YENİ DÖNEMİ TOPLUMSAL DİRENİŞLE KARŞILAMAK

Pazartesi günü itibariyle Türkiye yeni bir döneme girdi. Faşist rejimin politik İslamcı karakteri ve tek adama dayalı biçimi resmileşmiş oldu. Tüm eski ve yeni unsurlarıyla faşist blok Saray’da boy göstererek devletin “bekası” için birleşti. Çiller’inden Ağar’ına, Mesut Yılmaz’ından Bahçeli ve Destici’sine, TÜSİAD’ından TOBB ve MÜSİAD’ına hepsi Saray etrafında saf tuttu. Faşist koalisyonun tüm unsurları aynı tabloda yerini aldı. Bu tabloda dikkat çeken bir başka şey, görüntülerde Saray’ın uluslararası meşruiyetinin zayıf olmasıydı. Davete icabet edenlerin büyük çoğunluğunun Ömer El Beşir gibi eli kanlı diktatörler olması tesadüf değil.

Yapılan törende, Türkiye’nin gerçek iki fotoğrafı belirginleşti. Bir yanda rejimin yeni biçimi olan Yeni Osmanlıcı şatafatlı görüntüler ve faşist rejimin tek şefe dayalı biçimine geçişini mehter marşı 101 pare top atışı eşliğinde altında kutlanması vardı. Diğer yanda ise, çürümüş sermaye düzeni ve devlet yönetiminin, aklının doğrudan sorumlusu olduğu Çorlu’daki katliama dönüşen tren kazası. Yaşamını yitiren 24 can için yas tutan, acısını yaşayan, 10 aylık çocuğunun tabutunu ağlayarak kucağında taşıyan halk gerçeği. Buna son yılların en büyük işçi katliamında yaşamını kaybeden Soma madencilerinin duruşması da eklenmeli kuşkusuz. Mahkemenin karar vermeyi ertelemesi ve gerçek suçluları aklaması, iki Türkiye gerçeğinin en yalın ve çarpıcı fotoğrafını yansıttı.

Bu fotoğraflar aynı zamanda önümüzdeki dönemin de gerçeğine ayna tutmaktadır. Bu görüntülerin ortaya çıkardığı temel gerçek, devletle halk arasındaki çelişkinin keskinleşerek süreceği ve önümüzdeki sürece damgasını vuracağıdır. Acı çeken, yoksullaşan, işsizlik, vergi soygunu, iş cinayetleri altında yaşayan halk gerçeği ile şatafatın, lüksün, ihtişamın, iltimas ve adam kayırmanın yaşandığı bir yönetim gerçeği.
24 Haziran seçim senaryosundan kurgulanan sonuçlarla birlikte, politik İslamcı faşist diktatörlük anayasal kurumsallaşmasını tamamlamış, güvencesini kazanmış, bu anlamda rejim içi “meşruiyet” sorununu da gidermiş oldu. Dolayısıyla, bir önceki dönemin koşulları içerisinde, henüz kontrol altına alınamamış, biçimlendirememiş tepkileri ve dengeleri gözeterek icad edilmiş yatıştırıcı/uyuşturucu “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denilen “ucube”nin de kullanım süresi bitti/bitirildi. Faşist şef Erdoğan, yeni bakanlar kabinesini açıkladığı gün alanen ilan ediverdi dünya aleme: bana Başkan diye hitap edebilirsiniz! “Yaptım oldu”cu faşist devlet ve toplum yöneticiliğin, Erdoğan tarzı versiyonunun bundan sonraki seyrinin nasıl şekilleneceğini, bundan daha açık hiç bir şey gösteremezdi.

