini bulguladığını iddia ediyor.

Avukatların, müvekkillerinin kimlikleri ile özdeşleştirilmesi ve mesleki faaliyetlerinin, müvekkillerinin eylemleri nedeniyle soruşturulması, yargılanması Türkiye’de bilindik uygulamalardandır. Mesleki faaliyetimizin suç sayılması, örgüt talimatı ile gerçekleştirildiği iddiası yaygındır ve bu iddianamede de olduğu gibi sorgulanan avukatlık tarzıdır.

Avukatlık Kanunu’nun 1. Maddesi; “Avukatlık kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. Avukat yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder” der. Ben mesleğimi 12 yıl boyunca bir kamu hizmeti anlayışına göre icra ettim. Mesleğimin 2. yılında Ezilenlerin Hukuk Bürosu’nu kurduk ve burada kendimizi özgürlük, adalet arayan herkesin mücadele arkadaşı, taleplerinin yasalar ve yargılamalar karşısındaki savunucuları olarak konumlandırdık. Mesleğimi, müvekkillerimle kurduğum mesleki ilişkiyi ticari bir iş olmaktan çıkarıp, adalet meaknizmesinin etkin bir parçasi haline getirmeye, insancıl hukuki geliştirmenin, özgürlükleri kazanmanın sahası haline dönüştürmeye çalıştım. Sadece aldığım davalar ve müvekkillerimi mahkemeler karşısında savunmak yahut vekaleten yaptığım işlerde dilekçelerle adına talepte bulunmak değil tüm toplum için koruyucu hizmet olarak avukatlığı yapmaya özen gösterdim. Gezi’de çevre ve kent halkı için mücadele içinde, Soma’da maden katliamına karşı yaşam savunusunda, Özgecan Aslan cinayetine karşı kadın isyanının içinde, Cizre-Sur’da yımılan kentler yıkıma uğratılan insanlığın çığlığında Ergenekon, Mehmet Ağar, darbeci generaller Şahinkaya-Evren yargılanmasında insanlığa karşı işlenmiş suçların aydınlatılması için müdahillik tarafında, Ankara-Suruç katliamı davalarında failliren aydınlatılması için adalat mücadelesinin içinde oldum.

Bunlar özgürlükçü savunmanlık geleneğimizdir. Her türlü hak mücadelesinin içinde yer almak, savunmak mesleği yapış tarzımız olduğu gibi adalet mekanizmesının etkin işlemesine çalışmak, mesleğimize dönük müdahaleler karşısında da direnmek mesleğimizin bir parçasıdır.

‘İKTİDARIN GÜDÜMÜNDE BİR DEVLET MEMURLUĞU İCRA ETMEMİZ BEKLENİYOR’ 

Siyasi iktidar her fırsatta meslek alanlarını kriminalize edecek açıklamalarda bulunuyor. Başka bir avukatlık, başka bir akademesyenlik, başka bir mühendislik, başka bir öğretmenlik-sağlıkçılık. Mevcut iktidarın güdümünde bir devlet memurluğu icra etmemiz bekleniyor bizlerden. Fakat avukatlık özünde bir itirazdır. Sorgulamadır. Devlet kadar toplum, otorite kadar birey, kurallar kadar yaşamlar, güvenlik kadar özgürlük var çünkü. İşte biz her olayda, her davada, her yasal düzenlemede ‘bu da var’ diyenleriz. Toplumun bu işaret edişe ihtiyacı var. O nedenle yılmadan, boyun eğmeden devam ediyoruz.

Daha önce İstanbul şubesinde yöneticilik görevni üstlendiğim İnsan Hakları Derneği’nde, 2 yıl boyunca Diyarbakır’da gözaltında kayıp ve toplu mezarlar olgusu üzerine çalıştığım ve Türkiye temsilciliği yaptığım Gözaltında Kayıplara Karşı Uluslararası Mücadele Komitesi (ICAD) ‘nde insan hakları mücadelesi geleneği aldım. Bu gelenekle avukatlık mesleğimi sürdürdüm. İnsanın hakları ile insan olduğuna, insan kaldığına, adaletin herkes için ihtiyaç olduğuna, farklılıkların yaşama dair, eşitliğinde evrensel olduğuna inanan bir siyasi vicdani duruşla bugüne geldim.

Yargılanmama konu iddianamenin esas odak noktası cenaze törenleri ve bu törenlere yapılan çağrılar üzerinden geliştirilen dahiyane örgüt kurgusu. Bu nedenle savcı-avukat-müvekkil ilişkisine de aldırış etmiyor.