Diktatör, iktidarının güvencesi için seçimleri 1,5 yıl öne çekmeyi acil ve zorunlu kılan riskler/tehlikeler neyse, şimdi onların denetim altına alınması, bertaraf edilmesi için bütün kudretini kullanarak harekete geçecekti ve geçti de. Açıklanan kabine, “Yeni Türkiye”nin fotoğrafını tamamladı. Saray’ın ideolojik, politik, siyasi, askeri, toplumsal programını anlamak için yeni atanan bakanlara bakmak yeterlidir. İlan edilen savaş ve Ticaret A.Ş. dir. Kabinenin bileşimi, faşist koalisyonun stratejik yönelimi ve hesaplarını dolaysızca yansıtan ilk ve ana hamleydi. Hulisi Akar, Süleyman Soylu, Mevlüt Çavuşoğlu, Berat Albayrak, Abdulhamit Gül gibi isimlerde sembolleşen yüksek bürokrasi misyonu, ordudan polise, yargıdan diplomasiye ve ekonomiye devlet aygıtının bu temel yapılarının bütünsel işlevi bakımından bir önceki dönemin çizgisinin sabitlendiğini gösteriyor her şeyden önce. Başka bir ifadeyle, küresel kriz konjonktürünün kaçınılmaz sonucu ve “çözüm” arayışı olan küresel ekonomik-mali ve militarist terörün yayılan ve derinleşen eğiliminin yapısal bir parçası olarak Türk egemen sermayesi ve rejimi, hem bağımlı/bağlı olduğu emperyalist ekonomik-mali ve askeri kurumlar ve ilişkilerin genel çıkarlarını, dengelerini gözetmek, hem de kendi payına ve özgün çıkarına ne uygun düşüyorsa onları yapmaya devam edecek.

Buradan hareketle Saray’ın önümüzdeki dönem iki temel politikayı canlı tutacağını görmek gerekiyor. Birincisi savaş terörü, ikincisi iktisadi terör. Birincisinin sınırları ve kapsamı oldukça geniş. Batı’daki devrimci, demokratik, sosyalist ve emekçi hareketinin, Kuzey Kürdistan’da HDP’yi de kapsayan ve aşan bir biçimde Kürt halk hareketinin bastırılması ve ezilmesi. Başta Kuzey Suriye olmak üzere Kürt halkının kazanımlarının ortadan kaldırılması, K. Kürdistan’ın yeniden ilhak ve işgal edilmesi, Ortadoğu’da pastadan daha fazla pay alma hesapları. İran’a yönelik ABD planlarına hızlıca adapte olma olarak özetleyebiliriz. Denilebilir ki, bakanlar soygun, yağma, baskı, zorbalık, işkence ve katliam bakanları olarak belirlenmiştir.

İkincisini ise iktisadi terörün artmasıdır. Zam, vergi soygunu, ağır çalışma ve sömürü koşulları, işsizlik, yoksulluk, tarımda ithalat politikasının derinleştirilerek küçük üretici köylülüğün iflası, kaynakların doğrudan yandaş sermayeye aktarılması, kent ve kırın yağmalanması, ekolojik tahribatta derinleşme olarak özetleyebiliriz.

Politik İslamcı faşist rejimin tek şeflik sistemi ekseninde yapılandırılmasını besleyen iki temel eğilime vurgu yapmak gerekir. İlki, uluslararası emperyalist küresel sistemin varoluşsal kriz içine girmesinin bir sonucu olarak, krizden devleti ve yönetme gücünü merkezileştirmesi, tek adamda toplaması, çıplak devlet zorunu etkin şekilde kullanmayı çıkış yolu olarak görmesi ve böyle bir eğilim içerisinde olmasıdır.

İkinci olarak, uluslararası tekellerin bu eğiliminden beslenen ve Türkiye’nin yaşadığı siyasi, ekonomik, mali, toplumsal, ideolojik krizini hukuku ve Anayasa’yı da bir kenara iterek sistemin tekçi temelde yeniden örgütlenmesidir. Egemen sınıflar krizi başka biçimlerde aşacaklarına olan inancını kaybetmiştir. CHP’nin ve İYİ Parti’nin seçim gecesi kazanılmış seçimi el birliği ile Erdoğan’a teslim etmesini de bu eğilimin bir yansıması olarak değerlendirebiliriz. Dolayısıyla CHP de “devletin bekası” için Saray’ın icazetli muhalefeti rolüne fit olmuştur.

Seçimlerin erkene alınması ile egemen sınıfın hedef ve amaçları arasında doğrudan bir ilişki var. Devleti saldırganlık temelinde yeniden düzenleyerek 7 Haziran seçimlerinden önce başlayan ezme ve yok etme konsepti MGK’da onaylanan 2014 tarihli “Çöktürme Planı” tek şefe bağlı olarak yasal dayanaklara ihtiyaç duymadan sürdürülecektir. Sonuçlarına vardırılamayan “Çöktürme Planı” bu kez Batı’yı da kapsayan biçimlerde sürdürülmesi olasılık dahilindedir. “Devletin bekası” adına işlenen her türlü zulüm ve suç olağanlaştırılmaya çalışılarak rejim krizine bir çözüm gücü oluşturmaya çalışacaklardır. Sorunları siyasi zeminde çözme gücü olmayınca zor ve şiddet yoluyla, sopanın gücüyle çözmek egemen sınıfın temel amentüsü haline geldi.

Ortaya çıkan tablo yaşanmakta olan değişiklerin biçimsel olmaktan çok ötede olduğunu, değişimin stratejik adımları içinde barındırdığını gösteriyor. Faşizmin tek adama dayalı biçimde yeniden yapılandırılması süreci “beka” sorununu ortaya çıkaran faktörleri yok etmeden bitmeyecektir. Bu nedenle erken “yumuşama” beklentileri liberal hayallerin dışa vurumudur. Tek yol ve seçenek faşist rejimin yıkılmasında somutlaşan mücadele ve direniş ekseninden geçmektedir. Şimdiye kadar yapılanlarla sürecin tersine çevrilemeyeceği açıktır. Yeni döneme eski örgüt ve mücadele biçimleriyle yanıt verilemez. Mücadelenin bugünkü ve gelecekteki ihtiyaçlarını önde tutan bir anlayış ve yaklaşım bu topraklarda egemen olmadan da faşizme karşı mücadele başarıya ulaşamaz.

İçinde bulunduğumuz koşullarda halklarımızın faşizme kaşı ortak, birleşik mücadelesi ve direniş hattının örülmesi cepheleşme sorunu çözüme kavuşturulması en temel görevdir. Bunun da yolu toplumsal temelde sürdürülecek birleşik kitle çalışmasıdır. Toplumun siyasal, kültürel, iktisadi bir dizi temelde yeniden örgütlenme sürecine odaklanan bir çalışmaya ihtiyaç var. Toplumsal temele inmek, halkın yaşamına dokunmak ve örgütlemek dışında başka bir yol yoktur. İşçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, yoksullar, Aleviler, Kürtler, ekolojik tahribata karşı çıkanlar, yaşam alanlarını savunanlar arasında her birinin talep ve sorunları temelinde örgütlenmesi, kısacası toplumsal tabanın kazanılması bir söz olmanın ötesine geçmelidir.

Faşist rejimin yeni biçimi altında parlamento tamamen biçimselleşmiş, parlamenter mücadelenin eski biçimi geride kalmıştır. HDP’nin barajı aşarak parlamentoya girmesi anlamlıdır. Fakat bunun da sınırları vardır ve eski biçimde bir rol oynamayacağı açıktır. Önümüzdeki dönemde HDP kendini bir direniş gücü olarak örgütlemek zorundadır. Bunu başardığı ve sürdürebilir kıldığında oranda süreci tersine çevirebilecek güç odaklarından biri haline gelebilir. Bunun anlamı açıktır. HDP, “meclis” fikrini yerele indirirse, çubuğu halk meclislerinin inşasına bükerse, halkın tabanda mücadele istek ve eğilimi ile bütünleşirse rolünü oynayabilir.
Devlet halk, emek sermaye arasındaki çelişkinin çözümü mücadelenin yerellere dayandırılması, toplumsal temelde yerel halk meclislerine dayalı bir mücadele ve örgüt biçimi ile yol alınabilir ve süreç tersine çevrilebilir. Geleceğin kazananı kim olacak sorusunun yanıtını burada aramak gerekir. Halihazırda mevcut direnişin sınırları var. Bu sınırları zorlayacak olan antifaşist toplumsal direniş hattının örgütleneceği meclislerden, halk inisiyatiflerinden geçmektedir.

ATILIM Gazetesi’nin 334. Sayısının başyazısıdır.