Bölgede süren savaş, onun Türkiye’ye etkileri, içte ve dışta yaşanan çatışma ortamı ardımızda katliamlar, kıyımlarla dolu yıllar bıraktı. Ben bu yıllar boyunca çok cenaze aldım, taşıdım. Müvekkillerimi, arkadaşlarımı omuzladım. Her seferinde elimden geleni yapmaya, aileleri ve dostları ile yan yana durmaya çalıştım.

Size sayısız vekalet, otopsi raporu, dava dosyası sunabiliriz. Ama mahkemenizle çözmemiz gereken bu değil. Söz konusu olan ölüler, söz konusu gözyaşını ve vedalaşmayı ayrımsız okuyup okuyamayacağımız.

Dosyada yer alan bu törenler, taziyelerde mesleğimi yapış tarzımda, siyasi, vicdani duruşumda fotoğraflanmıştır.

Emre Aslan ve Sibel Bulut, IŞİD çetelerine karşı mücadelede yaşamını yitiren müvekkillerim. Emre’yi Suruç’ta sınır kapısında ailesi ile aldım, otopsiye katıldım ve cenazesini omuzladım. Sibel’in Türkiye’ye gelebilen bir cenazesi olmadı. Yıllarca davalarını takip ettiğim bir müvekkilim için kurulan taziyelere gittim, ailesini ziyaret ettim.

Yeliz Erbay ve Şirin Öter polis operasyonunda vücutları delik deşik edilmek suretiyle katledilen 2 devrimci kadın. Aileleri adına bütün adli tıp sürecini takip ettim. Cenaze, defin işlemlerine katıldım. Olay adli bir vaka olduğu için, katledilmelerine dair karşı soruşturmalarda da vekaleten yer aldım. Başta kadın örgütleri olmak üzere kamuoyunun tepki gösterdiği bu katledilme biçimine karşı basına açıklamalarda da bulundum.

Avukatlık, duyan-gören, soran-anlatan bir meslektir. Ve müvekkillerimiz ölü yada öldürülmüş ise o cenaze herkesten önce sizindir. Ailesi, dostları, yoldaşları o’nu taşır ve gömer. Siz herkesten önce sorar, herkesten önce ararsınız anneleri.

Dosyaya konu edilen sosyal medya paylaşımım ise avukat ile müvekkilini özdeşleştirmenin tipik örneği. Ne paylaşmışım, ne söylemekteyim yazma gereği duyulmamış. Antalya ve İstanbul mahkemeleri önünde avukatlığını yaptığım Ayşe Deniz Karacagil Rakka’da yaşamını yitirdi. “Gezi’nin kırmızı fularlısı” olarak bilinen Ayşe’yi Gezi’nin yıl dönümü nedeniyle eylem yapan yüzlerce insan andı. Gezi eylemlerinde Ayşe Deniz Karacagil fotoğrafları ile yer alan kimi müvekkillerimizin gözaltına alınması ile bir soruşturma başlatıldı. Dosyada yer alan paylaşımım bu soruşturma dosyasında hukuki destek için meslektaşlarımıza yaptığımız çağrı. Fakat savcı sadece Ayşe’den bahsetme gereği duyuyor.

Ben de bahsedeceğim müvekkilim Ayşe Deniz’den, Emre’den, Sibel’den!

Benim bu müvekkillerimde gördüğüm, duyumsadığım şey hepsinin toplumsal bir dava adına kendilerini ortaya koymaktan çekinmeyişleridir. Ölüm gerekçeleri bu yüzden hiç şaşırtmadı. İlla ki o büyük toplumsallık sınır tanımayacaktır ve kendi bedenini de kendine sınır etmeyecektir. Gezi’deki onur isyanının parçası olan Emre’de, Ayşe Deniz’deki bir halkı savunmak isteği, onlarda elbette katliamcı insanlık dışılığa, bir savaşın karşısına çıkarma gücü örgütlerdi.

Sayın yargıçlar.

Suçlamaya konu eylemlerin tarih aralığı Aralık 2014-Aralık 2015.Bu tarihleri kapsayan zamanda hakkımda bir soruşturma vardı, yürüyen. Daha sonrasında İstanbul 14. Ağır Ceza’da 2016/54 E. numaralı dosya üzerinden yargılandım ve beraat ettim. Bu dosyanın iddianame hazırlanma tarihi Şubat 2016 olduğu halde bu dava dosyasındaki 4 eylem buraya eklenmemiş. Birileri kendince bu 4 eylemi şimdiki tutukluluğum için cebinde tutmuş olmalı.

Gözaltına alınmadan 5 ay önce bu dava dosyasının soruşturmasında şüpheli sıfatı ile yer aldığımı öğrendim. Devamla hem kendim, hem avukatım Keleş Öztürk soruşturma savcısına ifade için başvuruda bulunduk.  Fakat talebimize herhangi bir yanıt verilmedi. Bu durumun bu memleketteki her muhalif için anlamı açıktır; tutuklanma sıranı bekle! Sonra işte bu 4 eylem çekmeceden çıktı, sıram da geldi. Ev baskını ve 7 günlük gözaltının ardından karşısına çıkabilmeyi başardığım soruşturma savcısına neden daha önce ifademin alınmadığını sorduğumda; “Dosya TEM’deydi. Ben size ne soru soracağımı bile bilmiyorum” yanıtını aldım. Bu savcı ile, sorgu hakimi ile tarışılacak tek husus yoktur.

Sonrası; hapislik!

Fezlekenin üst yazısının değiştirilerek ‘iddianame’ yazılmasını bekledim, sayın mahkemeniz önüne çıkmayı bekledim 4 ay. Ne oldu bu 9 ayda?

Kaldığım koğuşta müvekkillerim vardı. Soruşturmaları devam eden, yargılamaları süren. Davalar açıldı, sorgu hazırladık. Duruşma günleri geldi, birlikte çalıştık. 4 müvekkilim tahliye oldu, sevinçlerini birlikte yaşadık. Koğuşun, mahpusların avukatı olduk. 7/24 elleri alnında bulunmak suretiyle.

Mahkemeler, ofis adresimiz değiştiği için tüm tebligatlarını hapishaneye yaptı. Kurumda tutuklu bulunan avukat üst başlıklı kararlar idare mahkemesi ara kararları, Anayasa Mahkemesi kararı, eksik evrek bildirimi, Yargıtay 6. Savcılığı tebliğnamesi. Dilekçeler yazdım, başvurular yaptım, dosya çalıştım. 9 aylık tutuklulukta ne resmi avukatlık kaydım ne faaliyetim durdu, ne de cübbem sökülmedi üzerimden.

Üstelik mesleğe has dayanışmanın en güzelini yaşadım. Avukat arkadaşlarım görüşçülerim oldu. Temiz çamaşırlarımı, şiir kitaplarımı onlardan aldım. Doğum günümü avukat görüş odasında onlarla kutladım. Dahası; tepemde güneşi ne zaman görebileceğimi Silivri deneyimiyle Av. Mustafa Kemal Güngör’den, en verimli okuma saatlerinin sabahtan öğlene olacağını Kandıra deneyimiyle Av. İbrahim Bilmez’den öğrendim. Kaldığım hapishaneyi Av. Ayşe Acinikli’den dinledim.

‘BİR ŞİKAYETÇİ VE BİR AVUKAT OLARAK KENDİ KARARLARIMI KENDİM ALIYORUM’

Sayın mahkeme heyeti,

Mesleğimin 12. yılındayım. Bir şikayetçi ve bir avukat olarak kendi kararlarımı kendim alıyorum. Demokrasi ve özgürlük adına inandığım program doğrultusunda hareket ediyorum. Sizler bu fikirlerim ve duruşumla ortaklaşmıyor olabilirsiniz. Buna rağmen düşünce, örgütlenme özgürlüğü ile kendimiz sağlamaz, adaleti gerçekleştirmenin, bunun kamu hukuku ve vicdanı adına en temel görev olduğunu bağımsız ve net bir tutumla ortaya koymazsanız, hakkımda özgürlük yönünde karar vermeyeceksinizdir.

Hakkımdaki iddialar, deliller ortada ben de buradayım. Meslek yaşantım boyunca hep ceza avukatlığı yaptım. Bu türden siyasi davalarda yargının neyi vereceğinin kolektif haklar ve ülkede demokrasi ikliminin gelişimi yönünden önemli olduğuna inandım. Bu inançla yargı krizleri, olağanüstü yargı uygulamaları karşısında bükülmez bir inançla hukuğu, adaleti savunalım. Şimdi sanık sandalyesinde tahliyemi ister ve savunurken de bunun mahkemenin bağımsızlığına, kamu vicdanına uygun bir karar olacağına inanıyorum.